| İslamda
Liderlik
İslam ve Laiklik üzerine
yaklaşımlar genellikle İslam'ın standart ve "şeriatçı" bir politik
anlayışı olduğu varsayımına dayanırr. Bu tartışmalar ayrıca, şeriatı savunan
"islamcı" ların söyleminin de İslamı yansıttığı gibi bir inanç
taşımaktadır. İslam bir din olmasının ötesinde 1400 yıllık özgün bir uygarlık
tarihidir ve bu nedenle ciddiye alınmalıdır. İslam, İslamcıların anlayış ve
kavrayışlarının çok ötesinde bir karmaşıklık ve özgünlük
sergilemektedir.
İslamın genel olarak "Bir
dinden fazla bir şey, bir yaşam şekli olduğu" savunulur. Burada din, politika,
hukuk ve sosyal normlar tek bir otorite altında toplandığı ileri sürülür. Bunun
nedeni, bu dinin kurucusu olan Muhammed peygamberin, ilk İslam devletinin hem dini hem de
dünyevi lideri olduğunun bilinmesidir. Muhammed, peygamber, komutan ve yargıçtır. Bu
durum İslamda dini ve dünyevi liderliğin ayrılamıyacağı savını ortaya koymuştur.
Gerçekte ise bunun aşırı bir sav olduğu, İslamda din ve dünya lideri olma
özelliğinin sadece Hz MUhammede özgü olduğu gerçeği gözden kaçırılmaktadır.
Muhammedden hemen sonra gelen İslam liderleri, dini liderlik iddiasından özellikle
kaçınmışlar "Halifelik" ünvanını dahi benimsememişlerdir. Bu ünvan çok
sonraları Abbasiler tarafından politize edilecektir. İlk islam liderlerinin (Emeviler
dahil) benimsedikleri ünvan "Emir ül Müminin" yani müminlerin yöneticisi
dir. Bu ünvan dini bir yetke ve özellik taşımaz.
Tek tanrı, tek peygamber ve tek
kitap anlayışına dayanan İslam dini politik açıdan incelendiğinde bu teklik
anlayışını yitirdiği görülür. Bunun nedeni İslamda iktidar ve bunun kaynağı
olan otorite kavramına çeşitli yaklaşımlar ve yorumlar bulunmasıdır. Bu iki kavram
geçerli bir politik anlayışının temel çıkış noktasını oluşturmaktadır.
İktidar ve Otorite Üzerine
Kuramlar
Kuran ayetleri iktidar ve otorite
kavramlarını net bir şekilde ayırmıştır. Bütün meşru iktidar kullanımının
kaynağı olan otorite bölünemez ve Allaha aittir. İktidar yani bir gurup insanı
yönetme tetki ve kapasitesinin ne olduğu bu kadar net bir şekilde tanımlanmamaktadır.
Gerçekte ve uygulamada, meşru ve cari iktidar rasında bir ayırım yapıldığı ve bu
konuda yoğun bir tartışmanın varlığı gözlenmektedir. Müslüman yoplumlarda cari
iktidar kabile liderlerinde, dinsel liderlerde, halifelerde ve sultanlarda olabilirken,
Allahın otoritesine dayanan meşru iktidar sadece Hz. Muhammed'de olabilirdi.
Burada temel sorun Muhammedin vefatından sonra bu iktidarın nasıl devredileceği idi.
Ne Kuran ne de Muhammed bu konuda net bir yönte ortaya koymamıştı. Bu sorunu
müslümanlar kendileri çözümlemeli idiler ve İslamın politik tarihi günümüze
kadar bu soruna çözüm aramakla geçti.
I. Medine Modeli
Medine modeli ilk İslam toplumu
tarafından oluşturulan ve liderliğini Hz. Muhammedin yaptığı kısmen dine, kısmen
de kabile örflerine dayanan bir modeldi. Kabile örflerine Hz. Muhammedin ve Kuran
ayetlerinin özel bir özen gösterdiği dikkati çekmektedir. Kabile örflerine
gösterdiği saygı ile Muhammed çok sayıda kabileyi kendi bayrağı altında toplayarak
büyük bir ordu kurmayı başarabildi. Bu ordu sonra kurulacak olan İslam devletinin
omurgasını ve iktidarının kaynağını oluşturacaktır.
II. Ümmet Modeli
Ümmet Modeli, Hz. Ali ile birlikte
MUaviyeye karşı savaşırken O'ndan ayrılarak alternatif bir politik irade oluşturan
Harici'ler tarafından geliştirilmiştir. Haricilere göre meşru iktidar İslama uyan
topluluğa (ümmet) aittir ve ümmet yöneticisini kendi seçer. Bu anlayış Batı
demokrasileri ile uyumlu gibi görülsede ümmete ait olmak ve ümmetin yöneticisi olmak
çok katı kurallara tabidir. Günah işleyen ümmet elemanı ve ya yönetici, bütün
ümmeti günah soktuğu ve selametlerini engellediği varsayılarak ölümle
cezalandırılır. Bu yaklaşımın katı ve haşin tavırları, yaygınlaşmasını
önlemiş fakat Hariciler, kendilerinden olmadıkları için kafir saydıkları İslam
devletlerine ciddi sorunlar oluşturmuşlardır.
III. Halifelik Modeli
Halifelik Modeli, Sunni İslam
olarak bilinen anlayışın politik sistemidir. Bu anlayışa göre İslam yine bir
ümmettir ve ümmetim Peygamberden sonra gelen liderleri ümmetin rızası ile ve
seçilerek yönetime gelmelidir. İlk İslam halifeleri, ümmetin ileri gelenlerinden
olmaları nedeniyle seçim mekanizmasını çok dikkatli ve özenli bir sistem
getiremediler. Böylece sistem giderek halifelerin genellikle kendi oğulları olan
ardıllarını ümmete ve ileri gelenlere kabul ettirdikleri bir saltanat düzeni haline
yozlaştı. Halifelik modeli Hz. Muhammedin yeğeni olan ve İslamın önde geleni
sayılan Ali Bin Ebutalip'in Muaviye karşısında iktidarı kaybetmesiyle dinden
uzaklaşarak oldukça dünyevi bir şekle dönüştü. Müslümanlar Ali'nin dine dayanan
tezlerine rağmen iktidarı kaybetmesini, Allah'ın bu tezleri desteklemediğine işaret
saydılar. Emeviler kendi iktidar dönemlerinde dinsel nedenlere dayanmak gereğini
duymadıkları halde, Abbasiler iktidarlarını dinsel nedenlere dayandırmaya ve bunu
destekleyecek bir ulema sınıfı geliştirmeye özen gösterdiler.
IV. İmam Modeli
İmam Modeli, Ali Bin Ebutalip'in
politik ardılı olduklarını ve O'nun dinsel inançlarına bağlı olduklarını ileri
süren Şii lerin meşruiyet anlayışına dayanmaktadır. Halife gibi İmam da Hz.
Muhammedi temsil eden bir ardıldır. Fakat Halifelik modelinden farklı olarak
İmamlığın dinsel bir nedeni vardır ve Hz. Muhammed ailesinden ve Ali soyundan gelen
bir erkek olmalıdır. Ali soyunun erkekleri 12. nesilde tükenince Şiiler 12. İmamın,
göğe çekildiğini ve ümmeti kurtarmak için tekrar geri geleceğine inanmaya
başladılar.
İmamlık modeli de Halifelik modeli gibi ümmet liderliğinin dini bir kaynağı olması
gerektiği inancına dayanmaktadır. uygulamada ise iktidarın dinsel kaynağı olmayan
sultanlar tarafından kullanılmasına fazla itiraz edilemez. Buna karşılık
sultanların İslamın temel kurallarına saygı göstermeleri beklenir.
Gerçek Hayatta İktidar
Kuramsal olarak bütün
müslümanlar kardeş ve eşittir. Hristiyanlıktan farklı olarak, İslamda kendine
özgü bürokrasisi, hiyerarşisi ve statü sistemi olan bir rahiplik teşkilatı (kilise)
bulunmamaktadır. Buna karşılık İslamın din adamları (ulema), müslüman toplumu
üzerinde büyük bir etki gücüne sahip olabilmektedir. Yakından incelendiğinde bu
etkinin kaynağının din değil hukuk olduğu gözlenmektedir. İslam yöneticileri,
hukuğun geliştirilmesi sürecini din adanlarına bıraktıklarından, hukuki etki ve
otorite, islam toplumlarına dini etki ve otorite gibi yansımaktadır.
Dünyevi liderlerin, din
adamlarının desteği ile kendilerini meşrulaştırmak çabalarının çeşitli
örnekleri bulunmaktadır. Sunni İslam bu konuda yöneticilere Şii islamdan daha
yardımcı olmaktadır. Şiiler için Şiilik dışındaki bütün İslami inanışlar
meşru olarak geçersizdir. Böylece Şii islam yapsı veyaklaşımı itibarı ile
özellikle muhalefete dönük bir yaklaşım sergiler. İktidar Muhammed-Ali soyunun
hakkıdır ve bu hak Şii imamlara geçmiş durumdadır. sunni islamda, ulema arasında
tam bir uzlaşma ile alınmış kararlar (içtihat), müslümanlar için bağlayıcı bir
anlam taşır. Şii islamda ise bir imamın yorumunu tercih edenler bu yorumun
gerektirdiği şekilde davranabilirler. Böylece Şii islam daha fazla kültürel ve etnik
özelliklerle uyumlaşabilmektedir.
Bundan başka İslam toplumları
içersinde ulema sınıfı kendilerine özgü hatırı sayılı bir iktidar pozisyonu
oluşturmuş durumdadır. Ulema sınıfı giderek dünya güçleri ile meşru güç
(Allah) arasında bir aracı gibi görülmeye başlanmıştır. Bunun İslamdan
kaynaklandığını söyleyebilmek mümkün değildir. Ne kuran Ne de Hz. Muhammed böyle
bir fonksiyon tanımlamış değildir. Arapça konuşulmayan ülkelerde, insanlar Kuranın
mesajını yorumcular olmada anlayamadıkları için, bu yorumlama gücü, yorumlayanlara,
müslümanlar üzerinde bir ayrıcalık ve iktidar durumu yaratmıştır. Şii gelenekte
din adanlarının etkisi ve iktidarı bunun ötesindedir. Burada Ali soyundan olan 12.
İmamın kaybolduğu ve tekrar döneceği inancına göre, İmam dönünceye kadar ulema,
imamın temsilcsisidir ve kendilerine imam gibi itaat edilmelidir. Ulema arasındaki
açık rekabet, Kuran ve sünnetin en iyi yorumlarını ortaya çıkartacaktır.
Sonuç Olarak
İslam toplumlarında sadece meşru
iktidarın kaynağının ve uygulayıcısının ne olduğu değil, kuramsal politika ile
politik yapının gerçekleri de farklıdır. Tarihin akışı ve gerçekleri her zaman
müslümanların beklediği gibi olmamaktadır. İnançlarına göre "Tanrının
seçtiği din olan ve O nun desteği ile yaygınlaşan", İslamın, her zaman her
yerde üstün gelemeyişi müslümanların aklını karıştırmaktadır. Her müslüman
toplumunun kendi tarih süreci içersinde din ile ilişkisi ve dinin etkileri oldukça
farklı olabilmektedir. Bu nedenle İslam toplumlarında din ve devlet ilşkileri ve
çelişkeleri konusunda aşırı genellemelerden kaçınmak gerekmektedir. Özellikle
hukuğun, din ve devlet karşısındaki kıonumuna çok dikkat etmek gerekmektedir. Bu
gün dinsel gibi görünen bir çok kuram ve uygulamanın aslında disel görünümlü ve
söylemli hukuksal süreçler olduğu gözden kaçırılmamalıdır.
Mart.2000 |