rhp40.jpg (1161 bytes)

Radikal - Humanist - Pozitivist

CUMHURİYET VE LAİKLİK
(Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un Açış Konuşması Üzerine)

Prof. Dr. Alpaslan IŞIKLI

 

Sayın Sami Selçuk’un adlî yılı açış konuşmasında dile getirdiği ve esas olarak kendi şahsına ait olduğu anlaşılan görüşler, cumhuriyet ve laiklik konusunun gündemden eksik olmayan yerine yeni vurgular getirmiştir.

Sami Selçuk’un şahsı adına yaptığı anlaşılan bir konuşmanın böylesine geniş yankılar uyandırmış olmasının elbette ki belli bazı nedenleri vardır.

Ne olursa olsun ve haklı olarak bu konuşma, yargının en üst kademelerinde yeri olan bir kişinin konuşması olarak algılanmıştır.

Konuşmanın etkili olması için özel bir özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Bu konudaki özen, bugüne dek Yargıtay başkanlarında görmeye alışık olmadığımız ölçüde görkemli bir yargıç cüppesinin seçilmiş olmasıyla başlamış, başka bazı biçimsel öğelerle bütünlenmiştir. Konuşma metninin, gerekliliği anlaşılamayan bazı dipnotlarıyla bezenmiş olması da etkileyiciliğini artırma çabasının ürünü gibi görünmektedir.

Sayın Selçuk, çok iddialı ve bin yıllık zaman dilimi içinde özel bir yeri olan bir konuşma yaptığı inancında olduğunu gizlememektedir. Konuşmasının hemen başlarında "Tanrı bana üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağını bağışladı” demekte ve eklemektedir: "Bu bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı mıdır, bilemem”(s.1). Demek oluyor ki sayın Selçuk’a göre, kendisine Tanrı tarafından üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağının bir ayrıcalık olarak bağışlanmış olması, ilk akla gelen olasılıktır. Bunun bir kesinlik olarak doğrulanmasının, kendisini alkışlayanlara bırakılmış olduğu tahmin edilebilir.

Güncel olayların gerisinde yatan ilahî takdire dayalı nedenlerin izlerini yakalama iddiası, Sami Selçuk’la sınırlı bir eğilim değildir. Bilindiği üzere, Sami Selçuk’un birlikte olmakta bir sakınca görmediği bir topluluğun başında yer alan Fethullah Gülen de, Cemal Tural’ı övdüğü için arabayı devirdiğini ve Kâbe’de sineklerin, sahip olduğu ayrıcalıklar nedeniyle olacak, kendisini sokmadıklarını... ileri sürebilecek kadar bu işte ileri gitmiştir.

Esasen, Sami Selçuk, açış konuşmasını yalnızca bir “müçtehit" olarak değil, aynı zamanda bir “mürşit" ve bir "mücahit" olarak yapmak ihtiyacını dile getirmekle(s.4) de kendisine tanıdığı veya kendisine tanındığına inandığı misyonun niteliğini gözler önüne sermiştir.

Kuşkusuz, Selçuk’un konuşmasının oldukça geniş bir kesimden gördüğü desteğin gerisinde,12 Eylüle ve 12 Eylül Anayasasına karşı duyulan öfke ve alerjinin rüzgarını arkasına alabilmiş olmasının da önemli bir payı vardır. Selçuk, 12 Eylül Anayasasına, gayri meşru olduğunu ileri sürebilecek ölçüde karşı çıkmıştır (s.53). 12 Eylüle karşı çıktığı için Selçuk’un kendileriyle aynı paralelde olduğu sanısına kapılanlar, bir yanlışın her karşıtının kaçınılmaz olarak doğru olmayacağını unutmuş görünüyorlar. Bir yanlışın sayısız karşıtları bulunabilir ve bunların pek çoğu da yanlış olabilir.

Selçuk’un 12 Eylüle karşıtlığının özel bir niteliği vardır. Gerçekte, Selçuk’un konuşmasında, 12 Eylülün sağladığı, neoliberal anlayış doğrultusundaki "devletin küçültülmesi" stratejisine uygun düşen siyasal ve hukuksal dönüşümleri yeterli görmeyen ve bu stratejinin din politikası konusuna da uzanmasını arzulayan bir tutum sergilenmiştir. Dolayısıyla Selçuk’un konuşmasında yansıyan temel bakış açısı ile 12 Eylülün temel felsefesi arasında özünde bir karşıtlık değil, bir paralellik ve eş yönlülük vardır. Her ikisi de ulus devleti, küreselleşen dünyanın gereklerine uygun bir yapıya sokma amacıyla yola çıkmıştır. Bu durum, 12 Eylül Anayasasının yürürlüğe girmesiyle, Sami Selçuk’un hukukçu kariyerindeki önemli bir sıçramayı gerçekleştirerek Yargıtay üyesi olmasının hemen hemen aynı tarihe rastlamasında da ifadesini bulmaktadır. O tarihlerde yeni Anayasa girişimi karşısında en ufak bir karşıtlık taşıyanların, değil terfi etmek, emeklilik haklarıyla birlikte tüm mesleki haklarını kaybetmek ve hapse girmek durumuyla karşı karşıya kaldıklarını anımsayanlar, bu rastlamanın anlamını takdir edeceklerdir.

Olumsuz bir örneği ön plana çıkartarak, tümüyle devleti ve kamu müdahaleciliğini mahkum etmek ve bu yolla "devletin küçültülmesi" yönündeki ideolojilerine dayanak sağlamaya çalışmak, neoliberallerin öteden beri başvurdukları bir yöntemdir. Neoliberalizmin ilk fikir babası Von Hayek, 1944 yılında yayınlanan "Esarete Giden Yol" (The Road to Serfdom) isimli kitabında bu yöndeki görüşlerini açıklarken, Hitler’in devletinin özgürlükler ve demokrasi açısından ne denli olumsuzluklar yaratmış olduğunu, görüşlerine dayanak yapabilmişti.

Sami Selçuk da 12 Eylül anayasasının ve devletinin olumsuzluklarına dikkat çekerek, neoliberal tezlerin ülkemizdeki uzantılarına kendince geçerliliği olan yeni kanıtlar getirmiş olmaktadır. Oysa, 12 Eylülün olumsuzluklarının çaresi, neoliberal çözümlere sığınarak bulunamaz. Gerçekte, 12 Eylülü getiren, evrensel boyutlu bir karşı devrim dalgası niteliğiyle doğmuş olan neoliberalizmdir. Ekonomik boyutları bakımından 24 Ocak kararlarında ifadesini bulan neoliberal çözümler, 12 Eylülün sağladığı hukuksal ve siyasal dönüşümler sayesinde hayata geçirilebilmiştir.

Tüm bu çabaların gerisinde yatan temel yanlışlık, devleti, değişmez bir biçimde ve kaçınılmaz olarak, halkın, demokrasinin ve özgürlüklerin karşısında yer alan olumsuz bir unsurmuş gibi gösterme kurnazlığından kaynaklanmaktadır. İkinci cumhuriyetçileri, yobazları, bölücüleri... aynı potada eritmeye yarayan sihirli formüle bu yanlışlığı benimsetmek suretiyle varılabilmektedir. Oysa, çelişkilerle dolu olan bugünün toplumlarında her şey gibi devlet de çelişkili bir gerçekliktir. Tüm ilericilere ve demokratlara düşen, sınıf mücadelesinin alanlarından birisi olan devleti olabildiğince halktan ve emekten yana yapmak ve bu yönde büyütmek için mücadele etmektir; devleti küçültmek değil.

Çelişkiler, tutarsızlıklar...

Montesquieu’den Etyen Mahçupyan’a kadar değişik düzeydeki ve türdeki pek çok kişiden alıntılar yapmış, pek çok konuda, pek çok malumatı ve görüşü alt alta yığmış olan sayın Selçuk, bunlar arasında uyum ve tutarlılık sağlamaya aynı derecede özen göstermiş değildir. Bu konudaki tüm örnekleri sıralamaya ne gerek, ne de yazının hacmiyle ilgili sınırlılıklar yüzünden, ne de olanak bulunduğunu sanmıyorum. Dolayısıyla, yalnızca bazıları üzerinde durmakla yetineceğim.

Sayın Selçuk, konuşmasının hemen başlarında Cumhuriyetin 75. ve Atatürk’ün ölümünün 60. yılını geride bıraktığımızı belirttikten sonra, "avlanma çağı”nın bittiğini ve “haklar ve özgürlükler çağı”nın başladığını ifade etmektedir (s.1). Böyle bir ifadede bulunmakla, Atatürk’ü ve Cumhuriyeti haklar ve özgürlüklerin karşıtı olan bir "avlanma çağı”nı simgelemek üzere kullanmış olduğunu, sayın Selçuk’un fark etmemiş olması mümkün müdür?

Öte yandan, Selçuk, "haklar ve özgürlükler çağı”nın başlangıcı olarak nitelendirdiği 2000’li yılların eşiğinde, yeryüzünde derin bir gelir adaletsizliğinin bulunduğuna dair rakamlar sıralamaktadır (s.3). (Selçuk’un verdiği bu rakamlar, UNDP kaynaklı olmasına rağmen, bir gazete makalesine gönderme yapılarak verilmiştir. Bu da konuşma metninin, dipnot tekniği açısından uyulması gereken kurallarla ilgili bir başka yönüne örnek teşkil etmektedir.)

Ayrıca, Selçuk, bu tespitinin hemen ardından "Kimi devletler, böyle bir dünyada, adalet özünden yalıtılmış bir hukukun ruhsuz diliyle ahlak ve aklın silahlı bekçiliğine özenmişlerdir” demeyi de ihmal etmemiştir(s.3). (İsimlerini zikretmediği bu "kimi devletler"in başında ABD ve İngiltere’nin geldiğinde, kimsenin kuşkusu olmasa gerektir. Oysa Selçuk, aynı konuşmasında, hukukun üstünlüğü ilkesini hayata geçirdikleri için Anglo-Sakson ülkelerine, yani ABD ve İngiltere’ye methiyeler düzmekte(s.33-36) bir sakınca görmemiştir.)

O zaman sormak gerekmez mi; "Haklar ve özgürlükler çağı” giderek derinleşen gelir adaletsizliklerinin hüküm sürdüğü, adalet özünden yalıtılmış silahlı bekçilerin egemenliğin de mi gerçekleşecektir!

Selçuk, "hikmet-i hükümet" gerekçesiyle baskı yolunu seçen kıta Avrupası iktidarlarını eleştirmektedir. Ama, hangi mantıkladır bilinmez, bunu yaparken, William Pitt’in hikmet-i hükümetin karşılığının devlet zorunluluğudur demiş olmasını, görüşünün kanıtı olarak zikretmektedir(s.35). Oysa, Pitt, bir kıta Avrupası ülkesinde değil, İngiltere’de başbakanlık yapmıştır.

Selçuk, tarihin sonunun geldiği tezini ortaya atmış bulunan neoliberal küreselleşmenin ideologlarının haklı olduğunu ifade ediyor (s.21). Bu bir görüştür, tartışılabilir. Ancak, bir yandan, "devletin görüşler, inançlar karşısında yansız olması” gerektiği savunulurken (s.11), diğer yandan, bu ölçüde dogmatik bir ideolojik inancın, devletin temel kurumlarından biri olan Yargıtayın ağırlığının arkasına sığınılarak ortaya konulmuş olmasındaki çelişkiyi anlamak zordur.

Tarihin sonunun geldiği, yani neoliberal düzenin sonsuza kadar yaşayacağı iddiasının tanığı olarak yararlanılan kaynaklar arasında Nazım Hikmet’in bazı dizelerine de yer vermiş olması(s.20) ise anlaşılmaz olmanın ötesinde bir davranıştır. Koca şaire çok haksızlık yapılmıştır; böylesini ve bu kadarını ise Sami Selçuk yapabilmiştir.

Selçuk, tarihin sonunun geldiğini söyleyenlerin korosuna katıldığını söylüyor ve çünkü dedikten sonra, bu görüşünü doğrulamak için demokrasinin erdemini ifade eden bir cümle ekliyor (s.21). Oysa, tarihin sonunun geldiğini iddia edenler, neoliberal düzenin ebedi ve değişmez olduğunu ileri sürmektedirler. Selçuk, demokrasinin ebedi olacağı yönünde bir tespit yapmakla, neoliberal düzen ile demokrasiyi bir çırpıda aynı torbaya koyabilecek kadar el çabukluğu ve marifet sahibi olduğunu göstermiş oluyor.

Neoliberal ideolojiden yana tavır koymakta bir sakınca görmeyen Selçuk, genel olarak ideolojilere karşı tavır koymaktan da geri kalmıyor(s.11,19). Selçuk, ideoloji karşıtlığını güçlendirmek için Atatürk’ten yararlanmayı da ihmal etmemiştir. "İdeolojiler, Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler” diyor ve J.P. Sartre’a gönderme yaparak ekliyor: "Zira ampirik olarak yanlış, etik olarak haksız bir dayatmacılığı içeren ideolojiler, fanatik özleri nedeniyle demokrasiyle bağdaşamazlar”(s.8).

Evet, sıralanan nitelikleri taşıyan ideolojiler demokrasi ile bağdaşmazlar, doğru. Ama, tüm ideolojiler sıralanan bu nitelikleri taşırlar mı? Görülüyor ki Selçuk, tüm ideolojileri bir çırpıda aynı torbaya koyacak kadar da mahirdir. Gene de bir soru yanıtlanmış değildir. Tüm ideolojilere böylesine derin olumsuzluklar atfeden Selçuk, kendisinin de bir ideolojinin yandaşı olmasını bu görüşüyle nasıl bağdaştırıyor?

Bazı insanların, bu gibi durumlarda herhangi bir müşkülleri yoktur. Ömrü boyunca nesir konuştuğunu bilmeden nesir konuşmuş olan Molière’in M. Jourdain’i gibi, onlar da, herhangi bir ideolojiye bağlı olmadıklarını sanabilirler. Kimileri de herhangi bir ideolojiye değil, yalnızca, kimsenin reddetmesi mümkün olmayan ve tartışılmaz derecede bilimsel veya dinsel bazı gerçeklere bağlı olduklarını savunurlar. Yani, totaliter ve bağnazdırlar.

Sayın Selçuk, çok önemli konulara ilişkin bazı iddiaları, sanki bilimsel bir doğruymuşçasına ve kesin bir dille ortaya koyabilmektedir. Selçuk’a göre, "Tutuklanma Hitler’i yaratmıştır. Sürgün Lenin’i yaratmıştır. Sürgün edilmesiydi, büyük olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak Duma’da noktalayacaktı”(s.14). Yakın tarihin çok önemli iki olgusuyla isimleri özdeşleşmiş olan Hitler’in, Lenin’in ve temsil ettikleri akımların tarih sahnesine çıkışlarını belirleyen faktörleri, böylesine nedenlere bağlayarak bir iki cümle içinde açıklayıvermek, tarih yazım tekniği bakımından yeni bir çığır açacak ve siyasal tarih sınavlarındaki başarı oranını fevkalade artıracak ölçüde kolaylıklar sağlayabilir; ancak, aynı nedenle büyük yanlışlıklara düşmek de kaçınılmaz olabilir. Faşizmin ve Bolşevizmin doğuşuna zemin hazırlayan derin ve son derece karmaşık faktörleri görmezlikten gelmek mümkün müdür? Belki bir ayrıntı ama, ayrıca belirtmek gerekir ki Duma’ya katılmayı Lenin’in kendisi reddetmiştir; hem de bir çok kere...

Cumhuriyet ve demokrasi

Cumhuriyet ve demokrasi, özünde aynı anlama gelen, fakat, farklı etimolojik kökenlerden gelen iki sözcüktür. Cumhuriyet, Arapça kökenlidir; demokrasinin kökeni ise eski Yunanca’ya dayanır.

Buna karşılık, Selçuk, demokrasiyi ve cumhuriyeti birbirinden farklı ve hatta birbirlerine karşı kavramlar gibi gösterme çabası içindedir. Bunun için, öne sürdüğü gerekçeleri birbiri ardından sıralamıştır; ama, hiç birisinin tutarlı bir dayanağı yoktur. Nereden çıkarmaktaysa, cumhuriyetin eşitlikçi olmadığı iddiasındadır (s.38). Oysa, “eşitlik" kavramının çağdaş dünyanın gündemindeki yerini alması, krallığın veya padişahlığın yıkılması ve cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan devrimlerin ana unsurunu oluşturmuştur. Cumhuriyetin ufku darmış, demokrasinin ülküsü sonsuzmuş... vs. vs.

Kuşkusuz, adı cumhuriyet olan ve fakat eşitliğe yer tanımayan, dar ufuklu pek çok rejim vardır. Ama aynı durum demokrasi açısından da söz konusudur. Yeryüzü, hukuka ve eşitliğe yer tanımayan sözde demokrasilerle doludur.

Ancak, hemen belirtelim ki sayın Selçuk, cumhuriyet ile demokrasiyi karşı karşıya getirmek çabasında yalnız değildir. Çok değişik saflarda yer alıyormuş gibi görünen geniş bir koro bir süredir bu temayı terennüm edip durmaktadır. Benzer görüşleri, bir açık oturumda birlikte bulunduğum Abdurrahman Dilipak’tan da dinlemek fırsatına eriştiğim için, bu kavram karışıklığı ile neyin sağlanmak istendiğini anlamakta belli bir kolaylığa sahip bulunduğumu sanıyorum.

Gerçekte bu insanların hiç birisi, demokrasi ile cumhuriyetin özdeşliğini bilmeyecek kadar cahil değildir. Öyleyse, cumhuriyeti demokrasinin karşısında bir engel, bir ayak bağı gibi gösterme yönündeki çabaların gerçek nedeni ne olabilir? Başında seçimle gelmiş bir cumhurbaşkanının yer aldığı bir cumhuriyet rejiminden başka bir yönetim biçiminde mi demokrasi daha uygun bir zemine oturmuş olacaktır? Asıl anlatılmak istenilen bu mudur? Kanımca, Selçuk’un "taçlı demokrasi”nin ülkesi İngiltere’ye duyduğu hayranlık, içinde bulunduğumuz yılda saltanatın 700.yılının kutlanması konusunda sergilenen tutumla bir arada düşünüldüğünde, bu soruların yanıtını içermekte olan tablonun çizgileri biraz daha açıklık kazanmaktadır.

Laiklik ve laikçilik

Laiklik sözcüğü, dilimize Fransızca’dan geçmiştir. Laik temele dayalı öğreti anlamına gelen “laïcisme" sözcüğünün karşılığı olarak kullanılagelmektedir.

Fransızca’da, ayrıca, “laïcité" sözcüğü vardır, laik olma niteliğini ifade eder. Bu sözcüğün ifade ettiği anlam da, dilimizde, genellikle gene laiklik sözcüğü ile karşılanmaktadır.

Sami Selçuk, kendi yandaşı olan bir takım köşe yazarlarıyla ağız birliği ederek, bu sözcüklere değişik karşılıklar bulmuştur ve bunları değişik anlamlarda kullanmaktadır. Selçuk’a göre,“laïcité"nin karşılığı laikliktir; “laïcisme"in karşılığı olarak da söz konusu köşe yazarlarının uydurdukları “laikçilik" sözcüğünü kullanmaktadır. Selçuk, “laikçilik" sözcüğünü ne anlamda kullandığına da kendince bir açıklama getirmektedir. Belirttiğine göre, "laikçilik... laikliğin yozlaşmış, hastalıklı biçimidir”(s.39).

Ayrıca bilinmektedir ki “laikçilik", bazı köşe yazarlarının dilinde, laiklikle alay etmek için kullandıkları bir hakaret sözcüğüdür.

Belli sözcüklerin çarpıtılarak alay içeren anlamlarda kullanılması söz konusu olduğunda, bizim hukuk hocamız, ölümsüz insan Muammer Aksoy’u anımsamamak elde değildir. Hocamız, hukukçu kisvesi altında, hukukçu niteliğiyle bağdaşmayan işler yapmaya kalkışanları anlatmak için, bunların yaptığı hukuk değil, “guguk"tur derdi.

1930’ların bekçiliği

Sayın Selçuk "1930’ların bekçiliğine özenme”ye karşıdır(s.9 ve 6, 54).

Elbette ki Atatürk zamanında ne, ne kadar yapıldıysa onu yapmak, her şeyden önce Atatürk’ün belirlediği devrimcilik ilkesiyle bağdaşmaz. O, temelleri atmıştır. Üstüne yeni kazanımlar inşa etmek, ondan sonra gelenlerin sorumluluğudur.

Ancak, bir binanın yapımında, yeni katlar yükseltmek ve çatıyı kurmak için temeli yıkmak veya temeli korumaktan vazgeçmek gerekmez. Tam tersine binanın sağlam olması için temelin iyi korunması gerekir.

1930’lar ne ifade eder? Bunları özetle şöyle sıralayabiliriz:

1930’larda, planlı bir devletçilik sayesinde ülkemizin tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş ölçüde parlak ekonomik atılımlar gerçekleştirilmiştir. Oysa tüm dünyada 1929-30 yıllarında doruğa ulaşan büyük ekonomik bunalım yaşanmaktadır;

Siyasal alanda, tüm dünya faşizmin ve nazizmin önlenemeyen yükselişine tanık olurken, Atatürk, bu yöndeki önerileri kesinlikle reddetmiş ve demokratikleşme yolunda direnmiştir;

1934’te, kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır;

Laiklik ilkesi benimsenmiştir;

1932’de İzmirli İbrahim Hakkı’nın, 1936’da Elmalılı Muhammet Hamdi’nin Türkçe Kur’an tefsirleri yayınlanmıştır;

1937’de Altı Ok Anayasaya sokulmuştur;

Kültürel alanda Türk Dil Kurumunun ve Türk Tarih Kurumunun temelleri atılmıştır;

1932’de Halkevleri kurulmuştur;

1940’da açılacak olan Köy Enstitülerinin hazırlık çalışmaları bu dönemde başlamıştır;

Türkiye’ye özgü bir sosyalizm arayışının ürünü olan Kadro hareketi bu dönemde ortaya çıkmıştır;

Bu dönem, 10.yıl marşında ifadesini bulan bir ruh ve heyecan yaratmıştır;

Bu dönemde temelleri atılan kişilikli iç ve dış politika sayesinde, bu dönemin sonunda patlak veren 2.Dünya Savaşının dışında kalmayı başarabilmişizdir.

Sayın Selçuk’un bekçiliğine özenmememiz gerektiğini ifade ettiği 1930’lu yılların getirmiş olduğu kazanımların başlıcaları işte bunlardır.

Jakoben karşıtlığı, Anglo-Sakson hayranlığı

Sayın Selçuk’un konuşmasında, saldırılarını açıktan yoğunlaştırdığı hedeflerin başında Jakobenler gelmektedir(s.14,18,34,36,37,39).

Kimdir Jakobenler? Jakobenler, 1789 Fransız devriminin gerçekleşmesinde çekirdek kadroyu oluşturmuş olan ilerici aydınlardır. Fransa’da, kilisenin de ittifakından yararlanarak halkın tepesinde tarihin gördüğü en karanlık baskı ve zulüm rejimlerinden birisini kurmuş olan krallığa, 1789 devrimi son vermiştir. Devrim sonrasında, 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’nin biçimlenmesinde ve kabul edilmesinde de Jakobenler baş rolü oynamışlardır. Jakobenler, bu bildirge ile birlikte tüm çağdaş toplumların gündemine özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve baskıya karşı direnme hakkı ilkelerinin girmesini sağlamışlardır.

Jakobenlerin "devrimci terör" yanlısı oldukları açık bir tarihsel gerçektir. Krallığın zulmüne ve kilisenin karanlığına bu yolla son vermişlerdir. Ancak, Selçuk’un Jakobenlere karşı olmasının nedeni terör yanlısı olmaları mı, yoksa demokrasi yanlısı devrimci olmaları mıdır? Bu sorunun yanıtı aynı ölçüde açık değildir.

Eğer Selçuk, teröre karşı olsaydı, Jakobenlerin son verdiği 16. Louis’nin ve Marie Antoinette’in kanlı saltanatına karşı olduğunu da belirtmesi gerekirdi. Jakobenlere tekrar tekrar saldırdığı uzun konuşmasında, bu konuda suskundur. Ayrıca, 1871’de kralcıların gerçekleştirdiği ve tarihin gördüğü en acımasız katliamlardan biri olan Komün faciasına da ve 1852’de İkinci Cumhuriyete son veren kralcı darbenin estirdiği teröre de... hiç değinmemiştir. Kısacası, terör, karşı devrimin elinde bir araç olması halinde onun tepkisini çekmemektedir. Dolayısıyla, onu asıl rahatsız eden unsurun, Fransa’da krallığa son vermiş ve Kemalist Cumhuriyetin kurulmasında da esin kaynaklarından birisini oluşturmuş bulunan demokrasi yanlısı devrimcilik olduğu sonucuna varmak yanlış olmayacaktır.

Selçuk, konuşmasının bir başka yerinde ise Atatürk’ten söz ederken "Devrimler gülsuyuyla yapılmaz” sözünü anımsatmaktadır(s.7). Dolayısıyla, Atatürk devriminin kanla yapılmış olduğunu anlatmış olmaktadır. Oysa, Atatürk devrimini, Fransız devrimiyle ve başka bazı devrimlerle karşılaştırdığımızda gülsuyuyla yapılmış olduğu sonucuna varabiliriz. Fransızlar, kral ve kraliçeyi giyotine gönderdiler. Türkiye Cumhuriyetinin kurucuları, Osmanlı hanedanının tek bir mensubunun kılına dahi dokunmamışlardır. Sayın Selçuk’un, devrimlerin gülsuyuyla yapılmayacağını, Jakobenleri değerlendirirken anımsaması daha uygun olurdu.

Selçuk, Jakoben bulduğu için Fransa’daki sisteme ve genel olarak Kıta Avrupası uygulamalarına ne kadar karşıysa, Anglo-Sakson ülkelerine de o kadar hayrandır.

Kuşkusuz, her ülkenin kendi tarihsel koşullarına göre biçimlenmiş olan gelenekleri ve özellikleri vardır. Bunlar arasında, örnek alınabilecek olanlar veya bize uyması mümkün olmayanlar bulunabilir. Ancak, ülkeler arasında ve özellikle de Batı ülkeleri arasında böylesine aşılmaz duvarlar varmış gibi bir tahlile gidilmesinin doğruluğu son derece tartışmalıdır. Batı ülkeleri ve toplumları, tarih boyunca birbirlerini derinden etkilemişlerdir ve pek çok açıdan ortak koşulların etkisi altında kaldıklarından benzer süreçler yaşamışlardır. Bu çerçevede Jakobenlerin etkilerinin ve Jakobenlere vücut veren koşulların Fransa ile sınırlı olmadığını görmek gerekir.

Her şeyden önce, Jakobenlerin öncülük ettiği 1789 Fransız Devrimi, dış dünyadan soyutlanmış bir olgu değildir. Amerikan tarihçisi Robert Palmer’in ve Fransız tarihçisi Jacques Godechot’nun ortak görüşüne göre, Fransız Devrimi, Amerikan halkının İngiliz Krallığının sultasından kurtulmasını ve ABD’nin kurulmasını sağlayan ve 1770’li yıllarda bir devrim niteliğiyle patlak veren Amerikan bağımsızlık mücadelesinin uzantısıdır. Bunu, 18.yüzyılın sonlarına yayılan ve Avrupa’nın diğer ülkelerinde patlak veren devrim hareketleri izlemiştir. Amerikan bağımsızlık hareketi ve Fransız devrimi, eşitlikçi ve özgürlükçü düşünceler bakımından benzer kaynaklardan esinlenmişlerdir.

Fransız devriminin temelinde yatan ve esas olarak Jakobenlerin temsil ettiği düşünceler, İngiliz toplumunda da ve özellikle İngiliz işçi hareketinde de derin yankılar uyandırmıştır. Jakoben fikirlerin İngiliz toplumuna aktarılmasında İnsan Hakları isimli kitabıyla ün yapmış bulunan, sonradan Fransız uyruğuna geçmiş İngiliz asıllı yazar Thomas Paine (1737-1809) önemli bir rol oynamıştır.

İngiltere’de genel ve eşit oy hakkının sağlanması, yani, demokrasi mücadelesinde Jakobenlerin etkileri, ilk olarak, 1792-1799 yılları arasında faaliyet gösteren London Corresponding Society (Londra Yazışma Örgütü) bünyesinde görülmüştür. Bu örgütler, Başbakan William Pitt tarafından eşitlikten yana olmak anlamında Jakoben sayıldıklarından kısa sürede kapatılmışlardır. İngiltere’de genel ve eşit oy hakkının sağlanması mücadelesinin başarıya ulaşması, 19.yüzyılın son yarısına yayılan Chartist hareketin mücadelelerinin sonucunda mümkün olmuştur. Chartistlerin de Jakobenlerden geniş ölçüde etkilenmiş oldukları, bilinen bir gerçektir.

Demek oluyor ki Selçuk’un saldırılarına hedef yaptığı Jakobenlerin düşünceleri, yalnız Fransa’da değil; Selçuk’un örnek demokrasilere sahip olduklarını ileri sürdüğü Anglo-Sakson ülkelerinde de demokrasinin doğuşuna ve gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.

Selçuk, hayranlık duyduğu Anglo-Sakson ülkelerinde, "devletsiz hukuk"un bulunduğunu ileri sürmektedir. Bu da abartılı ve tek yanlı bir görüştür.

Aslında en derin devlet Amerika’dadır. Eisenhower, başkanlık görevi sona ererken yaptığı konuşmada, ABD’de perdenin önünde yer alan seçilmişlerin gerisindeki industrial-military complex (sanayi-asker ittifakı)’in demokrasiyi gölgeleyen iktidarına dikkat çekmişti. Küreselleşme evresinde bu iktidar, uluslararasılaşan sermayenin iktidarına dönüşmüştür ve bu iktidar yalnızca ABD’yi değil, tüm dünyayı yeni bir tür imparatorluğun ağına dahil etmek yolundadır.

Devlet başkanlarından Kennedy’nin öldürülmesi, Nixon’un telefon dinlediği için, Clinton’un ise telefonu dinlenilerek cezalandırılmaları, ABD’de güçlü bir devletin bulunmadığını göstermez; asıl gücün başka yerde aranması gerektiğini gösterir.

ABD’de hukuk olduğu iddiasına gelince, unutmamak gerekir ki son yılların modası gibi görünen "etnik temizlik"in ilk ve geniş boyutlu bir örneği bu ülkede gerçekleştirilmiştir. Yakın zamanlara kadar beyazlarla aynı otobüse binmeleri bile yasak olan zenciler, hâlâ eşit haklara sahip değildirler. Bunu sağlamak için mücadele etmiş olan Kennedy’lerin başına gelenler üzerindeki şüpheler devam etmektedir.

İngiltere’nin hukuka bağlılığının ölçüsü ise, Çin’de, Afrika’da, Osmanlı toprakları üzerinde... gerçekleştirdiği sömürge faaliyetinde görülmüştür. Günümüzde de bu ülkede, saltanat denilen akıl ve adalet dışı bir kurumu devam ettirmek konusunda ortaya konulan ısrarı, hukuka bağlılıkla açıklamak herhalde mümkün değildir.

Din ve devlet

Sayın Selçuk, Türkiye Cumhuriyeti’ni, "devlet örgütlenmesi açısından” laik saymamakta "teokratik" saymaktadır(s.44). Oysa, asıl teokratik devlet, Selçuk’un hayranlık duyduğu Anglo-Sakson ülkelerinde ve özellikle de İngiltere’dedir. İngiltere’de devletin başındaki kral veya kraliçe, aynı zamanda, Anglikan kilisesinin başkanıdır.

Selçuk’un Türkiye Cumhuriyeti’ni teokratik saymasının başlıca gerekçesi, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın varlığıdır. Belli bir mezhebin dayatılmasına aracı olduğu, gerici tarikatların etkisi altına girdiği için Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan, haklı olarak, hoşnut olmayanlar bulunması doğaldır. Ancak, Selçuk’un bu konuya ilişkin görüşlerinin farklı boyutları vardır ve bu görüşlerin gerçek niteliğini ve anlamını değerlendirebilmek için devletin küçültülmesi stratejisi açısından ele alınmaları gerekir.

Diyanet İşleri’nin gereği, devletin dine karışması açısından değil; dine yönelik sömürünün önlenmesi açısından önem taşımaktadır. Din sömürüsünün amacı, dini, gericilik unsuru haline getirmektir.

Gerçekte gericiliğin kaynağı din değildir. Tarih boyunca defalarca görülmüştür ki gericiliğin gerisinde yatan sömürüdür ve emperyalizmdir. Günümüzde de bu rol, yeni sömürgeciler tarafından sürdürülmektedir.

Amerika’da Avrupa’da, Diyanet İşleri gibi bir kurumun bulunmayışı bize örnek oluşturamaz. Bizim, onların dinini istismar ederek çıkarlarımıza ortam hazırlamamız mümkün değildir. Ama onlar, dün Sait Molla’yı, Şeyh Sait’i... kullanarak, bugün de "Ilımlı İslam”ı icat ederek...vs., dini kendi çıkarları açısından kullanma çabalarını kesintisiz sürdürmektedirler.

Din Sömürüsü

Selçuk, "Kurtuluş Savaşında din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının o dönemde dini denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur. Ancak çoğulcu demokraside bu tutum sürdürülemez” (s.44) demektedir. Bunu söylerken, daha dün Sivas’ta 37 kişinin diri diri yakıldığını unutmuş görünüyor. Sivas olaylarını çıkaranlar, "Cumhuriyet’in temelleri Sivas’ta atıldı; Sivas’ta yıkılacak” diye bağırıyorlardı.

Dini denetim altına almak için değil; dini sömürüden korumak için, dün olduğu gibi bugün de devlet müdahalesi gereklidir. Devletin bu alandaki müdahale araçlarından yoksun bırakılması, devletin küçültülmesinden ve buna karşılık, Yeni Sevr’i hayata geçirmek hırsıyla yanıp tutuşan güçlerin etki alanlarının genişletilmesinden başka bir sonuca hizmet etmez.