| Sayın
Sami Selçuk’un adlî yılı açış konuşmasında dile getirdiği ve esas olarak kendi
şahsına ait olduğu anlaşılan görüşler, cumhuriyet ve laiklik konusunun gündemden
eksik olmayan yerine yeni vurgular getirmiştir.
Sami Selçuk’un şahsı adına
yaptığı anlaşılan bir konuşmanın böylesine geniş yankılar uyandırmış
olmasının elbette ki belli bazı nedenleri vardır.
Ne olursa olsun ve haklı olarak bu
konuşma, yargının en üst kademelerinde yeri olan bir kişinin konuşması olarak
algılanmıştır.
Konuşmanın etkili olması için
özel bir özen gösterildiği anlaşılmaktadır. Bu konudaki özen, bugüne dek
Yargıtay başkanlarında görmeye alışık olmadığımız ölçüde görkemli bir
yargıç cüppesinin seçilmiş olmasıyla başlamış, başka bazı biçimsel öğelerle
bütünlenmiştir. Konuşma metninin, gerekliliği anlaşılamayan bazı dipnotlarıyla
bezenmiş olması da etkileyiciliğini artırma çabasının ürünü gibi
görünmektedir.
Sayın Selçuk, çok iddialı ve bin
yıllık zaman dilimi içinde özel bir yeri olan bir konuşma yaptığı inancında
olduğunu gizlememektedir. Konuşmasının hemen başlarında "Tanrı bana
üçüncü bin yılın ilk adlî yılını açma olanağını bağışladı” demekte
ve eklemektedir: "Bu bir ayrıcalık mıdır yoksa rastlantı mıdır, bilemem”(s.1).
Demek oluyor ki sayın Selçuk’a göre, kendisine Tanrı tarafından üçüncü bin
yılın ilk adlî yılını açma olanağının bir ayrıcalık olarak bağışlanmış
olması, ilk akla gelen olasılıktır. Bunun bir kesinlik olarak doğrulanmasının,
kendisini alkışlayanlara bırakılmış olduğu tahmin edilebilir.
Güncel olayların gerisinde yatan
ilahî takdire dayalı nedenlerin izlerini yakalama iddiası, Sami Selçuk’la sınırlı
bir eğilim değildir. Bilindiği üzere, Sami Selçuk’un birlikte olmakta bir sakınca
görmediği bir topluluğun başında yer alan Fethullah Gülen de, Cemal Tural’ı
övdüğü için arabayı devirdiğini ve Kâbe’de sineklerin, sahip olduğu
ayrıcalıklar nedeniyle olacak, kendisini sokmadıklarını... ileri sürebilecek kadar
bu işte ileri gitmiştir.
Esasen, Sami Selçuk, açış
konuşmasını yalnızca bir “müçtehit" olarak değil, aynı zamanda bir
“mürşit" ve bir "mücahit" olarak yapmak ihtiyacını
dile getirmekle(s.4) de kendisine tanıdığı veya kendisine tanındığına inandığı
misyonun niteliğini gözler önüne sermiştir.
Kuşkusuz, Selçuk’un
konuşmasının oldukça geniş bir kesimden gördüğü desteğin gerisinde,12 Eylüle ve
12 Eylül Anayasasına karşı duyulan öfke ve alerjinin rüzgarını arkasına
alabilmiş olmasının da önemli bir payı vardır. Selçuk, 12 Eylül Anayasasına,
gayri meşru olduğunu ileri sürebilecek ölçüde karşı çıkmıştır (s.53). 12
Eylüle karşı çıktığı için Selçuk’un kendileriyle aynı paralelde olduğu
sanısına kapılanlar, bir yanlışın her karşıtının kaçınılmaz olarak doğru
olmayacağını unutmuş görünüyorlar. Bir yanlışın sayısız karşıtları
bulunabilir ve bunların pek çoğu da yanlış olabilir.
Selçuk’un 12 Eylüle
karşıtlığının özel bir niteliği vardır. Gerçekte, Selçuk’un konuşmasında,
12 Eylülün sağladığı, neoliberal anlayış doğrultusundaki "devletin
küçültülmesi" stratejisine uygun düşen siyasal ve hukuksal dönüşümleri
yeterli görmeyen ve bu stratejinin din politikası konusuna da uzanmasını arzulayan bir
tutum sergilenmiştir. Dolayısıyla Selçuk’un konuşmasında yansıyan temel bakış
açısı ile 12 Eylülün temel felsefesi arasında özünde bir karşıtlık değil, bir
paralellik ve eş yönlülük vardır. Her ikisi de ulus devleti, küreselleşen
dünyanın gereklerine uygun bir yapıya sokma amacıyla yola çıkmıştır. Bu durum, 12
Eylül Anayasasının yürürlüğe girmesiyle, Sami Selçuk’un hukukçu kariyerindeki
önemli bir sıçramayı gerçekleştirerek Yargıtay üyesi olmasının hemen hemen aynı
tarihe rastlamasında da ifadesini bulmaktadır. O tarihlerde yeni Anayasa girişimi
karşısında en ufak bir karşıtlık taşıyanların, değil terfi etmek, emeklilik
haklarıyla birlikte tüm mesleki haklarını kaybetmek ve hapse girmek durumuyla karşı
karşıya kaldıklarını anımsayanlar, bu rastlamanın anlamını takdir edeceklerdir.
Olumsuz bir örneği ön plana
çıkartarak, tümüyle devleti ve kamu müdahaleciliğini mahkum etmek ve bu yolla "devletin
küçültülmesi" yönündeki ideolojilerine dayanak sağlamaya çalışmak,
neoliberallerin öteden beri başvurdukları bir yöntemdir. Neoliberalizmin ilk fikir
babası Von Hayek, 1944 yılında yayınlanan "Esarete Giden Yol" (The
Road to Serfdom) isimli kitabında bu yöndeki görüşlerini açıklarken, Hitler’in
devletinin özgürlükler ve demokrasi açısından ne denli olumsuzluklar yaratmış
olduğunu, görüşlerine dayanak yapabilmişti.
Sami Selçuk da 12 Eylül
anayasasının ve devletinin olumsuzluklarına dikkat çekerek, neoliberal tezlerin
ülkemizdeki uzantılarına kendince geçerliliği olan yeni kanıtlar getirmiş
olmaktadır. Oysa, 12 Eylülün olumsuzluklarının çaresi, neoliberal çözümlere
sığınarak bulunamaz. Gerçekte, 12 Eylülü getiren, evrensel boyutlu bir karşı
devrim dalgası niteliğiyle doğmuş olan neoliberalizmdir. Ekonomik boyutları
bakımından 24 Ocak kararlarında ifadesini bulan neoliberal çözümler, 12 Eylülün
sağladığı hukuksal ve siyasal dönüşümler sayesinde hayata geçirilebilmiştir.
Tüm bu çabaların gerisinde yatan
temel yanlışlık, devleti, değişmez bir biçimde ve kaçınılmaz olarak, halkın,
demokrasinin ve özgürlüklerin karşısında yer alan olumsuz bir unsurmuş gibi
gösterme kurnazlığından kaynaklanmaktadır. İkinci cumhuriyetçileri, yobazları,
bölücüleri... aynı potada eritmeye yarayan sihirli formüle bu yanlışlığı
benimsetmek suretiyle varılabilmektedir. Oysa, çelişkilerle dolu olan bugünün
toplumlarında her şey gibi devlet de çelişkili bir gerçekliktir. Tüm ilericilere ve
demokratlara düşen, sınıf mücadelesinin alanlarından birisi olan devleti
olabildiğince halktan ve emekten yana yapmak ve bu yönde büyütmek için mücadele
etmektir; devleti küçültmek değil.
Çelişkiler, tutarsızlıklar...
Montesquieu’den Etyen
Mahçupyan’a kadar değişik düzeydeki ve türdeki pek çok kişiden alıntılar
yapmış, pek çok konuda, pek çok malumatı ve görüşü alt alta yığmış olan
sayın Selçuk, bunlar arasında uyum ve tutarlılık sağlamaya aynı derecede özen
göstermiş değildir. Bu konudaki tüm örnekleri sıralamaya ne gerek, ne de yazının
hacmiyle ilgili sınırlılıklar yüzünden, ne de olanak bulunduğunu sanmıyorum.
Dolayısıyla, yalnızca bazıları üzerinde durmakla yetineceğim.
Sayın Selçuk, konuşmasının
hemen başlarında Cumhuriyetin 75. ve Atatürk’ün ölümünün 60. yılını geride
bıraktığımızı belirttikten sonra, "avlanma çağı”nın bittiğini ve
“haklar ve özgürlükler çağı”nın başladığını ifade etmektedir (s.1).
Böyle bir ifadede bulunmakla, Atatürk’ü ve Cumhuriyeti haklar ve özgürlüklerin
karşıtı olan bir "avlanma çağı”nı simgelemek üzere kullanmış
olduğunu, sayın Selçuk’un fark etmemiş olması mümkün müdür?
Öte yandan, Selçuk, "haklar
ve özgürlükler çağı”nın başlangıcı olarak nitelendirdiği 2000’li
yılların eşiğinde, yeryüzünde derin bir gelir adaletsizliğinin bulunduğuna dair
rakamlar sıralamaktadır (s.3). (Selçuk’un verdiği bu rakamlar, UNDP kaynaklı
olmasına rağmen, bir gazete makalesine gönderme yapılarak verilmiştir. Bu da konuşma
metninin, dipnot tekniği açısından uyulması gereken kurallarla ilgili bir başka
yönüne örnek teşkil etmektedir.)
Ayrıca, Selçuk, bu tespitinin
hemen ardından "Kimi devletler, böyle bir dünyada, adalet özünden
yalıtılmış bir hukukun ruhsuz diliyle ahlak ve aklın silahlı bekçiliğine
özenmişlerdir” demeyi de ihmal etmemiştir(s.3). (İsimlerini zikretmediği bu "kimi
devletler"in başında ABD ve İngiltere’nin geldiğinde, kimsenin kuşkusu
olmasa gerektir. Oysa Selçuk, aynı konuşmasında, hukukun üstünlüğü ilkesini
hayata geçirdikleri için Anglo-Sakson ülkelerine, yani ABD ve İngiltere’ye
methiyeler düzmekte(s.33-36) bir sakınca görmemiştir.)
O zaman sormak gerekmez mi; "Haklar
ve özgürlükler çağı” giderek derinleşen gelir adaletsizliklerinin hüküm
sürdüğü, adalet özünden yalıtılmış silahlı bekçilerin egemenliğin de mi
gerçekleşecektir!
Selçuk, "hikmet-i
hükümet" gerekçesiyle baskı yolunu seçen kıta Avrupası iktidarlarını
eleştirmektedir. Ama, hangi mantıkladır bilinmez, bunu yaparken, William Pitt’in
hikmet-i hükümetin karşılığının devlet zorunluluğudur demiş olmasını,
görüşünün kanıtı olarak zikretmektedir(s.35). Oysa, Pitt, bir kıta Avrupası
ülkesinde değil, İngiltere’de başbakanlık yapmıştır.
Selçuk, tarihin sonunun geldiği
tezini ortaya atmış bulunan neoliberal küreselleşmenin ideologlarının haklı
olduğunu ifade ediyor (s.21). Bu bir görüştür, tartışılabilir. Ancak, bir yandan, "devletin
görüşler, inançlar karşısında yansız olması” gerektiği savunulurken
(s.11), diğer yandan, bu ölçüde dogmatik bir ideolojik inancın, devletin temel
kurumlarından biri olan Yargıtayın ağırlığının arkasına sığınılarak ortaya
konulmuş olmasındaki çelişkiyi anlamak zordur.
Tarihin sonunun geldiği, yani
neoliberal düzenin sonsuza kadar yaşayacağı iddiasının tanığı olarak
yararlanılan kaynaklar arasında Nazım Hikmet’in bazı dizelerine de yer vermiş
olması(s.20) ise anlaşılmaz olmanın ötesinde bir davranıştır. Koca şaire çok
haksızlık yapılmıştır; böylesini ve bu kadarını ise Sami Selçuk yapabilmiştir.
Selçuk, tarihin sonunun geldiğini
söyleyenlerin korosuna katıldığını söylüyor ve çünkü dedikten sonra, bu
görüşünü doğrulamak için demokrasinin erdemini ifade eden bir cümle ekliyor
(s.21). Oysa, tarihin sonunun geldiğini iddia edenler, neoliberal düzenin ebedi ve
değişmez olduğunu ileri sürmektedirler. Selçuk, demokrasinin ebedi olacağı
yönünde bir tespit yapmakla, neoliberal düzen ile demokrasiyi bir çırpıda aynı
torbaya koyabilecek kadar el çabukluğu ve marifet sahibi olduğunu göstermiş oluyor.
Neoliberal ideolojiden yana tavır
koymakta bir sakınca görmeyen Selçuk, genel olarak ideolojilere karşı tavır
koymaktan da geri kalmıyor(s.11,19). Selçuk, ideoloji karşıtlığını güçlendirmek
için Atatürk’ten yararlanmayı da ihmal etmemiştir. "İdeolojiler,
Atatürkçülüğün amacı olan demokrasiye ters düşerler” diyor ve J.P.
Sartre’a gönderme yaparak ekliyor: "Zira ampirik olarak yanlış, etik olarak
haksız bir dayatmacılığı içeren ideolojiler, fanatik özleri nedeniyle demokrasiyle
bağdaşamazlar”(s.8).
Evet, sıralanan nitelikleri
taşıyan ideolojiler demokrasi ile bağdaşmazlar, doğru. Ama, tüm ideolojiler
sıralanan bu nitelikleri taşırlar mı? Görülüyor ki Selçuk, tüm ideolojileri bir
çırpıda aynı torbaya koyacak kadar da mahirdir. Gene de bir soru yanıtlanmış
değildir. Tüm ideolojilere böylesine derin olumsuzluklar atfeden Selçuk, kendisinin de
bir ideolojinin yandaşı olmasını bu görüşüyle nasıl bağdaştırıyor?
Bazı insanların, bu gibi
durumlarda herhangi bir müşkülleri yoktur. Ömrü boyunca nesir konuştuğunu bilmeden
nesir konuşmuş olan Molière’in M. Jourdain’i gibi, onlar da, herhangi bir
ideolojiye bağlı olmadıklarını sanabilirler. Kimileri de herhangi bir ideolojiye
değil, yalnızca, kimsenin reddetmesi mümkün olmayan ve tartışılmaz derecede
bilimsel veya dinsel bazı gerçeklere bağlı olduklarını savunurlar. Yani, totaliter
ve bağnazdırlar.
Sayın Selçuk, çok önemli
konulara ilişkin bazı iddiaları, sanki bilimsel bir doğruymuşçasına ve kesin bir
dille ortaya koyabilmektedir. Selçuk’a göre, "Tutuklanma Hitler’i
yaratmıştır. Sürgün Lenin’i yaratmıştır. Sürgün edilmesiydi, büyük
olasılıkla Lenin, ömrünü bir parti başkanı olarak Duma’da noktalayacaktı”(s.14).
Yakın tarihin çok önemli iki olgusuyla isimleri özdeşleşmiş olan Hitler’in,
Lenin’in ve temsil ettikleri akımların tarih sahnesine çıkışlarını belirleyen
faktörleri, böylesine nedenlere bağlayarak bir iki cümle içinde açıklayıvermek,
tarih yazım tekniği bakımından yeni bir çığır açacak ve siyasal tarih
sınavlarındaki başarı oranını fevkalade artıracak ölçüde kolaylıklar
sağlayabilir; ancak, aynı nedenle büyük yanlışlıklara düşmek de kaçınılmaz
olabilir. Faşizmin ve Bolşevizmin doğuşuna zemin hazırlayan derin ve son derece
karmaşık faktörleri görmezlikten gelmek mümkün müdür? Belki bir ayrıntı ama,
ayrıca belirtmek gerekir ki Duma’ya katılmayı Lenin’in kendisi reddetmiştir; hem
de bir çok kere...
Cumhuriyet ve demokrasi
Cumhuriyet ve demokrasi, özünde
aynı anlama gelen, fakat, farklı etimolojik kökenlerden gelen iki sözcüktür.
Cumhuriyet, Arapça kökenlidir; demokrasinin kökeni ise eski Yunanca’ya dayanır.
Buna karşılık, Selçuk,
demokrasiyi ve cumhuriyeti birbirinden farklı ve hatta birbirlerine karşı kavramlar
gibi gösterme çabası içindedir. Bunun için, öne sürdüğü gerekçeleri birbiri
ardından sıralamıştır; ama, hiç birisinin tutarlı bir dayanağı yoktur. Nereden
çıkarmaktaysa, cumhuriyetin eşitlikçi olmadığı iddiasındadır (s.38). Oysa, “eşitlik"
kavramının çağdaş dünyanın gündemindeki yerini alması, krallığın veya
padişahlığın yıkılması ve cumhuriyetin kurulmasıyla sonuçlanan devrimlerin ana
unsurunu oluşturmuştur. Cumhuriyetin ufku darmış, demokrasinin ülküsü sonsuzmuş...
vs. vs.
Kuşkusuz, adı cumhuriyet olan ve
fakat eşitliğe yer tanımayan, dar ufuklu pek çok rejim vardır. Ama aynı durum
demokrasi açısından da söz konusudur. Yeryüzü, hukuka ve eşitliğe yer tanımayan
sözde demokrasilerle doludur.
Ancak, hemen belirtelim ki sayın
Selçuk, cumhuriyet ile demokrasiyi karşı karşıya getirmek çabasında yalnız
değildir. Çok değişik saflarda yer alıyormuş gibi görünen geniş bir koro bir
süredir bu temayı terennüm edip durmaktadır. Benzer görüşleri, bir açık oturumda
birlikte bulunduğum Abdurrahman Dilipak’tan da dinlemek fırsatına eriştiğim için,
bu kavram karışıklığı ile neyin sağlanmak istendiğini anlamakta belli bir
kolaylığa sahip bulunduğumu sanıyorum.
Gerçekte bu insanların hiç
birisi, demokrasi ile cumhuriyetin özdeşliğini bilmeyecek kadar cahil değildir.
Öyleyse, cumhuriyeti demokrasinin karşısında bir engel, bir ayak bağı gibi gösterme
yönündeki çabaların gerçek nedeni ne olabilir? Başında seçimle gelmiş bir
cumhurbaşkanının yer aldığı bir cumhuriyet rejiminden başka bir yönetim biçiminde
mi demokrasi daha uygun bir zemine oturmuş olacaktır? Asıl anlatılmak istenilen bu
mudur? Kanımca, Selçuk’un "taçlı demokrasi”nin ülkesi İngiltere’ye
duyduğu hayranlık, içinde bulunduğumuz yılda saltanatın 700.yılının kutlanması
konusunda sergilenen tutumla bir arada düşünüldüğünde, bu soruların yanıtını
içermekte olan tablonun çizgileri biraz daha açıklık kazanmaktadır.
Laiklik ve laikçilik
Laiklik sözcüğü, dilimize
Fransızca’dan geçmiştir. Laik temele dayalı öğreti anlamına gelen “laïcisme"
sözcüğünün karşılığı olarak kullanılagelmektedir.
Fransızca’da, ayrıca, “laïcité"
sözcüğü vardır, laik olma niteliğini ifade eder. Bu sözcüğün ifade ettiği anlam
da, dilimizde, genellikle gene laiklik sözcüğü ile karşılanmaktadır.
Sami Selçuk, kendi yandaşı olan
bir takım köşe yazarlarıyla ağız birliği ederek, bu sözcüklere değişik
karşılıklar bulmuştur ve bunları değişik anlamlarda kullanmaktadır. Selçuk’a
göre,“laïcité"nin karşılığı laikliktir; “laïcisme"in
karşılığı olarak da söz konusu köşe yazarlarının uydurdukları “laikçilik"
sözcüğünü kullanmaktadır. Selçuk, “laikçilik" sözcüğünü ne
anlamda kullandığına da kendince bir açıklama getirmektedir. Belirttiğine göre, "laikçilik...
laikliğin yozlaşmış, hastalıklı biçimidir”(s.39).
Ayrıca bilinmektedir ki “laikçilik",
bazı köşe yazarlarının dilinde, laiklikle alay etmek için kullandıkları bir
hakaret sözcüğüdür.
Belli sözcüklerin çarpıtılarak
alay içeren anlamlarda kullanılması söz konusu olduğunda, bizim hukuk hocamız,
ölümsüz insan Muammer Aksoy’u anımsamamak elde değildir. Hocamız, hukukçu kisvesi
altında, hukukçu niteliğiyle bağdaşmayan işler yapmaya kalkışanları anlatmak
için, bunların yaptığı hukuk değil, “guguk"tur derdi.
1930’ların bekçiliği
Sayın Selçuk "1930’ların
bekçiliğine özenme”ye karşıdır(s.9 ve 6, 54).
Elbette ki Atatürk zamanında ne,
ne kadar yapıldıysa onu yapmak, her şeyden önce Atatürk’ün belirlediği
devrimcilik ilkesiyle bağdaşmaz. O, temelleri atmıştır. Üstüne yeni kazanımlar
inşa etmek, ondan sonra gelenlerin sorumluluğudur.
Ancak, bir binanın yapımında,
yeni katlar yükseltmek ve çatıyı kurmak için temeli yıkmak veya temeli korumaktan
vazgeçmek gerekmez. Tam tersine binanın sağlam olması için temelin iyi korunması
gerekir.
1930’lar ne ifade eder?
Bunları özetle şöyle sıralayabiliriz:
1930’larda, planlı bir
devletçilik sayesinde ülkemizin tarihinin hiç bir döneminde görülmemiş ölçüde
parlak ekonomik atılımlar gerçekleştirilmiştir. Oysa tüm dünyada 1929-30
yıllarında doruğa ulaşan büyük ekonomik bunalım yaşanmaktadır;
Siyasal alanda, tüm dünya
faşizmin ve nazizmin önlenemeyen yükselişine tanık olurken, Atatürk, bu yöndeki
önerileri kesinlikle reddetmiş ve demokratikleşme yolunda direnmiştir;
1934’te, kadınlara seçme
ve seçilme hakkı tanınmıştır;
Laiklik ilkesi
benimsenmiştir;
1932’de İzmirli İbrahim
Hakkı’nın, 1936’da Elmalılı Muhammet Hamdi’nin Türkçe Kur’an tefsirleri
yayınlanmıştır;
1937’de Altı Ok Anayasaya
sokulmuştur;
Kültürel alanda Türk Dil
Kurumunun ve Türk Tarih Kurumunun temelleri atılmıştır;
1932’de Halkevleri
kurulmuştur;
1940’da açılacak olan
Köy Enstitülerinin hazırlık çalışmaları bu dönemde başlamıştır;
Türkiye’ye özgü bir
sosyalizm arayışının ürünü olan Kadro hareketi bu dönemde ortaya çıkmıştır;
Bu dönem, 10.yıl
marşında ifadesini bulan bir ruh ve heyecan yaratmıştır;
Bu dönemde temelleri
atılan kişilikli iç ve dış politika sayesinde, bu dönemin sonunda patlak veren
2.Dünya Savaşının dışında kalmayı başarabilmişizdir.
Sayın Selçuk’un bekçiliğine
özenmememiz gerektiğini ifade ettiği 1930’lu yılların getirmiş olduğu
kazanımların başlıcaları işte bunlardır.
Jakoben karşıtlığı,
Anglo-Sakson hayranlığı
Sayın Selçuk’un konuşmasında,
saldırılarını açıktan yoğunlaştırdığı hedeflerin başında Jakobenler
gelmektedir(s.14,18,34,36,37,39).
Kimdir Jakobenler? Jakobenler, 1789
Fransız devriminin gerçekleşmesinde çekirdek kadroyu oluşturmuş olan ilerici
aydınlardır. Fransa’da, kilisenin de ittifakından yararlanarak halkın tepesinde
tarihin gördüğü en karanlık baskı ve zulüm rejimlerinden birisini kurmuş olan
krallığa, 1789 devrimi son vermiştir. Devrim sonrasında, 26 Ağustos 1789 tarihli İnsan
ve Yurttaşlık Hakları Bildirgesi’nin biçimlenmesinde ve kabul edilmesinde de
Jakobenler baş rolü oynamışlardır. Jakobenler, bu bildirge ile birlikte tüm
çağdaş toplumların gündemine özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve baskıya
karşı direnme hakkı ilkelerinin girmesini sağlamışlardır.
Jakobenlerin "devrimci
terör" yanlısı oldukları açık bir tarihsel gerçektir. Krallığın
zulmüne ve kilisenin karanlığına bu yolla son vermişlerdir. Ancak, Selçuk’un
Jakobenlere karşı olmasının nedeni terör yanlısı olmaları mı, yoksa demokrasi
yanlısı devrimci olmaları mıdır? Bu sorunun yanıtı aynı ölçüde açık
değildir.
Eğer Selçuk, teröre karşı
olsaydı, Jakobenlerin son verdiği 16. Louis’nin ve Marie Antoinette’in kanlı
saltanatına karşı olduğunu da belirtmesi gerekirdi. Jakobenlere tekrar tekrar
saldırdığı uzun konuşmasında, bu konuda suskundur. Ayrıca, 1871’de kralcıların
gerçekleştirdiği ve tarihin gördüğü en acımasız katliamlardan biri olan Komün
faciasına da ve 1852’de İkinci Cumhuriyete son veren kralcı darbenin estirdiği
teröre de... hiç değinmemiştir. Kısacası, terör, karşı devrimin elinde bir araç
olması halinde onun tepkisini çekmemektedir. Dolayısıyla, onu asıl rahatsız eden
unsurun, Fransa’da krallığa son vermiş ve Kemalist Cumhuriyetin kurulmasında da esin
kaynaklarından birisini oluşturmuş bulunan demokrasi yanlısı devrimcilik olduğu
sonucuna varmak yanlış olmayacaktır.
Selçuk, konuşmasının bir başka
yerinde ise Atatürk’ten söz ederken "Devrimler gülsuyuyla yapılmaz” sözünü
anımsatmaktadır(s.7). Dolayısıyla, Atatürk devriminin kanla yapılmış olduğunu
anlatmış olmaktadır. Oysa, Atatürk devrimini, Fransız devrimiyle ve başka bazı
devrimlerle karşılaştırdığımızda gülsuyuyla yapılmış olduğu sonucuna
varabiliriz. Fransızlar, kral ve kraliçeyi giyotine gönderdiler. Türkiye
Cumhuriyetinin kurucuları, Osmanlı hanedanının tek bir mensubunun kılına dahi
dokunmamışlardır. Sayın Selçuk’un, devrimlerin gülsuyuyla yapılmayacağını,
Jakobenleri değerlendirirken anımsaması daha uygun olurdu.
Selçuk, Jakoben bulduğu için
Fransa’daki sisteme ve genel olarak Kıta Avrupası uygulamalarına ne kadar karşıysa,
Anglo-Sakson ülkelerine de o kadar hayrandır.
Kuşkusuz, her ülkenin kendi
tarihsel koşullarına göre biçimlenmiş olan gelenekleri ve özellikleri vardır.
Bunlar arasında, örnek alınabilecek olanlar veya bize uyması mümkün olmayanlar
bulunabilir. Ancak, ülkeler arasında ve özellikle de Batı ülkeleri arasında
böylesine aşılmaz duvarlar varmış gibi bir tahlile gidilmesinin doğruluğu son
derece tartışmalıdır. Batı ülkeleri ve toplumları, tarih boyunca birbirlerini
derinden etkilemişlerdir ve pek çok açıdan ortak koşulların etkisi altında
kaldıklarından benzer süreçler yaşamışlardır. Bu çerçevede Jakobenlerin
etkilerinin ve Jakobenlere vücut veren koşulların Fransa ile sınırlı olmadığını
görmek gerekir.
Her şeyden önce, Jakobenlerin
öncülük ettiği 1789 Fransız Devrimi, dış dünyadan soyutlanmış bir olgu
değildir. Amerikan tarihçisi Robert Palmer’in ve Fransız tarihçisi Jacques
Godechot’nun ortak görüşüne göre, Fransız Devrimi, Amerikan halkının İngiliz
Krallığının sultasından kurtulmasını ve ABD’nin kurulmasını sağlayan ve
1770’li yıllarda bir devrim niteliğiyle patlak veren Amerikan bağımsızlık
mücadelesinin uzantısıdır. Bunu, 18.yüzyılın sonlarına yayılan ve Avrupa’nın
diğer ülkelerinde patlak veren devrim hareketleri izlemiştir. Amerikan bağımsızlık
hareketi ve Fransız devrimi, eşitlikçi ve özgürlükçü düşünceler bakımından
benzer kaynaklardan esinlenmişlerdir.
Fransız devriminin temelinde yatan
ve esas olarak Jakobenlerin temsil ettiği düşünceler, İngiliz toplumunda da ve
özellikle İngiliz işçi hareketinde de derin yankılar uyandırmıştır. Jakoben
fikirlerin İngiliz toplumuna aktarılmasında İnsan Hakları isimli kitabıyla
ün yapmış bulunan, sonradan Fransız uyruğuna geçmiş İngiliz asıllı yazar Thomas
Paine (1737-1809) önemli bir rol oynamıştır.
İngiltere’de genel ve eşit oy
hakkının sağlanması, yani, demokrasi mücadelesinde Jakobenlerin etkileri, ilk olarak,
1792-1799 yılları arasında faaliyet gösteren London Corresponding Society (Londra
Yazışma Örgütü) bünyesinde görülmüştür. Bu örgütler, Başbakan William Pitt
tarafından eşitlikten yana olmak anlamında Jakoben sayıldıklarından kısa sürede
kapatılmışlardır. İngiltere’de genel ve eşit oy hakkının sağlanması
mücadelesinin başarıya ulaşması, 19.yüzyılın son yarısına yayılan Chartist
hareketin mücadelelerinin sonucunda mümkün olmuştur. Chartistlerin de
Jakobenlerden geniş ölçüde etkilenmiş oldukları, bilinen bir gerçektir.
Demek oluyor ki Selçuk’un
saldırılarına hedef yaptığı Jakobenlerin düşünceleri, yalnız Fransa’da değil;
Selçuk’un örnek demokrasilere sahip olduklarını ileri sürdüğü Anglo-Sakson
ülkelerinde de demokrasinin doğuşuna ve gelişimine önemli katkılar sağlamıştır.
Selçuk, hayranlık duyduğu
Anglo-Sakson ülkelerinde, "devletsiz hukuk"un bulunduğunu ileri
sürmektedir. Bu da abartılı ve tek yanlı bir görüştür.
Aslında en derin devlet
Amerika’dadır. Eisenhower, başkanlık görevi sona ererken yaptığı konuşmada,
ABD’de perdenin önünde yer alan seçilmişlerin gerisindeki industrial-military
complex (sanayi-asker ittifakı)’in demokrasiyi gölgeleyen iktidarına dikkat
çekmişti. Küreselleşme evresinde bu iktidar, uluslararasılaşan sermayenin
iktidarına dönüşmüştür ve bu iktidar yalnızca ABD’yi değil, tüm dünyayı yeni
bir tür imparatorluğun ağına dahil etmek yolundadır.
Devlet başkanlarından
Kennedy’nin öldürülmesi, Nixon’un telefon dinlediği için, Clinton’un ise
telefonu dinlenilerek cezalandırılmaları, ABD’de güçlü bir devletin
bulunmadığını göstermez; asıl gücün başka yerde aranması gerektiğini gösterir.
ABD’de hukuk olduğu iddiasına
gelince, unutmamak gerekir ki son yılların modası gibi görünen "etnik
temizlik"in ilk ve geniş boyutlu bir örneği bu ülkede
gerçekleştirilmiştir. Yakın zamanlara kadar beyazlarla aynı otobüse binmeleri bile
yasak olan zenciler, hâlâ eşit haklara sahip değildirler. Bunu sağlamak için
mücadele etmiş olan Kennedy’lerin başına gelenler üzerindeki şüpheler devam
etmektedir.
İngiltere’nin hukuka
bağlılığının ölçüsü ise, Çin’de, Afrika’da, Osmanlı toprakları
üzerinde... gerçekleştirdiği sömürge faaliyetinde görülmüştür. Günümüzde de
bu ülkede, saltanat denilen akıl ve adalet dışı bir kurumu devam ettirmek konusunda
ortaya konulan ısrarı, hukuka bağlılıkla açıklamak herhalde mümkün değildir.
Din ve devlet
Sayın Selçuk, Türkiye
Cumhuriyeti’ni, "devlet örgütlenmesi açısından” laik saymamakta
"teokratik" saymaktadır(s.44). Oysa, asıl teokratik devlet, Selçuk’un
hayranlık duyduğu Anglo-Sakson ülkelerinde ve özellikle de İngiltere’dedir.
İngiltere’de devletin başındaki kral veya kraliçe, aynı zamanda, Anglikan
kilisesinin başkanıdır.
Selçuk’un Türkiye
Cumhuriyeti’ni teokratik saymasının başlıca gerekçesi, Diyanet İşleri
Başkanlığı’nın varlığıdır. Belli bir mezhebin dayatılmasına aracı olduğu,
gerici tarikatların etkisi altına girdiği için Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan,
haklı olarak, hoşnut olmayanlar bulunması doğaldır. Ancak, Selçuk’un bu konuya
ilişkin görüşlerinin farklı boyutları vardır ve bu görüşlerin gerçek
niteliğini ve anlamını değerlendirebilmek için devletin küçültülmesi stratejisi
açısından ele alınmaları gerekir.
Diyanet İşleri’nin gereği,
devletin dine karışması açısından değil; dine yönelik sömürünün önlenmesi
açısından önem taşımaktadır. Din sömürüsünün amacı, dini, gericilik unsuru
haline getirmektir.
Gerçekte gericiliğin kaynağı din
değildir. Tarih boyunca defalarca görülmüştür ki gericiliğin gerisinde yatan
sömürüdür ve emperyalizmdir. Günümüzde de bu rol, yeni sömürgeciler tarafından
sürdürülmektedir.
Amerika’da Avrupa’da, Diyanet
İşleri gibi bir kurumun bulunmayışı bize örnek oluşturamaz. Bizim, onların dinini
istismar ederek çıkarlarımıza ortam hazırlamamız mümkün değildir. Ama onlar, dün
Sait Molla’yı, Şeyh Sait’i... kullanarak, bugün de "Ilımlı İslam”ı
icat ederek...vs., dini kendi çıkarları açısından kullanma çabalarını kesintisiz
sürdürmektedirler.
Din Sömürüsü
Selçuk, "Kurtuluş
Savaşında din sömürüsünden çok çeken Atatürk ve arkadaşlarının o dönemde dini
denetim altında tutmaları anlaşılır ve gerçekçi bir tutumdur. Ancak çoğulcu
demokraside bu tutum sürdürülemez” (s.44) demektedir. Bunu söylerken, daha dün
Sivas’ta 37 kişinin diri diri yakıldığını unutmuş görünüyor. Sivas
olaylarını çıkaranlar, "Cumhuriyet’in temelleri Sivas’ta atıldı;
Sivas’ta yıkılacak” diye bağırıyorlardı.
Dini denetim altına almak için
değil; dini sömürüden korumak için, dün olduğu gibi bugün de devlet müdahalesi
gereklidir. Devletin bu alandaki müdahale araçlarından yoksun bırakılması, devletin
küçültülmesinden ve buna karşılık, Yeni Sevr’i hayata geçirmek hırsıyla
yanıp tutuşan güçlerin etki alanlarının genişletilmesinden başka bir sonuca hizmet
etmez. |