rhp40.jpg (1161 bytes)

Radikal - Humanist - Pozitivist

İslam'da Politik Modeller

Doç. Dr. Kutlu MERİH

 

İslamda Liderlik

İslam ve Laiklik üzerine yaklaşımlar genellikle İslam'ın standart ve "şeriatçı" bir politik anlayışı olduğu varsayımına dayanırr. Bu tartışmalar ayrıca, şeriatı savunan "islamcı" ların söyleminin de İslamı yansıttığı gibi bir inanç taşımaktadır. İslam bir din olmasının ötesinde 1400 yıllık özgün bir uygarlık tarihidir ve bu nedenle ciddiye alınmalıdır. İslam, İslamcıların anlayış ve kavrayışlarının çok ötesinde bir  karmaşıklık ve özgünlük sergilemektedir.

İslamın genel olarak "Bir dinden fazla bir şey, bir yaşam şekli olduğu" savunulur. Burada din, politika, hukuk ve sosyal normlar tek bir otorite altında toplandığı ileri sürülür. Bunun nedeni, bu dinin kurucusu olan Muhammed peygamberin, ilk İslam devletinin hem dini hem de dünyevi lideri olduğunun bilinmesidir. Muhammed, peygamber, komutan ve yargıçtır. Bu durum İslamda dini ve dünyevi liderliğin ayrılamıyacağı savını ortaya koymuştur. Gerçekte ise bunun aşırı bir sav olduğu, İslamda din ve dünya lideri olma özelliğinin sadece Hz MUhammede özgü olduğu gerçeği gözden kaçırılmaktadır. Muhammedden hemen sonra gelen İslam liderleri, dini liderlik iddiasından özellikle kaçınmışlar "Halifelik" ünvanını dahi benimsememişlerdir. Bu ünvan çok sonraları Abbasiler tarafından politize edilecektir. İlk islam liderlerinin (Emeviler dahil) benimsedikleri ünvan "Emir ül Müminin" yani müminlerin yöneticisi dir. Bu ünvan dini bir yetke ve özellik taşımaz.

Tek tanrı, tek peygamber ve tek kitap anlayışına dayanan İslam dini politik açıdan incelendiğinde bu teklik anlayışını yitirdiği görülür. Bunun nedeni İslamda iktidar ve bunun kaynağı olan otorite kavramına çeşitli yaklaşımlar ve yorumlar bulunmasıdır. Bu iki kavram geçerli bir politik anlayışının temel çıkış noktasını oluşturmaktadır.

İktidar ve Otorite Üzerine Kuramlar

Kuran ayetleri iktidar ve otorite kavramlarını net bir şekilde ayırmıştır. Bütün meşru iktidar kullanımının kaynağı olan otorite bölünemez ve Allaha aittir. İktidar yani bir gurup insanı yönetme tetki ve kapasitesinin ne olduğu bu kadar net bir şekilde tanımlanmamaktadır. Gerçekte ve uygulamada, meşru ve cari iktidar rasında bir ayırım yapıldığı ve bu konuda yoğun bir tartışmanın varlığı gözlenmektedir. Müslüman yoplumlarda cari iktidar kabile liderlerinde, dinsel liderlerde, halifelerde ve sultanlarda olabilirken, Allahın otoritesine dayanan meşru iktidar sadece Hz. Muhammed'de olabilirdi.
Burada temel sorun Muhammedin vefatından sonra bu iktidarın nasıl devredileceği idi. Ne Kuran ne de Muhammed bu konuda net bir yönte ortaya koymamıştı. Bu sorunu müslümanlar kendileri çözümlemeli idiler ve İslamın politik tarihi günümüze kadar bu soruna çözüm aramakla geçti.

I. Medine Modeli

Medine modeli ilk İslam toplumu tarafından oluşturulan ve liderliğini Hz. Muhammedin yaptığı kısmen dine, kısmen de kabile örflerine dayanan bir modeldi. Kabile örflerine Hz. Muhammedin ve Kuran ayetlerinin özel bir özen gösterdiği dikkati çekmektedir. Kabile örflerine gösterdiği saygı ile Muhammed çok sayıda kabileyi kendi bayrağı altında toplayarak büyük bir ordu kurmayı başarabildi. Bu ordu sonra kurulacak olan İslam devletinin omurgasını ve iktidarının kaynağını oluşturacaktır.

II. Ümmet Modeli

Ümmet Modeli, Hz. Ali ile birlikte MUaviyeye karşı savaşırken O'ndan ayrılarak alternatif bir politik irade oluşturan Harici'ler tarafından geliştirilmiştir. Haricilere göre meşru iktidar İslama uyan topluluğa (ümmet) aittir ve ümmet yöneticisini kendi seçer. Bu anlayış Batı demokrasileri ile uyumlu gibi görülsede ümmete ait olmak ve ümmetin yöneticisi olmak çok katı kurallara tabidir. Günah işleyen ümmet elemanı ve ya yönetici, bütün ümmeti günah soktuğu ve selametlerini engellediği varsayılarak ölümle cezalandırılır. Bu yaklaşımın katı ve haşin tavırları, yaygınlaşmasını önlemiş fakat Hariciler, kendilerinden olmadıkları için kafir saydıkları İslam devletlerine ciddi sorunlar oluşturmuşlardır.

III. Halifelik Modeli

Halifelik Modeli, Sunni İslam olarak bilinen anlayışın politik sistemidir. Bu anlayışa göre İslam yine bir ümmettir ve ümmetim Peygamberden sonra gelen liderleri ümmetin rızası ile ve seçilerek yönetime gelmelidir. İlk İslam halifeleri, ümmetin ileri gelenlerinden olmaları nedeniyle seçim mekanizmasını çok dikkatli ve özenli bir sistem getiremediler. Böylece sistem giderek halifelerin genellikle kendi oğulları olan ardıllarını ümmete ve ileri gelenlere kabul ettirdikleri bir saltanat düzeni haline yozlaştı. Halifelik modeli Hz. Muhammedin yeğeni olan ve İslamın önde geleni sayılan Ali Bin Ebutalip'in Muaviye karşısında iktidarı kaybetmesiyle dinden uzaklaşarak oldukça dünyevi bir şekle dönüştü. Müslümanlar Ali'nin dine dayanan tezlerine rağmen iktidarı kaybetmesini, Allah'ın bu tezleri desteklemediğine işaret saydılar. Emeviler kendi iktidar dönemlerinde dinsel nedenlere dayanmak gereğini duymadıkları halde, Abbasiler iktidarlarını dinsel nedenlere dayandırmaya ve bunu destekleyecek bir ulema sınıfı geliştirmeye özen gösterdiler.

IV. İmam Modeli

İmam Modeli, Ali Bin Ebutalip'in politik ardılı olduklarını ve O'nun dinsel inançlarına bağlı olduklarını ileri süren Şii lerin meşruiyet anlayışına dayanmaktadır. Halife gibi İmam da Hz. Muhammedi temsil eden bir ardıldır. Fakat Halifelik modelinden farklı olarak İmamlığın dinsel bir nedeni vardır ve Hz. Muhammed ailesinden ve Ali soyundan gelen bir erkek olmalıdır. Ali soyunun erkekleri 12. nesilde tükenince Şiiler 12. İmamın, göğe çekildiğini ve ümmeti kurtarmak için tekrar geri geleceğine inanmaya başladılar.
İmamlık modeli de Halifelik modeli gibi ümmet liderliğinin dini bir kaynağı olması gerektiği inancına dayanmaktadır. uygulamada ise iktidarın dinsel kaynağı olmayan sultanlar tarafından kullanılmasına fazla itiraz edilemez. Buna karşılık sultanların İslamın temel kurallarına saygı göstermeleri beklenir.

Gerçek Hayatta İktidar

Kuramsal olarak bütün müslümanlar kardeş ve eşittir. Hristiyanlıktan farklı olarak, İslamda kendine özgü bürokrasisi, hiyerarşisi ve statü sistemi olan bir rahiplik teşkilatı (kilise) bulunmamaktadır. Buna karşılık İslamın din adamları (ulema), müslüman toplumu üzerinde büyük bir etki gücüne sahip olabilmektedir. Yakından incelendiğinde bu etkinin kaynağının din değil hukuk olduğu gözlenmektedir. İslam yöneticileri, hukuğun geliştirilmesi sürecini din adanlarına bıraktıklarından, hukuki etki ve otorite, islam toplumlarına dini etki ve otorite gibi yansımaktadır.

Dünyevi liderlerin, din adamlarının desteği ile kendilerini meşrulaştırmak çabalarının çeşitli örnekleri bulunmaktadır. Sunni İslam bu konuda yöneticilere Şii islamdan daha yardımcı olmaktadır. Şiiler için Şiilik dışındaki bütün İslami inanışlar meşru olarak geçersizdir. Böylece Şii islam yapsı veyaklaşımı itibarı ile özellikle muhalefete dönük bir yaklaşım sergiler. İktidar Muhammed-Ali soyunun hakkıdır ve bu hak Şii imamlara geçmiş durumdadır. sunni islamda, ulema arasında tam bir uzlaşma ile alınmış kararlar (içtihat), müslümanlar için bağlayıcı bir anlam taşır. Şii islamda ise bir imamın yorumunu tercih edenler bu yorumun gerektirdiği şekilde davranabilirler. Böylece Şii islam daha fazla kültürel ve etnik özelliklerle uyumlaşabilmektedir.

Bundan başka İslam toplumları içersinde ulema sınıfı kendilerine özgü hatırı sayılı bir iktidar pozisyonu oluşturmuş durumdadır. Ulema sınıfı giderek dünya güçleri ile meşru güç (Allah) arasında bir aracı gibi görülmeye başlanmıştır. Bunun İslamdan kaynaklandığını söyleyebilmek mümkün değildir. Ne kuran Ne de Hz. Muhammed böyle bir fonksiyon tanımlamış değildir. Arapça konuşulmayan ülkelerde, insanlar Kuranın mesajını yorumcular olmada anlayamadıkları için, bu yorumlama gücü, yorumlayanlara, müslümanlar üzerinde bir ayrıcalık ve iktidar durumu yaratmıştır. Şii gelenekte din adanlarının etkisi ve iktidarı bunun ötesindedir. Burada Ali soyundan olan 12. İmamın kaybolduğu ve tekrar döneceği inancına göre, İmam dönünceye kadar ulema, imamın temsilcsisidir ve kendilerine imam gibi itaat edilmelidir. Ulema arasındaki açık rekabet, Kuran ve sünnetin en iyi yorumlarını ortaya çıkartacaktır.

Sonuç Olarak

İslam toplumlarında sadece meşru iktidarın kaynağının ve uygulayıcısının ne olduğu değil, kuramsal politika ile politik yapının gerçekleri de farklıdır. Tarihin akışı ve gerçekleri her zaman müslümanların beklediği gibi olmamaktadır. İnançlarına göre "Tanrının seçtiği din olan ve O nun desteği ile yaygınlaşan", İslamın, her zaman her yerde üstün gelemeyişi müslümanların aklını karıştırmaktadır. Her müslüman toplumunun kendi tarih süreci içersinde din ile ilişkisi ve dinin etkileri oldukça farklı olabilmektedir. Bu nedenle İslam toplumlarında din ve devlet ilşkileri ve çelişkeleri konusunda aşırı genellemelerden kaçınmak gerekmektedir. Özellikle hukuğun, din ve devlet karşısındaki kıonumuna çok dikkat etmek gerekmektedir. Bu gün dinsel gibi görünen bir çok kuram ve uygulamanın aslında disel görünümlü ve söylemli hukuksal süreçler olduğu gözden kaçırılmamalıdır.

Mart.2000