| 1.
GİRİŞ
1. Önsorun: Anayasanın Sisteminin
Belirlemede Tam Serbesti Bulunup Bulunmadığı Sorunu
1) 12 Eylül 1980'den bugüne
kadar, Milli Güvenlik Konseyi çeşitli bildiriler yayınlamış, kanunlar
çıkarmıştır. Yeni Anayasanın sistemini bu kanun ve tebliğlerin bazı hükümlerinin
ve tercihlerinin mi şekillendirip oluşturacağı, yoksa sistemi tesbitte tam bir
serbesti mi bulunduğu çözümü gerekli önemli bir önsorundur.
2443 sayılı Devlet Denetleme
Kurulu Kurulması hakkında Kanun, 2461 sayılı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu
Kanunu, 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanunu ile 2575 sayılı Danıştay Kanunu, bu
kanunlarda yer alan yüksek yetkili kurulların bazı üyelerin seçimi yetkisini Devlet
Başkanına vermiş ve bazan da Devlet Başkanını üyelerin tamamının tayinini
onaylama yetkisi ile teçhiz etmiştir. Anılan konunların, başkanlık sistemine uygun
düzenlemeler getirdiği ve yeni Anayasanın da başkanlık sistemini tercih etmesi
zorunluluğunun bulunduğu, bu sebeple sistem tercihinde kayıtlı olunduğu
düşünülebilir.
2) Komisyon konuyu hukuki
yönden ele almâyı, yeni Anayasanın sistemini belirleyen veya bununla ilgili tercihi
kayıtlayan hukuki bir zorunluğu hatta hukuki dayanağı olan bir ima'nın bulunup
bulunmadığını araştırıp tesbit etmeyi uygun bulmuş, bu yöntemin uygulanmasında
hem hukuki hem de bilimsel gereklilik görmüştür.
3) Hazırlığı yapılan
Anayasanın istinat edeceği temeller ile sahip olacağı özellikleri doğrudan doğruya
gösteren hatta bir görevi de bu temeller ile özellikleri belirlemek olan kanun 2485
sayılı Kurucu Meclis hakkındaki kanundur. Başka bir ifade ile, Türkiye Büyük Millet
Meclisi, Millet Meclisi ve Cumhuriyet Senatosunun yerine kaim olan (2324 sayılı Anayasa
Düzeni Hakkında Kanun, m. 2) Milli Güvenlik Konseyinin yeni Anayasanın temel ve
özellikleri ile ilgili iradesi Kurucu Meclis Hakkında Kanunda açıklanmıştır.
Bu Kanunun 1. maddesi:
" * Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin varlığı ve bağımsızlığı, Ülkenin ve Milletin bütünlüğü ve
bölünmezliği ve toplumun huzuru korunarak,
* Milli dayanışma ve sosyal adalet
anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden eşitlik ilkesine
göre yararlanmasını ve
* Hukukun üstünlüğünü
sağlayacak
* Demokratik, lâik hukuk devletinin
kurulması için
gereken hukuki düzenlemelerle
Anayasayı yapmak üzere... Kurucu Meclis kurulması kararlaştırılmıştır''
demektedir.
4) Bu özel amaç ve konulu
Kanunun gelecekteki Anayasa için temel bazı likeler öngördüğü ve özellikler
belirlediği açıkça anlaşılmaktadır. Bu ilke ve özellikler arasında ''sistem''e
ilişkin bir kayıtlama yoktur. ''Sistem'' bir anayasanın yapısı, üzerine oturacağı
temel ve ana karakterini belirler. Bu kadar önemli konuda, özel amaç ve konulu bir
kanunun susması bu konuda tam bir serbestiyi tercih ettiği anlamına gelir. Anılan
Kanun 1. maddesinde belirlenen temel ve özelliklere sahip bir anayasanın, Anayasa
Tarihimizin evrimi, Türkiye'nin şartları, geçmiş yılların tecrübe birikiminin
değerlendirilmesi ve çağdaş eğilimler gözönüne alınarak sistemin tesbitini arzu
ettiği için bu konuda bir kayıtlama getirmemiştir. Kanunun 1. maddesinde sayılan
temellerin ve özelliklerin sadece başkanlık sistemine özgü olmadığı da
muhakkaktır. Bu sebeple Komisyon sistem belirlenmesi ile ilgili herhangi bir
kayıtlamanın bulunmadığı, aksine bunun için çıkârılmış, yani amaç ve konusu
gelecekteki Anayasa olan bir kanunun tam bir serbestiyi derpiş ettiği sonucuna
varmıştır.
5) Komisyon daha önce
çıkarılmış bazı kanunların gelecekteki Anayasanın sistemini tayin edebileceği
görüşünün bilimsel olamıyacağını ve böyle bir sistemin daha başlangıçta
Anayasanın üstünlüğü yerine Anayasanın bağımlılığı endişesinin yerleşmesine
sebebiyet verebileceğinin belirtilmesinde yarar görmektedir. Hele yeni Anayasayı
başkanlık veya yarı başkanlık sistemine yönelttiği söylenen bazı kanunlardan da
sonra çıkan ve konusu yeni Anayasanın nitelik ve özellikleri olan bir kanunun bu
kanunlarla bertaraf edildiğini kabule hiç imkan yoktur.
6) Milli Güvenlik Konseyinin
2485 sayılı Kurucu Meclis Kanunu ile açıklanan, gelecekteki Anayasanın sistemini
belirlemeyen, sistem araştırma tesbitinde herhangi bir sınırlama getirmeyen sarih
iradesini bir tarafa bırakıp,bazı kanunlara dayanarak sonuç açıklamak da bilimsel
değildir. Bu şartlar altında bilimsel görüşünü açıklayan bir Komisyonun
tercihlerini serbestçe yapıp önermesi yegane yoldur.
2. Düzenleyici Anayasa,
Çerçeve Anayasa Sorunu
7) Komisyonumuz gelecekteki
Anayasamızın düzenleyici mi, yoksa çerçeveyi belirleyici nitelik mi taşıması
gerektiğini inceleyip tartışmıştır. Bu incelemelere göre, çerçeve anayasalarını
siyasi istikrara sahip, gerekli kurumları teşekkül etmiş ve genel kabul görmüş,
kurumlarının görevlerinin muhtevası ve sınırları belirgin hale gelmiş ve bu konuya
ilişkin ihtilafları geride kalmış; toplum hayatının düzen içinde bulunduğu
ülkelerin tercih ettiği görülmüştür. Bu ülkeler, aynı anayasal düzeni ve
gelenekleri devam ettirdikleri için ayrıntılı ve tanzim edici Anayasaya ihtiyaç
duymamaktadırlar. Buna karşılık, sanayileşme halinde bulunan ülkeler, toplum
ihtiyaçtarına anayasal kurallarla cevap verilmesi halinde güven duymaktadır. Çeşitli
güç ve kurumların görevlerinin muhtevasının ve sınırlarının belirli olmaması da
muhtemel sorunların anayasal çözülmesi gereğini ortaya çıkarmaktadır. Türkiye
uzun bir Anayasa geçmişine sahip bulunmasına rağmen, çeşitli Anayasa kurumları
açısından tartışmaları geride bırakamamıştır. Anayasaların Ülkemizde büyük
ve tarihi önem taşıyan hareketlerden sonra gelmesi ortaya hep ''yeni'' Anayasa
çıkarmıştır. Türkiye belli bir Anayasayı değişikliklerle mükemmelleştir emek ve
geleneğini kökleştirmek yerine daha mükemmel, bünyesine daha uygun yeni anayasalar
aramak zorunda kalmıştır. Ülkemizin bir de sanayileşmekte bulunması düzenleyici
Anayasayı ayrıca gerekli kılmaktadır.
8) Komisyonumuz düzenleyici
Anayasadan yana olmakla beraber bunun kazuistik yönteme bağlı bir anayasaya taraftar
bulunmak anlamına gelmediğini özellikle belirtmek gereğini duymaktadır.
3. Dil Sorunu
9) Komisyonumuz, gelecekteki
Anayasamızın, sade vatandaşın rahatlıkla okuyup anlayabileceği bir dil kullanması
gerekliliğine inanmaktadır. Eskimiş veya tutmamış, ancak belli kişilere bilinen,
kavram kargaşasına yol açan kelimelere Anayasada yer verilmemelidir. Cümle yapısı ve
seçilen kelimeler de Anayasanın anlaşılıp anlaşılmamasında rol oynar. Onun için,
Türk gramerine ters cümleler kullanılmasından kaçınılmalıdır.
10) Komisyonumuz 1961
Anayasasının 20 yıl uygulandığı, kullanıldığı, vatandaş tarafından okunduğu,
orta okullarda bile öğretim konusu yapıldığını düşünerek ve çok sür'atli olan
öztürkçeleştirme akımı içine 20 yıl önce Anayasaya giren kelimelerin artık
''yaşayan'' türkçeye dahif olduklarını kabul ederek, dil için ölçü olarak 1961
Anayasasının dilinin alınmasını önermektedir.
4. ''Başlangıç'' Sorunu
11) Yeni Anayasanın bir
''Başlangıç''a yer verip vermemesi, eğer verecekse bunun muhtevasının ne olması
gerektiği de tartışılmıştır. Sonuçda: ''başlangıç''ların, bir toplumun bağlı
olduğu, ancak hukuk normu haline getirilmesi imkanı bulunmayan, değerlerin
açıklanmasına imkan verdiği tesbit edilmiştir. Türkiye açısından da, Anayasada
yer almasında yarar hatta zorunluk bulunan bazı konuların varlığında Komisyon
görüş birliğine varmıştır. Komisyon ''başlangıç'' da hiç bir kişi veya
zümrenin kötülenmemesi ve itham edilmemesi icap ettiği kanaatindedir. Çünkü, bu
tür beyanlar ''başlangıç''dan beklenen amacın elde edilmesini imkânsız hale
getirdiği gibi aksi etki de yapmakta ve toplayıcı olması gereken toplum değerleri
anlamını yitirmektedir. Komisyon şu hususların ''başlangıç''a konulmasını
önermektedir:
a) Türk toplumunun Atatürk
ilkelerine bağlılığı ve bu ilkelere ideolojik bir anlam vermemekle birlikte bunları
bir hayat tarzına işaret eder nitelikte gördüğü;
b) Bütün fertlerini
kaderde, kıvançta ve tasada bölünmez bir bütün olarak gören ve bunu amaçlayan,
kendi haklarına ve başka devletlerin haklarına saygısı olan ve katiyen mütecaviz bir
nitelik taşımayan Atatürk milliyetçiliğinden ilham aldığı:
c) Yurtta sulh ve cihanda
sulh ilkesini izlediği:
II. SİSTEM
12) Anayasanın tabi
olacağı sistemin araştırılmasında Komisyonumuza şu düşünceler hakim olmuştur:
13) 1. Yasama ile yürütme
arasındaki ilişkilere göre, klasik bir ayırım uyarınca 3 sistem düşünülebilir:
Başkanlık sistemi, Parlamenter sistem ve Meclis Hükümeti sistemi. Başkanlık sistemi
de kendi içinde, pek de bilimsel olmayan bir tasnifle, Başkanlık ve yarı başkanlık
sistemi şeklinde ikiye ayrılabilir.
14) 2. Yasama-yürütme,
hatta yargılama yetkilerinin tek mecliste toplandığı, saf şeklinde Devlet
teşkanının bile bulunmadığı Meclis Hükümeti Sistemini Komisyonumuz
bugünkü Türkiye'nin şartlarına uymayan bir model olarak gördüğü için tercih
dışında bırakmış, inceleme ve tartışmalarını başkanlık sistemi ile parlamenter
sistem üzerinde yoğunlaştırmıştır.
15) 3. ABD'nin kuruluşunun
tarihsel özelliklerinden doğmuş biryönetim şekil olan Başkanlık Sistemi
yasama, yürütme ve yargı organlarına karşı duyulan güvensizliğin ürünüdür.
Sistemin özü, teorik olarak yasama, yürütme ve yargılama arasındaki organik ve
fonksiyonel güçler ayrılığına dayanır.
16) Sistemin gereği, olarak,
a) organların yapısında bağımsızlık; b) organların fonksiyonlarında
bağımsızlık; c) organların ilişkilerinde bağımsızlık vardır.
17) a) Organların yapısındaki
bağımsızlık, organların seçiminin birbirinden bağımsız olması demektir. Hiçbir
organ diğer bir organdan çıkamaz. Yasama organının seçimi, başkanın onun içinden
seçimini gerçekleştiremez; başkanın ayrıca seçilmesi gereklidir. Organların
fonksiyorılarında bağımsızlık, her organın tek bir fonksiyona sahip olması ve
yetkisinin bu fonksiyonla sınırlı bulunması anlamını taşır. Yasama kanun koyar,
ama uygulamasına katılamaz, yürütme uygular ancak kanun yapılmasına katılamaz,
mahkemeler yargılar, kanun yâpılmasına katılamaz. Organların ilişkilerinde
bağımsızlık ise, hiçbir organın diğerini etkileme aracına sahip bulunmadığını
ifade eder. Yani, başkan kongreyi dağıtmadığı gibi, kongrede -cezai sorumluluk
hariç- siyasi sorumluluğa gidemez.
18) b) Her yönetim
biçiminde devlet kuvvetinin bütünlüğü temel ilke olduğu için yasama ile
yürütmenin işbirliğinin sağlanması şarttır. ABD'de bu işbirliği ikiyüz yıldan
beri sistemin uygulanması ile teşekkül etmiştir. Yapı, bu kadar uzun süre
uygulanmadan doğan gelenekler ve yazısız kurallarla beslenmiştir. Ayrıca, disiplinsiz
iki parti sistemi, başkanlık hükümetinin işleyişini büyük ölçüde
kolaylaştırmaktadır. Başkan partili olup aktif bir tarzda politikanın içindedir.
Başkan ile kongre çoğunluğu farklı portilerden olsalar bile, parti disiplininin hiç
denecek kadar az olması, geleneklerin de yardımı ile, yürütme-yasama işbirliğinin
gerçekleştirilmesini sağlamaktadır. Ancak, ABD'de bile işbirliği sağlanmasının
güçleştiği ve hatta işbirliğinin yerini sürtüşmeye bıraktığı ve başkanın
sahip bulunduğu bütün yetkilere rağmerı yönetimde çaresiz duruma düştüğü
görülmektedir. Bu olaylara son yıllarda daha çok rastlanmıştır.
ABD'de, partilerin ileri gelenleri
sistemin işlemesinde büyük rol oynarlar. Başkan ile kongre arasındaki ihtilafları
ortadan kaldırmak için teşebbüslerde bulunur, hatta yetki kullanırlar. Parti ileri
gelenlerinin başkan ile yaptıkları bu temaslar geleneklere dayanır. Parlamento
gelenekleri dışında ayrıca çok önemli bir diğer gelenek daha bu ülkede teşekkül
etmiştir. O da uyuşma geleneğidir. Taraflar karşılıklı tavizlerle bir noktada
buluşabilirler. Uyuşma geleneği olmayan, parti yönetiminin parti ilkelerine sıkı
sıkıya bağlı bulunduğu ve liderlerin politikalarını tavizsiz bir tarzda uygulamak
istedikleri ülkelerde başkan ile parlamento arasındaki sürtüşmenin bertaraf edilmesi
şansı azdır. Sürtüşmenin kaldırılamaması ise, devleti kilitler.
19) c) Kuvvetler arasındaki
ihtilafın devamı, ortaya iki ihtimal çıkarır: Devlet faaliyetlerinin durması ve
hükümet darbesi. Çoğu kez bunlar birbirlerini izleyen iki aşamadır. Önce devlet
faaliyetleri durur, kilitlenme devam eder ve darbe ile sonuçlanır. Sert kuvetler
ayrılığına dayanan Fransız 1795 Anayasasının 1799 Hükümet Darbesi ile son
bulması, 1848 anayasal düzeninin 3. Napolyon tarafından ortadan kaldırılması gibi...
Başkanlık sistemi benimsendiği, ancak ABD'nin siyasal yapı özelliklerine, parlamento
geleneklerine, siyasal ahlâka ve uyuşma yeteneğine sahip bulunmayan ülkelerde
''prononciamento'' diye adlandırılan askeri darbelere çok sık rastlanmaktadır. Latin
Amerika Ülkeleri ile bazı 3. Dünya Ülkelerinde ne kadar çok askeri darbe
yapıldığı, slstemin ne kadar çok diktatör çıkardığı ve her diktatörü bir
diğerinin izlediği herkesin malumudur. Bu ülkeler bir daha demokrasiye
dönememektedirler. Bundan dolayı, devlet başkanının pek geniş yetkilere sahip
bulunduğu Latin Amerika ve 3. Dünya Ülkelerinde ya darbelerle askeri yönetimler
gelmiş, ye da rejim kendiliğinden diktatörlüğe dönüşmüştür. Bu sebepte bu
ülkelerde başkanlık sistemi, nielik ve ad değiştirerek ''başkancı sistem''
(Presidentialiste) haline gelmiştir.
20) Başkanlık sisteminin
Anayasa düzenini hangi noktaya götürdüğünü belirtirken 1919 Weimar Anayasasını da
anmakta yarar vardır. Bu Anayasa, 1958 Fransız modelini andırıyordu ve Reich
başkanına geniş yetkiler veriyordu. Cumhurbaşkanının olağanüstü durumlarda
kullanabileceği yetkilerle rejim ve devlet korunmak istenmişti. Ancak bu yetkiler ne
rejimi ne de devleti korudu. Reich başkanının müdahaleleri ve teşebbüsleri 1933
Hitler rejimini ortaya çıkarmıştır. Weimar Anayasasının bir diğer yönden
hatırlanması doğru olur, Reich başkanının geniş yetkileri o dönem Almanyasında
ideolojik zıtlaşmaları, anayasal kurumların tahribini ve daha da önemlisi sokak
çatışmalarını ve siyasi cinayetleri önleyememiştir.
21 d) Başkanlık sistemi
dolayısile bugün yürürlükte olan Fransız Anayasasının da ele alınmasında yarar
vardır. Sistem başkana çok geniş yetkiler vermektedir. Bunlar olağan ve olağanüstü
durum yetkileridir. Ancak olağon durumlarda da başkanın sahip bulunduğu yetkiler
klasik parlamenter rejimin tanıdığı yetkilerin çok üstündedir. Bunların bir
kısmı da parlamentoya karşıdır. Mesaj, fesih, referandum gibi. Parlementonun
yürütme karşısında yetkileri asgariye inmiş, kontrol imkanları ortadan
kalkmıştır. Bakanlar Kurulunun sorumluluğu monarşik dönem klasik parlemantarizmine
özgü bir tarzda çifte sorumluluğu öngören değişik bir modele
dayandırılmıştır. Şöyle ki Bakanlar Kurulu hem Ulusal Meclise hem de devlet
başkanına karşı sorumludur. Bugüne kadar parlamento ile başkan arasında
uyuşmazlık çıkmamıştır. Çünkü başkan, parlamento çoğunluğunu kazanan partiye
veya partiler birliğine mensup olagelmiştir. Başka bir deyişle seçimi kazanan
partinin başkanı aynı zamanda halk tarafından başkanlığa seçilmiştir. Başkanın
mensup bulunduğu parti ile çoğunluğu kazanan partinin farklı olması halinde sistemin
nasıl işleyeceği bilinmemektedir. Fransız kamu hukukçuları bu takdirde, rejimin ve
Anayasanın geleceğinin tehlikeye gireceğini belirtiyor, bazıları da Fransız
Anayasasının henüz uygulanmadığını söylüyorlar. Bu sebeple 1958 Fransız
Anayasası iyi işleyen bir başkanlık sistemine örnek gösterilemez.
22) Başkanlık sisteminin
özellikleri ve çeşitli ülkelerdeki uygulamasının doğurduğu sonuçlar dikkate
alındıktan sonra:
Komisyonumuz, başkanlık sisteminin
seçilmesi halinde; yasama ile yürütmenin uyuşmazlığını çözecek geleneksel kurum
ve araçların ülkemizde bulunmadığını, partilerimizin sert diyebileceğimiz bir
dsiplin anlayışı üzerine dayalı olarak çalışageldiklerini ve bu yolda adeta bir
geleneğin teşekkül ettiğini, bu geleneğin partiler kanunu ile bertaraf edilmesinin
çok zor, hatta imkânsız olduğunu; partiler arasında uyuşma alışkanlığının
Türkiye'de teessüs etmemiş bulunduğunu, aksine milli felâketler bahasına da olsa,
herbirinin görüşünde ısrar ettiğini, bunun hem imparatorluk hem de Cumhuriyet
döneminin bir özelliği olduğunu, anayasaların ve kanunların sert politik mûcadeleyi
önlemeye yetmiyeceğini gözönünde tutarak baş- kanlık rejiminin uygun mütalaa
edilmiyeceğini görüş birliği içinde kabul etmiştir.
23) Ancak başkanlık
rejiminin tercih edilmemesinin diğer sebeplerini de sıralamayı uygun bulmuştur:
(1) Sistemleri belli kişi
veya kişileri düşünerek, adeta onlarla özdeşleştirerek kabul veya reddetmek doğru
değildir. Olağan dönemlerin anayasaları belli bir zaman parçasının özellikleri ve
belli kişiler nazara alınarak şekillendirilemez. Anayasalar zaman ile bağlı
değildirler. Geçmişin derslerini bünyelerinde taşırlar, ancak sınırsız bir tarz
ileriye dönüktürler. Ülkemiz son yıllarda kötü günler yaşamıştır, millet
hayatı bakımından olağanüstü tehlikeler arzeden olaylarla karşılaşmıştır.
Ancak bugün ülkemiz geleceğe güvenle hazırlanmaktadır. Onun için yeni Anayasanın
olağanüstü bir dönemin Anayasasının özelliklerini değil, bir sanayi toplumunun,
teknoloji kullanacak bir toplumun özelliklerini taşıması, kendine özgü şartlara
uygun, tarihi gelişimi ile bağdaşır nitelikte olması gerekir. Yeni Anayasamız zengin
tecrübe birikiminden muhakkak yararlanmalıdır. Başkanlık sistemi bizi bir hazineden
yoksun bırakacaktır. Başkanlık sisteminin ne sonuçlar doğuracağını bilemeyiz, ilk
defa karşılaşacağımız güçlüklerin çarelerine de yabancı olacağız.
(2) Başkanlık sisteminin
ülkeleri diktatörler döngüsüne attığı gerçeğini gözden uzak tutamayız.
Ülkemizde parti liderliğinin kullanılış şekli bilinmektedir. Liderlere
tüzüklerinin tanıdıkları yetkilerden müşteki olan ve bunu bir sorun olarak görüp
çözebilecek çareleri arayan bir ülkenin başkanlık sistemini kabul etmesi
düşünülemez. Parti liderleri halkımıza başkanlık sisteminin tercih edilmemesi
geeektiği dersini vermişlerdir.
(3) Komisyonumuz sistem
tercihi yapılırken Türk siyasal hayatının ve anayasa geçmişinin bazı
özelliklerinin dikkate alınması gerektiği görüşünde birleşmiştır. Şöyle ki,
Osmanlı İmparatorluğu döneminin 1876 tarihli ilk anayasasına göre egemenliğin
kaynağı saltanattadır. Başka bir söyleyişle, yasama yürütmeden çıkar ve
yürütmenin müsaade ettiği ölçüde faaliyet gösterebilir. 2. Meşrutiyetde, yasama
biraz daha fazla yetkilere sahip olmuştur, ancak yasamanın yürütmeden çıktığı ve
onun izni ölçüsünde görev yapmâsı gerçeği değişmemiştir. Milli Mücadele ve
onun ilk yazılı anayasa'sı, egemenliğin millete ait oluşu temel ilkesini getirmiş ve
yasama faaliyeti de kaynak değiştirerek asli kuvvet olmuştur. Bu Anayasanın 2.
maddesine göre, ''İcra kuvveti ve teşri selahiyeti milletin yegane ve hakiki mümessili
olan TBMM'de tecelli ve temerküz eder.'' Bu kural, 1924 Anayasasının 4. maddesinde yer
olacak olan, temsil ilkesini yerleştirmektedir. Milli Mücadele yıllarında,
egemenliğin kaynağındaki değişiklik yasama - yürütme arasındaki ilişkiyi tamamen
değiştirmiş ve yasama 1921 ve 1924 anayasalarında üstün kuvvet durumuna gelmiştir.
Bu ilke 1961'de de varlığını aynen sürdürerek bir gelenek düzeyine yükselmiştir.
Türk toplumunun Millî Mücadele sonunda kurduğu Cumhuriyet yönetimi devlet
başkanının farklı bir meşruiyet anlayışından kaynaklanan gücüne, yani tek
kişinin devlet hayatına egemen olması anlayışınn, anayasal açıdan bir tepki olarak
doğmuştur. Bu, bizim cumhuriyetimizin yani Türkiye Cumhuriyetinin temel özelliğidir,
Türk Cumhuriyetçiliğini temellendiren esas da budur. 1924 Anayasası yapılırken
Atatürk gibi güçlü, müstesna kuvvetini tarihten alan bir kişinin bulunmasına ve
başkanlık sisteminin seçimini haklı gösterecek bütün fiilî sebeplerin varlığına
rağmen, bu sistemin tercih edilmemesi ve devlet başkanının halk tarafından seçilmesi
yolunun benimsenmemesinin özünde bu özellikteki cumhuriyetçi anlayış yatmaktadır.
(4) Komisyonumuz halk
tarafından seçilecek bir devlet başkanının aktif potitika içine girmesi gerekeceği
için kampanyada çeşitli suçlama, yerme ve eleştirilere muhatap olacağını da
gözönünde tutmak zorunluğunda bulunduğumuzu belirtmek ister. Türk toplumu için
kampanyada yıpranmış Devtet Başkanları da yadırganacak bir yeniliktir.
24 e) Komisyonumuz
parlamanter sistemi tercih ettiğini açıklarken yasama ile yürütme ilişkilerinin
dengede tutulmasına imkan veren, yani icrayı güçlendirici tedbirlerin yeni
Anayasamıza konulması gerektiğinde de görüş birliğine varmış ve gerekli
bölümlerde bu konuda somut önerilerde bulunmuştur. Bu öneriler Cumhurbaşkanının
yetkilerinin artırılmasını da kapsamaktadır. Nitekim Komisyonumuz, Cumhurbaşkanına,
1961 Anayasasında mevcut yetkilerine ek olarak, numerus clausus esasına göre
belirlenmek kaydı ile, bazı kurullara üye seçmek; TBMM'nin infisahını gerektiren
hallerin gerçekleştiği durumlarda bunu açıklamak ve somut bazı şartların
varlığında TBMM'yi feshetmek gibi yetkiler tanımıştır; ayrıca mevcut Anayasada
cumhurbaşkanının yetkileri açısından tartışmaya sebebiyet veren hükümlerin
düzeltilmesini öngörmüştür. Yürütmenin yetkilerinin artması halinde Komisyonumuz
başkanlık sistemini kabul etmeden, tecrübelerin derslerinden yararlanılarak geleneksel
sistemimizin sürdürülebileceği görüşürdedir ve bunun en isabetli çözüm
olduğuna inanmaktadır.
Komisyonumuz bu yetkilerin
parlamenter sistemin karakterine uymayan genişlik ve yoğunlukta olmaması gerektiğini,
önerilerini yaparken bu noktaya özen gösterdiğini de özellikle belirtmek ister.
III. HUKUKUN VE ANAYASANIN
ÜSTÜNLÜĞÜ
25) Komisyonumuz hukukun
üstünlüğü ilkesinin yeni Anayasamızın da temel özelliklerinden birini teşkil
etmesi gerektiği görüşündedir. Komisyonumuz bu suretle Kurucu Meclis Hakkında
Kanunun 1. maddesi ile tam bir mutabakat içinde bulunmaktadır. Komisyonumuz Anayasa
denetiminin de yeni ve sarih esaslara bağlanarak devamı gerektiği kanaatindedir.
IV. CUMHURİYETİN NİTELİKLERİ
26) Komisyonumuz Cumhuriyetin
niteliklerinin tesbiti konusunu tartışmıştır. Türkiye Cumhuriyetinin İnsan
Haklarına dayanan, milli, demokratik ve lâik bir devlet olduğunun belirtilmesini
tartışmasız kabul etmiştir. Komisyon yeni Anayasanın bir başlangıç ihtiva etmesi
görüşünde olduğu için nitelikleri belirleyen maddede başlangıçtaki temel ilkelere
atıf yapılmasını da tabii saymıştır.
27) Komisyon, milliyetçiliğin
Cumhuriyetin bir nitetiği olarak aynı maddede zikredilip zikredilmemesini
tartışmıştır. Milliyetçilik ilkesinin tanımı yapılmadan hükme konulmasının
yanlış anlaşılabileceğini ve bazı dış çevrelerin bu kelimeyi istismar edip
Türkiye'yi saldırganlık ve şovenizm ile suçlayabileceklerini kabul eden Komisyonumuz,
bu ilkenin 1961 Anayasasında olduğu gibi tanımı yapılarak başlangıç kısmına
konulmasını ve ilkenin ''Atatürk milliyetçiliği'' şeklinde anılmasını
kabul etmiştir.
28) ''Sosyal devlet''
niteliği de Anayasada belirtilmelidir. Geride bıraktığımız yirmi yıl zarfında bu
kavramın anlamı ve muhtevası dışında kullanılmaya ve istismar edilmeğe
çalışılmış olması, bu vasfın Anayasaya konulmamasını haklı göstermez.
Gerçekte, sözkonusu nitelik ve Anayasanın bunu sağlayan hükümleri iktidarların
Anayasayı değiştirmeden sosyalizme geçmeğe yönelecek tasarruflarına engel teşkil
eder. Anayasanın gerekçesinde bu hususu belirtecek açıklamalar tereddütleri ve
yanlış anlamaları önleyecektir. Anayasa Mahkemesinin 26-27 Eylül 1967 tarihli ve
336/29 sayılı kararında yer alan açıklama bu konuda bir örnek teşkil edebilir.
V. TEMEL HÜRRİYETLER, HAKLAR VE
ÖDEVLER
1. Genel Olarak
29) a) Temel Hürriyetlerin ve
Hakların Listesi:
Komisyonumuz mevcut Anayasamızda
yer alan temel hak ve özgürlüklerin yeterli olup olmadığı veya bazılarının
anayasadan çıkartılmasının gerekip gerekmediğini inceleme ve tartışma konusu
yapmıştır.
30) Komisyon temel
hürriyetlerin ve hakların, kutsal olduğunu ve kişinin hem devlete, hem çeşitli
kurumlara ve hem de özellikle Anayasa ilkelerini özel hukuk ilişkileri üzerinde etkisi
de gözönünde tutularak diğer kişilere karşı güvenini sağladığını belirtecek,
1961 Anayasasının temel hürriyet ve haklar konusunda, yapıldığı zamana göre, tama
yakın bir liste vererek mutlu bir gelişmeyi başlattığını özellikle belirtmek
ister. Yirmi yıllık uygulama mevcut haklardan herhangi birisinin Anayasadan
çıkartılması gerekliliğini doğurmamıştır. Aksine, listenin yeni bir takım
hakların tamamlanması ihtiyacı zaman zaman hissedilmiştir. Komisyon, artık
toplumumuza malolmuş bütün hakların muhafazası ile bunlara yenilerinin eklenmesi
düşüncesindedir. Yeni hakların tesbitinde konu ile ilgili milletlerarası
anlaşmalardan özellikle Birleşmiş Milletlerce kabul edilen 1966 tarihli Medeni ve
Siyasi Haklar Sözleşmesinden yararlanılmalıdır. Ancak seçim yapılırken ülkemizin
ve toplumumuzun özellikleri gözönüne alınmalıdır. Komisyonumuz, yeni haklar ihtiva
eden bir listeyi önerip önermemeyi tartışmış, zamanın kısalığı sebebiyle buna
imkân bulunmadığı sonucuna varılmış, ancak bazı hakların örnek olarak
önerilmesi kolaylaştırılmıştır. Örnekler: açık rızaları olmadan kişilerin
bilimsel ve tıbbi tecrübelere tabî tutulamamaları; açık rızaları olmadan
kişilerden organ alınamaması; kanun hükümlerine dayanılarak hürriyetlerinden mahrum
edilenlere insan haysiyetine saygı esasına göre işlem yapılması; mahkûm edilenler
ile gözaltına alınan kişilerin mutlaka ayrı yerlere konulmaları ve ayrı işleme
tabi tutulmaları; küçüklere yâşlarına uygun işlem yapılması; kişinin temel hak
ve hürriyetlerini etkileyen hallerde, resmi makamların dayandıkları resmi bilgi ve
belgelere o kişinin de ulaşabilmesi gibi...
31 b) Sistematik ve
Tanımlar: Komisyonumuz Anayasanın, temel hak ve hürriyetlerin tam bir lisstesini
vermesinin yeterli olmadığı görüşündedir. Hakların tanımlanmaları veya ifade
edilmeleri gibi mükemmel ve antaşılır bir tasnifle verilmeleri de büyük önemi
haizdir. 1961 Anayasası her iki açıdan da başarılı değildir. Temel hak ve
hürriyetler, mevcut Anayasamızda hem de haklar özel bölümünde toplu olarak
verilmemiş, birçok hak, ilgisiz maddelere serpiştirilmiştir. Hatta bazı haklar bazen
hak olarak ifade edilmemiştir. Komisyon bu konuda bazı ömekler vermeyi uygun
görmüştür . Yeni Anayasada aynı hatalara düşülmemesi için mevcut Anayasanın bu
konudaki zaafını belirtmekte yarar vardır. Meselâ: birçok ülkenin anayasasında
açık bir tarzda yer alan ''dinlenilme hakkı'' (istima hakkı). nı 31. maddenin
düzenleyip düzenlemediği çok tartışmalıdır. Çünkü herkesin mahkemelerde kanuni
usulüne göre istima edilmesi hakkı, iddia ve savunma hakkına sahip bulunmasından
farklıdır. Bunun gibi üzerine suç atılan kimsenin dinlenilmeden mahkûm edilememesi
de önemli bir haktır. Mahkemelerde duruşmaların herkese açık olarak cereyan etmesi
kişinin temel haklarındandır. Ancak Anayasamızın 135. maddesi bu temel hakkı
yargılamanın vasfı olarak düzenlenmiştir. Bunun gibi, temel hakların en
önemlilerinden biri olan ''masumiyet'' karinesinin Anayasada bulunup bulunmadığı
tartışmaya sebebiyet vermektedir. 11, maddenin 2. fıkrasında yer alan ''kanun temel
hak ve hürriyetlerin özüne dokunamaz'' ilkesi genel ve temel nitelikler taşıdığı
için 1. fıkra olmalı idi. Sıkıyönetim ve genel savaş hallerinde hak ve
özgürlüklerin sınırlandırılabileceğine ilişkin kural, Sıkıyönetim ve savaş
halini düzenleyen maddede değil, hak ve özgürlüklerin sınırlarını gösteren genel
hükümde yer almalı idi. 1961 Anayasası bazı deyimleri yanlış olarak
kullanmıştır; yanlışlığın yeni Anayasada tekrarlanmaması Komisyonun temenni
edilmiştir. Mesela 17. maddedeki ''haberleşme'' ile gerçekte ''muhaberatın'',
30/2'deki ''yakalama'' ile ''gözaltına alma''nın kastedilmesi gibi. Nihayet
Komisyonumuz bazı ana hakların Anayasada zımnen mündemiç sayılması yerine sarahaten
zikredilmesini de yararlı görmektedir; masumiyet karinesi, dürüst yargılanma hakkı
gibi. Komisyonumuz dürüst yargılanma hakkında N, 101'de ayrıntılı bilgi vermiştir.
32 c) Sınırlama Sorunu:
(1) Genel hüküm tartışması ve
öneri: Komisyonumuz hak ve özgürlüklerin sınırlarını tesbit eden ve aynı
zamanda kullanılmalarının tabi olduğu kayıtları gösteren bir genel hükme yeni
Anayasada yer verilip verilmemesi ve eğer böyle bir düzerılemeye gidilecekse, bunun,
hak ve özgürlüklere tahsis edilmiş bulunan özet hükümlerle ilişkisinin nasıl
kurulması gerektiği sorununu incelemiş ve tartışmıştır.
33) Yeni Anayasada genel
hüküm muhakkak yer almalı ve ayrıca her hak ve hürriyete özgü sınırlar, o hak ve
hürriyeti düzenleyen maddede de gösterilmelidir. Bir genel hüküm bulunmayıp her
maddede ayrıca sınırların tekrar ve tekrar gösterilmesi tarzındaki bir uygulamanın
sakıncası sadece yasama ekonomisine aykırılıktan doğmamakta, bu çözüm Anayasada
yer olmayan hak ve hürriyetleri sınırsız bırakmaktadır. Oysa, genel hüküm bir
taraftan Anayasada bulunan diğer taraftan da Anayasada öngörülmemiş bulunan hakları
sınırlandıracak ve kötüye kullanılmalarını önleyecektir.
34) Böylece genel/özel
hüküm ilişkileri şöyle düzenlenmelidir: Genel hükümde zikredilen sınırlama
sebeplerinden herhangi biri veya birkaçı herhangi bir hak veya özgürlüğü
düzenleyen özel hükümde yer almışsa, o hak veya özgürlük için sadece zikredilen
sebepler geçerli olmalıdır. Bunu karşılık, genel hükümde öngörülen sebeplerden
hiçbiri herhangi bir özel hükümde zikredilmemişse, o hak veya özgürlük için genel
hükümdeki sınırlama sebeplerinin tümü uygulama alanı bulur. Herhangi bir hak veya
özgürlüğü düzenleyen özet hükümde, genel sebeplerden hiçbiri zikredilmemiş
özet sebeplere yer verilmişse, o hak veya özgürlük için hem özel sebepler, hem de
genel sebeplerin tümü hüküm ifade eder. Nihayet özel sebepler yanında özel
hükümde genel sebeplerden biri veya bazıları zikredilmişse, özel sebepler ile sadece
zikredilen genel sebepler o hak veya özgürlük için cari olur.
38) (2) Sınırlar:
Komisyonumuz, 1961 Anayasasının 11. maddesinin 1. fıkrasında yer alan sınırların
aynen muhafaza edilmesi ve bunlara, hakkınn coexistence'sı diye adlandırılan
hak ve özgürlüklerin bir arada yaşaması ve kullanılabilmesini sağlayacak bir
formulün eklenmesini görüş birliği ile kabul etmiştir. Hakların bir arada
yaşaması ve kullanılabilir olması ilkesinin milletlerarası anlaşmalarda yer
aldığı yani genel kabul gördüğü de Komisyonumuzca tesbit edilmiştir. Bunun için
Komisyonumuz ''...özet sebeplerle ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması
amacı ile ... sınırlanabilir'' formülünü uygun görerek önermeyi görüş birliği
içinde kabul etmiştir.
36) (3) Hakların özüne
dokunulamaz ilkesi ve yeri: Komisyonumuz mevcut 11. maddenin 3. fıkrasında yer alan
ilkenin temel niteliğini gözönünda tutarak ve sınırlandırma sebeplerinin de bu
ilkeyi değiştiremiyeceği ve kayıtlayamıyacâğını belirterek ilkenin gerel hükmün
ilk fıkrasını teşkil etmesini önermeyi de görüş birliği içinde benimsemiştir.
37) (4) Genel hükmün yeri:
Komisyonumuz genel hükmün temel hak ve özgürlüklerin başına mı yoksa sonuna mı
konulmasının uygun olacağını tartışmış ve sonuçta, bu sorunun çözümünün
kabul edilecek sistematiğe bağlı olduğu görüşünde birleşmiştir. Komisyonumuz
benimsenecek sistematiğe göre; genel hükmün bütün hak ve özgürlükleri kapsayacak
bir tarzda ve yerde Anayasada öngörülmesinin doğru olacağını önermeyi de
kararlaştırmıştır.
38) d) Yabancıların durumu:
Komisyonumuz temel hak ve hürriyetlerle ilgili olarak önce kendi içinde tartışmalar
yapmış, daha sonra bu konuda İstanbul Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk ve
Milletlerarası Münasebetler Enstitüsünün görüşünün alınmasını uygun
bulmuştur. Komisyon tartışmaları sırasında ortaya çıkan sorunlar anılan
Enstitüye intikal ettirilmiştir. Enstitü görüşünün bildirilmesinden sonra, konu
tekrar tartışılmış ve sonuçta aşağıya aktarılan Enstitü görüşü kabul
olunmuştur.
Mevcut Anayasanın 13, maddesi,
vatandaşlardan farklı olarak yabancılar bakımından Türk pozitif hukukuna ayrı bir
düzenleme getirilerek hakların kısıtlanabileceğini ve bu düzenlemenin madde ile
benimsenen temel ilke çerçevesirıde gerçekleştirilebileceğini amirdir. Anılan
maddeye göre ''bu kısımda gösterilen hak ve hürriyetler, yabancılar için,
milletlerarası özel hukuka uygun olarak, konunla sınırlanabilir''. Madde metninden
açıkça anlaşıldığı gibi ''Temel Hak ve Ödevler'' konusunda yabancılar için
kanunla getirilecek düzenlemenin ''milletlerarası hukuka'' aykırı olamıyacağı temel
ilke şeklinde kabul edilmiştir. ''Milletlerarası Hukuk'' terimi genel olarak
kullanılmış olmasına rağmen, bunun ile milletlerarası hukukun asli kaynakları olan
milletlerarası teamül ve andlaşmalar ifade edilmek istenmiştir. Anayasakoyucu, bu
madde ile vatandaşlar ile yabancılar arasında hak ve ödevler bakımından bir eşitlik
getirmekle beraber, yabancılar bakımından temel hak ve ödevler alanında ve özellikle
siyasal haklar ve ödevler konusundaki sınırlamalarda hukuki güvence olarak bir
taraftan genel nitelik taşıyan milletlerarası teamül kurallarına uygun
davranılmasını, öte taraftan da Türkiye'nin milletlerarası taahhütlerine, yani
aktettiği Andlaşmalara sadık kalınmasını emretmiştir. Günümüzde Evrensel İnsan
Hakları Bildirisinde yer alan temel hak ve özgürlükler, milletlerarası hukukun genel
ve anayasal nitelikte teamül kuralları olarak kabul olunmaktadır.
1961 Anayasasının yürürlüğe
girdiği tarihten bu yana 13. maddenin işlemesi ve uygulanması bakımından herhangi bir
engelle karşılaşılmadığı gibi, Türkiye bakımından sakınca teşkil edecek bir
durum da ortaya çıkmamıştır. Aksine, böyle bir maddenin Anayasada yer alması
Türkiye'nin milletlerarası hukuka karşı saygı ve bağlılığının bir kanıtı
olarak gösterilmiştir. Bu nedenlerle hükmün aynen muhafazasında görüş birliği
vardır.
39) e) Müeyyide:
Komisyonumuz hak ve özgürlükteri
ihlal edilenlerin, bunun tazminini istemek hakkına sahip bulunmalarının da
anayasaların çoğunda yer aldığı ve milletlerarası andlaşmalarca tanındığını
gözönüne alarak yeni Anayasamızda bu yolda bir hüküm bulunmasının doğru olacağı
konusunda da görüş birliğine varmıştır.
2. Kişinin Hakları:
40) Komisyonumuz kişinin
hakları ile ilgili olarak uygulama açısından sorun doğuran veya dar boğaz teşkil
eden noktalar üzerinde de tartışma açmıştır. Bu tartışmaların sonuçlarını
belirtmekte yarar görülmüştür.
41) Kanunların geriye etkili
olması sorunu: Bu ilke mevcut Anayasamızda, sadece Ceza Kanunları ile ilgili olarak
öngörülmüştür. Komisyonumuzda, geride bıraktığımız yılların sözkonusu
ilkenin birçok defa ihtâl edilerek vatandaşların zarara uğratılmış bulunduğu
belirtilmiş ve ilkenin genelleştirilmesinin doğru olup olmayacağı sorunu
tartışılmıştır. Sonuçta, eski kanun zamanında iktisap edilmiş hakların yeni
kanun ile ortadan kaldırılamıyacağı ilkesinin hukukun temellerinden birini teşkil
ettiği, ancak, bunun somut olayın özelliklerine bağlı bulunduğu belirtilerek, ilkeye
aykırılığın mahkemelerce incelenip karara bağlanmasının doğru olacağı kararına
varılmıştır. Ancak bu konuda yargı denetimine atıf yapılıp genel bir hükme yer
verilmemesinin, ilkenin ceza kanunları dışında reddedildiği anlamına gelmediğinin
ayrıca vurgulanmasında da yarar görülmüştür.
42) 1961 Anayasası'nın 30.
maddesinde yer alan kişi güvenliğine ilişkin hükümlerin, noksan olduğu ve yeni
Anayasa'da çok daha tafsilâtı hükümlere yer verilmesi gerektiği görüşünde
birleşilmiştir.
3. Sosyal ye İktisadi Haklar:
43) a) Ailenin ve çocukların
korunması: Milletlerarası Sözleşmeleri, bu arada 1966 tarihli Birleşmiş
Milletler Sözleşmesini (Internationol Covenant of Economic, Social and Culturel Rights)
ve çeşitli anayasaları ailenin korunması konusu ile ilgili olarak gözden geçiren
Komisyonumuz, Anayasamızın 35. maddesinin, diğer maddelerle birlikte mütalaa edilmesi
halinde sistemimizin yeterli olduğunu tesbit etmiştir. Ancak, evlilik dışı
çocukların haklarının korunmasının ve herhangi bir diskriminasyona uğramalarının
önlenmesinin gerekli olup olmadığı sorunu tartışılmıştır. Komisyon evlilik
dışı çocukların farklı işleme tabi tutulmalarının ve haklarında farklılaşmaya
gidilmesinin doğru olmayacağı sonucuna vararak mutlak eşitliği belirten bir hükmün
Anayasaya konulmasını kabul etmiştir. Komisyonumuz bu sonuca varırken Anayasa
Mahkemesinin Medeni Kanunun 310. maddesinin 2. fıkrasını iptal eden kararını da
gözönüne almıştır. Üzerinde mutabık kılınan formül şudur: Kanun, evlilik
dışı çocukların bedeni ve manevi gelişmeleri ile toplum içindeki mevkileri
bakımından evlilik içi çocuklara verdiği hakları ve imkânları evlilik dışı
çocuklara da sağlar.
44) Gençliğin ekonomik
sömürüye karşı korunmasını öngören bir hükmün Anayasaya konulması önerisinde
bulunulmuş, ancak Komisyon, mevcut Anayasanın 43. maddesinin 2. fırkrasının gençleri
de çalışma şartları bakımından özel olarak koruduğunu, uyuşturucu madde ve
pornografik yayınlara karşı mücadelenin devletin görevleri arasında bulunduğunu ve
bu hususun da 49. maddenin 1. fıkrasında yer aldığını tesbit ederek ayrı bir hükme
gerek görmemiştir.
45) b) Kamulaştırmada
taşınmaz mal karşılığı sorunu:
Komisyonumuz kamulaştırmada
taşınmaz mal karşılığı olarak vergi değerinin mi, yoksa rayiç (objektif) değerin
mi ödenmesi gerektiğini tartışmıştır.
Komisyon görüşü şöyle
özetlenebilir: Soruna amaç açısından yak laşıldığında vergi değerinin esas
alınmasına imkân yoktur. Çünkü, taşınmaz bir malın rayiç değeri o taşınmaz
malın sahibinin ,serbest iradesi ile satılması halinde talep edeceği veya başka bir
ifade ile talep etmesi haklı görülen karşılığıdır. Vergi değeri ise, taşınmaz
mal ile ilgili herhangi bir vergiye matrah olan değerdir. Beyana tabi vergilerde
yükümlünün değeri düşük beyan etmesi halinde vergi kanunlarındaki müeyyideler
uygulanır; eksik ödenen vergi cezası ile alınır. Yani beyan gerçeğe uydurulur.
Devlet düşük vergi değerini kabul etmediğine, düşük beyanda bulunan yükümlüleri
cezalandırdığına göre, onun beyanını kamulaştırmaya esas olmak devletin
reddettiği değeri kabul etmesi demek olur. Eğer vergi değeri düşük gösterilmişse,
devlet kanuntardaki müeyyideyi uygular. Ancak, kanunların reddettiğini kendi
ödemelerine esas olarak atamaz. Diğer taraftan kamulaştırma yönetimin genel menfaat
düşüncesi ile ve kamu kudretine dayanarak kamu emlâkine dönüştürme veya kamu
menfaatinin icap ettirdiği hususlara tahsis etmek veya bu hususlarda kullanmak üzere
değer bahasını vererek bir taşınmazı cebren iktisap etmesidir. Tanımda da yer
aldığı gibi, kamulaştırma amacı bir taşınmazın gerçek karşılığının
altında iktisabı değildir. Eğer kamulaştırma vasıta edilecek bir taşınmaz
düşük değerle iktisap edilecek olursa, bu kamulaştırma olmaz; kısmî müsadere
olur. Bir hukuk devleti ise müsadere cezasını gerektirecek haller dışında
müsadereye yer veremez.
Taşınmazın değerinin peşin
ödenmesi kuralının, çiftçiyi topraklandırma gibi amaçlarla yapılan
kamulaştırmalar için kabul editecek istisnaların da, taksitlerin faizlerinin Devlet
borçları için öngörülen en yüksek nisbette olacağı Anayasada belirtilmelidir.
Aynı esas devletleştirme halinde ödenecek taksitlerin faizleri için de kabul
edilmelidir.
46) c) Çalışma ile ilgili
hükümler:
Komisyonumuz, çalışma hakkı ve
ödevi, çalışma şartları, dinlenme hakkı, ücrette adâletin sağlanması
konularında mevcut sistemimizden hiçbir noktada geri gidilmemesi gerektiğinin
özellikle belirtilmesi hususunda görüş birliği içindedir. Ülkemizin sanayileşme
sürecinde oldukça ileri gitmiş bulunması bu konuların dünya standartları düzeyinde
düzenlenmesini bir zorunluluk haline getirmiştir. Onun için mevcut Anayasanın 42-45.
maddelerinin ancak asgariyi ihtiva ettiiği söylenebilir. Komisyonumuz bu bölümde
sendika kurma, toplu sözleşme ve grev hakkını ayrı olarak ele almayı ve mevcut
sistemi gözden geçirmeyi, son 20 yılın tecrübe birikiminden yararlanmayı gerekli
görmüştür.
47) (1) Sendika kurma hakkı:
Komisyonumuz, işçiler ve işverenlerin önceden izin almaksızın, sendikalar ve sendika
üst kuruluşları tesis etme, bunlara serbestçe üye olmak ve üyelikten ayrılma
haklarına sahip bulunmaları esasının aynen muhafazasında görüş birliği
içindedir. Bu hak, uygulamanın verdiği tecrübeler de gözden uzak tutulmayarak
çeşitli açılardan incelemeye tabi kılınmıştır. Komisyonun vardığı sonuçlar
şöylece sıralanabilir:
* Sendikaların ancak
mensuplarının iktisadi ve sosyal haklarını düzeltmek, korumak ve geliştirmek amacı
ile kurulabilecekleri ve bu amaça bağlı olarak çalışabilecekleri muhakkak
belirtilmelidir.
* Kamu personelinin iktisadi ve
sosyal durumlarını korumak, düzeltmek ve geliştirmek açısından sendika kurma ve
grev hakkına sahip olmasında büyük yarar vardır. Bu hakka sahip olunmamâsı kamu
personelinin ezilmesi sonucunu doğurmuştur. Siyasi iktidarlar kamu pesonelini devamlı
olarak ihmal etmiştir. Sendika ve grev hakkının kamu personeline tanınmaması son 20
yıl içinde büyük bir tersliğe sebep olmuş, kitleler memur sayılmamak, işçi olmak
için sert mücadelelere girişmişlerdir. Bu tersliğin kamu personelinin itibarını
sarstığı muhakkaktır. Ancak gene son 20 yılın tecrübeleri Ülkemizin içinde
bulunduğu şartlar dolayısiyle grevli sendika hakkı tanınmasına şimdilik imkân
bulunmadığını ortaya çıkarmıştır. Grevsiz sendika ise, tecrübe edilmiş ve iyi
sonuç vermemiştir. Ülkemizde kamu hizmeti ekonomik ve mali yetersizlikler dolayısiyle
zaten gereği gibi yerine getirilememekte, mekanizma kötü işlemektedir. Bunun bir de
grevli sendika hakkı ile müdahaleye uğratılması aşılmaz sorunlar doğuracak tır.
Gelişmiş ülkeler ile Türkiye arasındaki fark bu noktadır. Gelişmiş ülkeler, kamu
hizmetlerini en iyi tarzda yürütecek mekanizmalar kurmuş, kurumları kökleştirmiş ve
gerekli bilinci yaratmışlardır. Komisyonumuz grevi kamu personeline tanımanın
bugünkü şartlar altında doğru olmayacağı sonucuna varmak mecburiyetini kabul
ederken, bu hakkın yokluğunun kamu personelinin istismarına, ihmaline ve ezilmesine
sebep olmaması gerektiğini de özellikle belirtmeyi görev kabul etmiştir. Son 20
yılda hiçbir yönetim bu konuda iyi sınav vermemiştir. Kamu personelinin ihmalinin
toplumumuza verdiği zararlar hem çoktur, hem de çok yönlüdür. Komisyon, yetersiz de
olsa düşündüğü bir çareyi N. 93'de önerecektir.
* Komisyonumuz sendika kurma
hakkının sınırları sorununu tartışma ve 46. maddenin 1. fıkrasındaki sınırlara,
hakların birlikte yaşaması ve kutlanılması ilkesine yer verilmesini kabul etmiştir.
46. mad denin 1. fıkrası Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesinin 8. maddesinden esinlenerek şöyle olacaktır: ''...genel ahlakın ve
başkalarının hak ve hürriyetterinin korunması amacı ile sınırlar koyabilir.''
* Sendikaların ve sendika üst
kuruluşlarının tüzüklerinin, yönetim işleyiş ve faaliyetlerinin demokratik
esaslara aykırı olamıyacağı belirtilmeli, yani mevcut 46. maddenin 2. fıkrasındaki
ilkeye ''faaliyetleri'' kelimesi eklenmelidir.
Geride bıraktığımız dönemde,
sendikaların gelir kaynaklarının ve gider alanlarının denetlenmemesinin yarattığı
sakıncalar dikkate alınarak Sendikalara ilişkin Anayasa maddesine ''Sendikaların ve
üst kuruluşların gelir kaynakları ve gider alanları Devletçe denetlenir'' tarzında
bir hüküm konulmalıdır.
48) (2) Grev hakkı:
Grevlerin ancak toplu iş sözleşmeleri ile işçilerin ekonomik ve sosyal haklarının
korunması, düzeltilmesi veya geliştirilmesi amacı ile yapılabilmesini kabul etmek
isabetli olâcaktır. Bu husus yeni Anayasada yer almalıdır.
49) (3) Yönetime katılma:
Komisyonumuz, işçilerin yönetime katılması konusunda en ileri düzenlemelere sahip
ülkelerin bir çoğunda bunun bir anayasal hak olarak mütalaa edilmediğini tesbit
etmiş ve bu konunun kanunkoyucuya bırakılmasını uygun bulmuştur.
50) d) Sosyal güvenlik: Komisyonumuz
şu maddeyi önermektedir: ''herkes, sosyal güvenlik hakkına sahiptir. Bu hakkı
sağlamak için sosyal sigortalar ve sosyal yardım teşkilâtları kurmak ve kurdurmak ve
genel istihdam politikası ile gerekli uyumu sağlamak devletin ödevlerindendir.'' ''
51) e) Sağlık hakkı:
Komisyonumuz vatandaşların
sağlık haklarının ayrıntılı bir tarzda Anayasaya konulmasına taraftardır.
Milletlerarası belgelerde bu hakkın kapsamı çok geniş tutulmakta ve böylece devlete
ödevler yükletilmektedir. Danışma Meclisinin Anayasa Komisyonunun bu belgeleri
incelemesi ve bunlardan yararlanması Komisyon tarafından temenni edilmektedir.
Komisyonda doğum kontrolünün Anayasaya girip girmemesi sorunu da
tartışılmış ve sonuçta hükümetlerin politikaları ile yakından ilgili olan bu
konunun kanunkoyucuya bırakılmasında isabet görülmüştür.
52) f) Konut hakkı:
Mevcut Anayasamızda 49. maddenin 2.
fıkrasında yani sağlık hakkının içinde düzenlenmiş bulunan bu hakkın bağımsız
bir hüküm halinde öngörülmesi ve devletin konut ihtiyacını karşılayacak
tedbirleri almak ve bunun için devamlı ve düzenli kaynak tahsis etmek zorunluğunda
bulunduğu gereğinin belirtilmesi Komisyonda görüş birliği içinde kabul edilmiştir.
53) g) Öğretimin sağlanması:
Öğretimin sağlanması konusunu
bir taraftan milietlerarası belgelerden inceleyen diğer taraftan ülkemiz şartlarına
ve ihtiyaçlarına göre değerlendiren aynı zamanda 1961 Anayasasını da gözönünde
tutarak tartışan Komisyonumuz şu sonuçlar varmıştır:
(1) Anayasamızın 50.
maddesinin son fıkrası ''öğrenimin'' sağlanması ile ilgili olmadığı için yeni
Anayasaya bağımsız bir madde olarak girmelidir.
(2) Danışma Meclisi Anayasa
Komisyonu 1966 tarihli Birleşmiş - Milletler Anlaşmasının 13. maddesini inceleyip
yeni madde için bu hükümden yararlanmalıdır.
(3) ‚ Devlet, herkese orta
öğretimin de açık olmasını sağlayacak tedbirler almakla yükümlüdür.
* Sadece yüksek öğretime değil
iktisadi kalkınmamıza yardımcı ve üretim sürecine katılmayı sağlayıcı eğitimin
verilmesi imkanları yaratılmalıdır.
* Yetişkinlerin eğitim görmesi
veya düzeylerinin yükseltilmesini sağlayan imkânlar açılmalıdır.
*‚ Mesleki eğitim ile genel
eğitim teşkilatları kurulmalıdır.
* Maddi imkândan yoksun
öğrenciler için devlet desteği artırılmalıdır.
* Eğitimin her düzeyinde özel
teşebbüsün katkıda bulunması cesaretlendirilmelidir.
* Atatürk ilkelerine, insan hak ve
hürriyetlerine bağlılığı güçlendirecek şekilde eğitim yapılması ilkesi
benimsenmelidir.
54) h) Devletin iktisadi ve
sosyal ödevlerinin sınırı:
Mevcut Anayasamazın 53. maddesine
benzer bir hükmün, yeni Anayasada yer alması kabul edilmiş ve ayrıca aynı maddeye
devletin iktisadi bütün kaynaklarını seferber etmesi ve tahsisleri en iyi şekilde
yapması gereğini vurgulayan bir fıkranın eklenmesinde yarar görülmüştür.
4. Siyasi Haklar ve Ödevler:
55) a) Vatandaşlık:
Komisyon bu konuda İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler
Enstitüsünün görüşüne başvurmuştur. Enstitü tarafından hazırlanan rapor
Komisyonda tartışılmış ve şu sonuçlara varılmıştır:
Enstitünün, mevcut Anayasanın 54.
maddesinin 1, 3 ve 5. fıkralarının aynen muhafaza edilmesi gerektiği görüşü
benimsenmiştir. Enstitünün de ifade ettiği gibi bu fıkralarla, Türk vatandaşlığı
kazanılması ve kaybedilmesi hallerinin kanunla belirlenmesi gerektiliği geçirilmekte
ve keyfilik önlenmektedir. Özellikle 5. fıkra, vatandaşlıktan çıkarma gibi, kişi
hakkında uygulanabilecek en ağır müeyyidelerden birinin her durumda yargı denetimine
tabi olmasını sağlamakta, vatandaşlıktan çıkarma karar ve işlemlerine karşı
yargı yolunun kapatılamıyacağı vurgulanarak vatandaşa önemli bir güvence
bahşdilmektedir. Yetkili makamın (yürürlükteki vatandaşlık Kanununa göre Bakanlar
Kurulunun) takdir yetkisinin bulunduğu bu konuda, yargı denetiminin
sınırlandırılması hukuk devleti anlayışı ile bağdaşmaz. Komisyonumuz burada,
anılan 5. fıkranın, 114/1'in bir tek rarı olduğuna işaret ederek, yeni Anayasada
böyle bir tekrara yer verilmemesi temennisinde bulunmaya ve mevcut iki hükümde yer alan
iki farklı ifadenin de (yargı yolu kapatılamaz, yargı yolu açıktır gibi) bertaraf
editmesini önermeye karâr vermiştir.
* 54. maddenin 2. fıkrasına, özü
değiştirilmeden, açıklık getirilmesi yolundaki Enstitü görüşü de
benimsenmiştir. Yürürlükteki 2. fıkra, Türk babadan evlilik içi veya dışı, Türk
anadan evlilik dışı doğan çocuğun Türk olacağını; yabancı baba ile Türk anadan
evlilik içi doğan çocuğun vatandaşlığının kanunla dûzenleneceğini
belirtmiştir. Böylece kanunkoyucu yabancı babadan ve Türk anadan evlilik içi doğan
çocuğun vatandaşlık durumunu düzenlemede değişik çözümleri kabul etme imkânı
tanınmıştır. Nitekim 1964 tarihli Kanunumuzda, bu çocukların vatandaşlığı
istisnalar dışında babaya bağlanmış ve çocuk yabancı sayılmıştır; buna
karşılık 1981 değişikliği ile aynı çocuklar anaya bağlı olarak Türk vatandaşı
kabul edilmişlerdir. Kanunkoyucuya, sözkonusu halde tanınan imkân aynen muhafaza
edilmelidir. Sistemin daha açık bir tarzda ifadesi için fıkra şu tarzda kaleme
alınabilir:
''Türk babanın çocuğu
Türktür. Yabancı babadan Türk ânadan olan çocuğun vatandaşlığı kanunla
düzenlenir. Türk anadan evlilik dışı doğan çocuk Türktür.''
* Enstitü 4. fıkraya ''kanunda
belirtilen'' deyiminin eklenerek fıkranın şu şekilde yazılmasını önermektedir:
''Vatandaşlık, konunun
gösterdiği şartlarla kazanılır ve ancak kanunda belirtilen hallerde kaybedilir.''
Enstitüye göre amaç, yetkili
makamın ancak kanunda belirtilen hallerde sınırlı olarak çıkarma kararı
verebilmesi, yani çıkarma sebeplerinin numerus clausus ilkesine göre kanunda
gösterilmesi ve makamların da bu sebeplerle bağlı olmalarıdır. Kişinin
vatandaşlık hakkının muhtemel keyfiliklerden korunması ve güvence altına alınması
ancak ''kanunda belirtilen'' deyiminin eklenmesi ile gerçekleştirilebilir.
Mevcut Anayasadaki kısıtlamanın
yerinde olduğu sonucuna varılmıştır.
56) b) Ödevler:
Komisyonumuz mevcut Anayasamızdaki ''vatan
hizmeti'' ve ''vergi'' ödevlerinin aynen muhafazasını uygun bulmuş, bunlara
ek olarak seçime katılma ödevinin yeni Anayasaya eklenmesinin doğru olup olmıyacağı
sorununu incelemiştir. Belçika ve Yunanistan Anayasalarında yer alan bu ödevin
Türkiye şartlarına uygun olmadığı, özellikle tatmin edici ve isarbetli bir
müeyyide bulmanın güçlüğü tesbit edilerek olumsuz sonuca varılmıştır.
57) c) Haklar:
(1) Seçme Hakkı: Komisyonumuz,
seçme hakkını görüşürken, seçmen yaşı ile ilgili bir hükmün yeni Anayasada
öngörülüp öngörülmemesi sorununu ele almıştır. Tartışmalar sonunda, bu konunun
kanunkoyucuya bırakılmasının doğru olacağı görüşünde birleşilmiş, ancak
Komisyonun, seçmen yaşı ile rüştyaşı arasında bağlantı bulunduğu fikrini
taşıdığı hususunun da raporda belirtilmesinin yararlı alacağı kararına
varılmıştır.
Komisyon mevcut Anayasanın 55.
maddesinde yer alan ilkeleri ve bunun ifade ediliş tarzını uygun karşılamaktadır.
58) (2) Diğer haklar: Kamu
hizmetlerine girme hakkı ile dilekçe hakkının da aynen muhafazası
kararlaştırılmıştır.
59) d) Siyasi partiler:
Komisyonumuz:
* vatandaşların siyasi parti kurma
ve partiye girme ve çıkma haklarına sahip olmaları;
* siyasi partilerin önceden izin
alınmaksızın kurulmaları ve serbestçe faaliyette bulunmaları; ister iıktidarda
ister muhalefette olsunlar, siyasi partilerin demokratik siyasi hayatın vazgeçilmez
unsurları olarak mütalaa edilmeleri;
* mali denetimlerinin Anayasa
Mahkemesince yapılması ilkelerinin yeni Anayasada da yer alması gerektiğinde görüş
birliğine varmıştır.
Komisyonumuz partilerin mali
denetimlerinin Anayasa Mahkemesince yapılması ilkesinin önemini belirtmeyi de
kararlaştırmıştır. Aksi halde, partilerin faaliyetleri kolayca
sınırlandırılabilir ve mali denetim bazı partilerin bertaraf edilmesi aracı olarak
kullanılabilir. Komisyonumuz, siyasi partilere devlet yardımı yapılmasını ve bunun
kanunla düzenlenmesini, yani bugünkü sistemin muhafazasını en uygun çözüm olarak
kabul etmiştir. Devlet yardımı, belli bir oranda da olsa siyasi partilerin kendilerini
bağımlı duruma sokacak ilişkilere girmelerine engel olacak ve mali kaynaklara sahip
olmayan partilere imkân sağlayacaktır. Komisyonumuz devlet yardımının, partilerin
mali denetimleri için gerekli hukuki temeli de sağlayacağı görüşündedir. Yapılan
tartışmalar sonunda, yardımdan yararlanacak partilerin tesbitinde, partilerin
seçimlerde aldıkları oy oranının esas kabul edilmesi, yardıma hak kazanabilmek için
belli bir yüzdeye erişilmiş bulunulması şartlarının aranmasında da görüş
birliğine varılmıştır.
Komisyonumuz, partilerin
kapatılması hakkındaki davalara Anayasa Mahkemesinde bakılması ve kapatma kararının
ancak bu Mahkemece verilmesi sisteminin muhafaza edilmesi fikrindedir.
VI. PARLAMENTO, HÜKÜMET VE YARGI
ORGANLARI KONULARI İÇİN ORTAK
YÖNTEM AÇIKLAMASI
60 Komisyanumuz
yasama, yürütme ve yargıyı organik yapıdan ele alıp incelemeyi uygun bulmuştur. Bu
sebeple anılan kuvvet ve faaliyetlere ilişkin temel kurallar, yani Parlamento,
Cumhurbaşkanı, hükümet ve yargı kurumları hakkında görüş belirtilmiş ve
önerilerde bulunulmuştur.
* mevcut Anayasaya göre sistem
değişikliğini gerektiren;
* uygulamada dar boğaz teşkil
ettiği için çözüm aranmasını icap ettiren;
* tecrübelerle ortaya çıkan bazı
önemli sonuçları cevaplayan
* kötü bazı sonuçların
doğmasına sebep oluşturan; ve
* Komisyonumuzda diğer konularla
ilgili olarak kabul edilmiş bulunan görüş ve çözümlerle önerilerin zorunlu
kıldığı düzenlemeye yönelik noktalar üzerinde durulmuş ve görüş
belirtilmiştir.
VII. PARLAMENTO
1. Tek Meclis - Çift Meclis
Sorunu
61) Komisyonumuz, yırkarda
açıklandığı gibi, yasama konusuna orgarıik yapıdan yanaşmayı ve parlamenter
rejimin temel kurumu olan parlamentodan hareket etmeyi uygun görmüş ve bu sebeple,
parlamentonun tek mi yoksa çift meclisten mi meydana gelmesinin gerekli bulunduğu
sorununu ele almıştır.
Komisyonumuza göre:
62) a) Bu konuda tercih
yapılırken, bilimsel yöntem uygulanması ve bilimset yol ile tesbit edilen sebeplere
dayanılması şârttır. Konjonktürel sebepler yeterli olmadığı gibi, anılan
niteliktekilerin yapısal nedenlermiş gibi takdim edilmesi de hatadır. Çift meclis, tek
meclis gibi, Anayasa tarihimizde belli bir yere sahiptir. 1876, 1909 ve 1961
Anayasalarının çift, 1921 ve 1924 Anayasalarının tek meclisi kabul ettikleri ve her
iki sistemin de Ülkemizde 30 yıl civarında uygulandığı bir gerçektir. Bu gerçek bu
Anayasada, tercih yapılırken, hem tecrübelerin değerlendirilmesini hem de sistemlerin
dayandığı teorik esasların tesbitini bir zorunluluk olarak ortaya çıkarır.
63) b) Çift meclis,
dayandığı teorik esas açısından ele alındığında şu tesbit yapılabilir: bir
ülkede her bir meclisi meydana getiren tabii kaynaklar mevcutsa veya toplumsal yapı bir
zorunluğu ortaya koyarsa, bu zorunluğun doğal sonucu olarak iki meclis sistemine
gidilebilir. Meselâ, 1876 ve 1909 Anayasalarında, meclisleri kuracak, iki ayrı kaynak
mevcuttu. Bunlardan biri; millet, diğeri saltanatın iadesi idi. Kaynaklardan biri
Meclisi Mebusan'ı diğeri de âyanı tabii olarak çıkarmıştı. Başka bir ifade ile,
kâynaklar suni olarak yaratılmamış, bünyemizden tabii olarak doğmuştu.
Bir diğer örnek İngiltere'den
verilebilir. Kaynaklardan biri millet iradesi diğeri ise tarihi gelişimle tabii yerini
atmış bulunan dini asilzadeler ile laik asilzadelerdir. İkinci kaynak XIII. Yüzyıldan
başlayan bir geleneğin eseridir ve İngiliz Anayasa Hukuku tarihinde Magnum Concilium,
Parlamento veya model Parlamento olarak ortaya çıkmıştır. Onun için: İngiltere'de
millet iradesi Avam Kamarasının, Magnum Concilium ise, Lordlar Kamarasının
kaynağını oluşturmuş ve Taç'ın Anayasal organ olmakla devam etmesi Lordlar
Kamarasının kaynağının anayasal hüviyetini korumasını sağlamıştır.
Çift meclisli diğer ülkeler, iki
meclisi, federe/federal devlet ayrımından veya kısmen bağımsız eyaletlerin toplumsal
yapı içinde sahip bulundukları yerden çıkarmıştır. Nihayet son dönem
Anayasalarında egemenliğin millete ait olduğu ilkesinin aldığı değişik şekil yani
kısıtlı anlam, korporatif yapılı meclisleri teşekkül ettirmiştir.
64) c) Bu durum
karşısında, Türkiye'nin farklı iki kaynağa sahip olmaması gerçeği ile milli
devlet ilkemiz elde sadece bir imkân bırakmaktadır. Başka bir deyişle sun'i kaynak
yaratamıyacağımıza göre, Türkiye için yalnız korporatif yapılı ikinci meclisi
mütalaa etmek zorunluğu ortaya çıkar.
Türkiye'miz için korporatif
yapılı ikinci bir meclis ihdas etmeyi düşünürken, böyle bir mecliste
doğurabileceği sakıncalar ile sağlayabileceği yararları tesbit edip değerlendirmek
gerekliliği vardır.
Korporatif yapılı meclis,
toplumun, kişilerden ve aynı zamanda çeşitli sosyal ve ekonomik kuruluşlardan oluşan
sosyal yapısının siyasal yapıya yansımasını sağlar. Sosyal ve siyasal yapı
arasında uyum gerçekteşir. İkinci olarak toplumda çeşitli kuruluşlar tarafından
korunan ve temsil edilen menfaatlerin korporatif meclis aracılığı ile siyasal yapıda
temsil edilmesi sağlanır. Böylece, bu kuruluşların temsil ettikleri çıkarların,
siyasal yapıdan meşru yollardan korunması sağlanmış olur ve bunların yasa dışı
hukuk dışı yollardan yöneticilere ve özellikle yasama organı üyelerine maddi ve
manevi baskı yapılrak menfaatlerini koruma yoluna başvurmaları önlenir. Nihayet
sosyal devlet düzeni içinde siyasal iktidarını sosyal ve ekonomik sorunlarla
ilgilenmek ve çözmek zorunda kalırlar. Bu sorunların çözümü ise, teknik bilgiyi
gerektirir. Korporatif yapılı meclis bu ihtiyaca cevap verir.
Buna karşılık korporatif yapılı
meclis ulusal egemenlik, eşitlik ve demokrasi ilkeleri ile bağdaşmaz. Egemenlik bütün
millete aittir; temsili de, ancak egemenliğin sahibi olan milletin bütününün temsil
edilmesi ile gerçekleşir.
Çeşitli kuruluşların ve
menfaatlerin temsilini öngören korporatif temsil, ulusal egemenlik ilkesine
aykırıdır. Demokrasi ise, genel oy ilkesine dayanan siyasal temsil ile gerçekleşir.
Korporatif temsil ile seçilen bir mecliste ise, kuruluşların ve menfaalerin temsili
sözkonusudur. Bu kuruluşların temsilcilerinin, korporatif temsil sisteminin mantığı
gereği bu kuruluşların yetkili organları tarafından seçilmesi gerekmektedir. Bu da
demokrasi ilkesine aykırı düşen Korporatif temsil ''oyların sayılması''nı değil,
''tartılması''nı icap ettirir. Buna göre korporatif mecliste temsil olunacak her
kuruluş toplum içindeki önemi ve taşıdığı değer ölçüsünde temsil olunur.
Eğer mutlak eşitlik kabul edilecek olursa bu gerçek anlamda eşitlik ilkesi ile
bağdaşamaz.
İkinci olarak korporatif meclis
üyelerinin seçiminde siyasal eğilim ve baskılar rol oynar. Nitekim, Türkiye'de son
yıllarda olayları, korporatif bir meclisin muhtemel kaynaklarının nasıl politize
olduklarını ve siyasal parti ve akımların nasıl meslek odalarında derneklerde ve
diğer kurumlarda odaklaşıp kıyasıya mücadeleye girdiklerini göstermiştir. Bu
kurumlar amaçlarından sapmış, üyelerinin büyük çoğunluğundan kopmuş ve onlara
tamamen yabancılaşıp bir avuç militanın hâkimiyeti altına girmişlerdir.
Nihayet, korporâtif meclisin
kuruluş şekli, üyelerinin belirlenmesi, ekonomik güçler arasındâki denge ve iki
meclisin görev ve yetki konuları, çözümü güç bir çok sorunu ortaya
çıkarmaktadır. Bu sorunlar, teknik nitelikte imiş gibi gözükürse de, doğrudan
doğruya sistemi etkileyen ve siyasal yapıyı değiştirebilecek bünyededirler.
65) Sonuç olarak:
Komisyonumuz, Türkiye'de iki meclisin kabulünü zorunlu kılan iki meclis kaynağı
bulunmadığı, aksine, bugünkü yapısının, toplumsal özelliklerinin ve temellerinden
biri olan cumhuriyetin ilkesinin oraya tek kaynağı tabii olarak çıkardığı
gerçeğinden harekete, Parlamentonun tek meclisten teşekkül etmesi egemenliğin
kayıtsız şartsız millete ait olması esasını kâbul etmiştir.
TBMM'nin milletin tek ve gerçek
temsilcisi olduğu hakkında bir hükmün Anayasada ayrıca zikredilmesi gerektiği
hususunda bir öneri yapılmış ise de, Komisyon tarafından kabule şayan
görülmemiştir. Çünkü, Anayasa Mahkemesini kabul ederek kanunlârın iptali yetkisini
bir kazai mercie veren; meclisi fesih yetkisini yürütme organına tanıyan, yürütmeye
kanun kuvvetinde kararname çıkarmak, hatta, böylece suç ihdası selahiyeti bahşeden,
yargı organlarının tam bağımsız oldukları ve millet adına karar verdikleri
hükmünü ihtiva eden bir Anayasada böyle bir hükmün yer almasının çelişki
yoratacağı düşünülmüştür.
66) Komisyonumuz sonuç
kısmında korporatif yapıtı ikinci meclise de karşı olduğunu bir kere daha belirtmek
istemektedir. Korporatif yapılı meclislere yöneltilen eleştirilerin ağırlığı bir
yana, Komisyonumuz, Türkiye'nin son yıllarda yaşadığı olaylardan edindiği
tecrübelerin, böyle bir meclisin Ülkemize büyük zararlar vereceği dersini bizlere
öğrettiği ve bu yolda bir milli uzlaşmanın mevcut olduğu inancındadır. Çeşitli
meslek odaları, dernekler ve diğer kuruluşlar siyasi partiterin, akımların ve
ideolojilerin odak noktaları haline gelmiş, amaçlarının dışına çıkmış,
üyelerine yebancılaşmışlardır. Geçirdiğimiz tecrübe, gelecekte temsilcilerin
nasıl seçilecekleri konusundâ yeterli fikri vermektedir. Nihayet Komisyonumuz, ikinci
bir meclis için, sun'i olarak ikinci bir kaynak yaratılmasına karşı olduğu gibi, her
iki meclisi de aynı kaynaktan çıkarıp, farklılığı sadece bazı üyelerin tayin
edilmesine ve üyelerde diğer meclis üyelerinden değişik özellikler aranmasına ve
seçimlerin ayrı tarihlerde ve kısmen yenileme sistemine göre yapılmasınâ
dayandıran çözümlere de taraflar değildir. Komisyonumuz, 1961 Anayasasının ikinci
meclisinin, başarısızlığının da bu noktalardan kaynaklandığı görüşündedir.
Komisyonumuz bu vesile ile yeni Anayasanın Parlamentosunun ''Türkiye Büyük Millet
Meclisi'' olarak adlandırılmasını önermeyi de kararlaştırmıştır.
Böylelikle, Milli Mücadelemizde müstesna bir yere sahip bulunan tarihi Meclisin adı
Devletimizin niteliklerindeki devamlılığı tebarüz ettirecek ve o adın ifade ettiği
anlam, etkisini geleceklere uzatacaktır.
2. Kuruluş
67) a) Üye sayısı:
Komisyonumuzda Türkiye Büyük
Millet Meclisinin üye sayısı konusunda da tartışma açılmıştır. Özellikle
tasarruf gerekçesine dayanan 300 rakkamı kabul edilmemiştir. Komisyon:
(1) Meclislerin milletlerin
demokratik temsili ilkesine göre teşekkül ettikleri için, nüfusun rakkamın da
tesbitinde rol oynadığından harekette ve aynı civarda nüfusa sahip bulunduğumuz
ülkelerden İtalya'nın 630, Fransa'nın 485, İngiltere'nin de 635 üyeli meclislere
sahip bulunduğunu belirleyerek bunlar seçimle gelen ilk meclise ait sayılardır:
(2) Üye sayısının
meclisin çalışmasında etken olduğu gerçeğini de gözönünde tutarak; meclis
komisyonları için gerekli asgari sayıyı rahatlıkla çıkaracak üyeye sahip bir
meclisin varlığını zorunlu görmüş ve Türkiye Büyük Millet Meclisinin 500 üye
civarında olmasını kabul etmiştir.
Komisyonumuz üye sayısı ile
ilgili olarak şu hususu da özellikle belirtmek istemektedir. Az üyeli meclisler,
partilerin çıkardıkları milletvekillerinin sayıca birbirine çok yakın olması
sonucunu doğurmaktadır. Böyle olunca, az üye çıkaran partiler anahtar rolü
oynamakta veya bir parti, ihtiyacını duyduğu milletvekillerini kendi saflarına
çekebilmek için tasvip edilmeyecek yollara sapmaktadır. Üye sayısının yeterli
olması, bu sakıncayı da ortadan kaldıracaktır.
68) b) Memurların adaylığı:
1961 Anayasası 68. maddesinin 3.
fıkrasında ''aday olmak, memurluktan çekilme şartına bağlı olamaz. Seçim
güvenliği bakımından hangi memurların ne gibi şartlarla aday olabilecekleri kanunla
düzenlenir'' hükmünü öngörmüştür. Komisyonumuz, meclisin niteliğinin
yükseltilmesi gerekçesine dayanan bu sistemin yeni Anayasada muhafaza edilip edilmemesi
konusunda tartışma açmıştır .
Komisyonumuza hâkim olan
düşünceler şöyle özetlenebilir:
(1) Milletvekili adayı
olmanın, memurluktan çekilme şartına bağlanamıyacağı kuralı, geçmiş dönemlerde
memurların yansız çalışması ilkesini esaslı bir suretle zedelemiştir. Bir
taraftan, belli bir partiden aday olmak isteyen memurlar yetkilerini bu parti lehine
kullandıktan başka, o partinin politikasına uygun karar almak veya hiç karar almayarak
işleri bloke etmek yoluna gitmişler, diğer taraftan da seçimi kazanamayıp yerini
muhafaza eden memur, aday olduğu parti iktidar olamamışsa, görevini muhalefet
yararına sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu olayların birkaç istisnaya inhisar etmeyip
kamuoyunu konu üzerinde düşünmeye yöneltecek bir yoğunluk kazandığı bir
gerçektir.
(2) İktidardaki parti
tarafsız olmayan hatta çalışmaları bloke eden memurları işten uzaklaştırmak ve
yerlerine kendisine bağlı memurlar atamak çabası içine girmiş ve bu mücadele şu
olumsuz sonuçları doğurmuştur:
* Danıştay, hangi taraf lehine
karar vermişse, diğerinin kamuoyunda açtığı kampanya ile karşılaşmış, hatta
bazan dava açılmadan kamuoyunun gözlerinin bu Yüksek Mahkememize çevrilmesi için her
türlü araç kullanılmıştır. Sonuçta, bu tarihi kurum bu sebepte de zedelenmiştir.
* İktidarlar bütün memurlara
şüphe ile baktıkları için kendilerine bağlı memur yaratmak yoluna gitmiş ve her
hükümet değişikliği bürokrasiyi temellerinden sarsan yer değiştirmeleri veya
atamaları birlikte getirmiştir. ABD'nin spoil system'i en kötü şekil ile bürokrasiye
hâkim olmaya başlamıştır.
Son yılların herkesi üzen,
endişeye sevkeden ve tarafsız yönetimin özlemini büyük boyutlara çıkaran
olayların vuku bulmasında Anayasanın 68. maddesinin 3. fıkrasının tek etken
olmadığı muhakkaktır. Ancak, Komisyonumuz bu kuralın önemli etkenlerden biri olduğu
kanaâtindedir.
(3) Seçim de her teşebbüs
gibi bir risk taşır. Teşebbüs sahibinin bunu göze alması, sonuçlarına katlanması
doğaldır.
(4) Nihayet meclisin
niteliği açısından bugünkü Türkiye'nin tek bir kaynağa bağlı kalmasını haklı
gösterecek hiçbir sebep yoktur. Ülkemiz yetişmiş insana yeteri kadar sahiptir.
(5) Komisyonumuz bu kuralın
eşitlik ilkesinin gereği olduğuna da inanmâmaktadır. Kuralın taraftarları memur
olmayanların işlerine bir değişiklik olmadan devam edebilmelerine karşılık
memurların işlerini kaybetmelerini eşitliğe aykırı görmektedirler. Oysa eşitlik
ilkesinin uygulanabilmesi için şartların aynı olması gereklidir.
Sonuçta: Komisyonumuz,
herhangi bir ayırım yapılmaksızın aday olmak isteyen memurların seçimlerden belli
bir süre önce görevlerinden istifa etmeleri kuralının yeni Anayasaya konulmasında
görüş birliğine varmıştır.
69) c) İnfisah sebepleri:
Komisyonumuz 196i1 Anayasasında
sadece meclisin feshine ilişkin iki halin yer aldığını, bu halleri düzenleyen
hükümlerin ise, feshi gerçekleşmesi çok güç olan şartlara bağladığını tesbit
etmiştir. Bu idallerden biri Millet Meclisinin süre dolmadan seçimin yenilenmesi
kararı vermesidir: (AY. m. 69, f. 2). İkincisi ise, Millet Meclisi secimlerinin
Cumhurbaşkanınca yenilenmesidir (AY. m. 108).
Oysa seçimlerin yenilenmesi
demokrasilerde sistemi işleten bir güvenlik mekanizmasıdır. Partiler arasındaki
inatlaşmanın had safhaya vardığı, kilitlenmenin meclisi işlemez duruma getirdiği,
meclisin kendisine verilmiş görevleri yapamaz hale düştüğü, en önemli mevkiler
için bile seçimin yapılamadığı vaziyetlerde meclis içindeki kriz meclis dışına
taşmakta ve meclisin hareketsizliği ülkeye ve demokrasiye büyük zararlar vermektedir.
Türkiye 20 yıl içinde bu tür krizlerle sık sık karşılaşmış ve bunların çok
zararını görmüştür. Son bir kaç yıl içinde ise, Türkiye kanun yapamayan,
denetleyemeyen, olaylar karşısında çaresiz kalan, toplanamayan ve nihayet
Cumhurbaşkanını seçemeyen bir Parlamento ile karşı karşıya kalmıştır.
Komisyonumuz son 20 yılın
olaylarının konjonktürel sebeplerden değil yapısal bozukluklardan doğduğu ve
Parlamentonun kilitlendiği hallerde, nefes almayı sağlayacak bir sistemin
bulunmamasının, rejimi tehlikeye düşürdüğü hatta bertaraf ettiği
görüşündedir.
Komisyonumuz, çeşitli
anayasaların, Parlamentonun iradi dağılma yani feshi yanında, infisahını mucip olan
sebepleri de öngördüklerini tesbit etmiştir. Buna göre, numerus clausus ilkesine
bağlı olarak Anayasada belirtilen sebeplerden herhangi birinin gerçekleşmesi halinde
Parlamento, kendiliğinden, yani herhangi bir makamın bu yolda iradi açıklamasına
gerek olmaksızın dağılır yani infisah eder (Komisyonumuz, infisah sebeplerinden
başka Parlamentonun feshi sebeplerini de mütalaa etmiştir. Ayrıntılı bilgi N. 84'e
2'de verilmiştir).
Komisyon tarafından tesbit olunan
infisah sebepleri şunlardır:
* Cumhurbaşkanının 1 ayda
seçilememesi (ayrıntılı bilgi N. 84'de verilmiştir)
* Hükümetin 3 ayda kurulamaması
(ayrıntılı bilgi N. 85'de verilmiştir).
Komisyonumuzda yapılan tartışma
sonunda, TBMM'nin infisatı etmiş bulunduğunun açıklanması görevinin
Cumhurbaşkanına verilmesi görüş birliği ile kabul edilmiştir. Cumhurbaşkanının
yapacağı bu açıklamanın hukuken kurucu olmayıp bildirici nitelik taşıdığı
ayrıca izahı gerektirmeyecek kadar açıktır.
3. Yetkiler
70) a) Kanun hükmünde karamame ve
beyaz hükümler:
Komisyonumuz kanun hükmünde
kararname konusunu ''beyâz hükümler'' ile birlikte ele almayı uygun görmüştür .
Bunun sebebi, her iki kurumun da hemen hemen aynı amaçlara yönelik araçlar niteliği
taşımalarıdır. ''Beyaz hükümler'' deyimi ile: kanunkoyucunun, çerçeve ve
konusunu göstermek ve verilebilecek cezaları da tayin etmek suretiyle suç ihdas
edilebilmesi hususunda, yürütmeye verdiği yetki sonucunda meydana getirilen hükümler,
ifade edilmektedir. Komisyonumuza şu düşünceler hâkim olmuştur:
(1) Çağdaş devlette,
özellikle ekonomik hayatın düzenlenmesi, ihtiyaçlara zamanında cevap verilebilmesi ve
gerekli önlemlerin gecikmeden alınabilmesi için, Hükümetlere yetki verilmesi genel
kabul gören bir çaredir, Hatta, bazı anayasalar Hükümetlere bu konuda asli yetkiler
sağlamaktadır. Mesela, Fransız Anayasası; kabahat derecesindeki suçları, tesbit ve
cezalarını tertip etmek yetkisini yürütmeye vererek onu asli bir yetki ile
donatmıştır. Türkiye, kalkınma halinde bulunduğu, ekonomik hayat henüz istikrar
kazanmadığı bu alan pek dinamik gelişmelere sahne olduğu için yürütmenin elinde
elverişli bir aracın bulunmasında zorunluluk vardır. Ancak, yürütmeyi asli bir yetki
ile donatmak yerine, kendisine müştak yetki tanınması daha doğru olur. Çünkü,
TBMM'nin amaçlar tesbit etmesi, sınırlar koyabilmesi ve denetimi elinde tutması, temel
hak ve hürriyetlerin güvencesidir. İkinci olarak, asli yetki, sadece kabahat
derecesindeki suçları tesbit ve cezaları tertip ile kısıtlandırıldığı için dar
ve yetersizdir. Oysa, ihtiyaçlar bu düzeyi çok aşabilir. Nihayet Türkiye'de müştak
yetkinin geçmişi vardır; sistemin aksayan yönlerini düzelterek edinilen tecrübenin
değerlendirilmesi doğru olur.
(2) Müştak yetkinin Kanun
Hükmünde Kararname ile tanınması ve buna ilişkin şartların ve sınırların da yeni
Ânayasada tesbiti amaca uygun düşmektedir. Kanun Hükmünde Kararname tanınınca beyaz
hükürlere hiç ihtiyaç kalmamaktadır. Başka bir deyişle yürütmeye ayrı nitelikte
iki aracın verilmesinin hiçbir anlamı ve gereği yoktur. Diğer taraftan, Türkiye'nin
''beyaz hükümler'' konusunda hem boşarısız hem de sonuçları acı bir tecrübeye
sahip olduğu ve bu hükümler ile buna imkan veren sistemin bertaraf edilmesi yolunda tam
bir uzlaşmanın teşekkül ettiği bir gerçektir. Çünkü anılan türde hükümler,
sevkedildikleri her alanda içinden çıkılmaz bir ''sistemsizlik'' meydana
getirmişlerdir; bunların amaçları dışında öngörülmeleri olağan hale gelmiştir;
bu hükümler norm koyma tekniğinin hiçbir kuralı ile bağlı olunmaksızın
gelişigüzel sevkedilmişlerdir; nihayet bu hükümler ile yürütme, ferdin temel hak ve
hürriyetlerinden en önemlisini bertaraf etmekte, yani, hürriyetini fütursuz tarzda
bağlamakta sakınca görmiyerek çoğu kez sorumsuz davranmıştır. Yeni Anayasa, Kanun
Hükmünde Kararnameyi getirirken beyaz hükümlere müsaade etmediğini de belirtmelidir.
(3) 1971 Anayasa
değişikliği ile hukukumuza girerı Kanun Hükmünde Kararnamelerin 10 yıllık
uygulamasının ortaya çıkardığı sonuçlar olumlu değildir. Hükümetler aldıkları
yetkiyi aşarken, Parlamento da Anayasanın emredici Hükümlerini ihmal ile denetleme
görevini yerine getirmemiş, temel hakların ihlaline seyirci kalmıştır. Şöyle ki:
__ AY. m. 64, f. 2'nin emrine
rağmen Hükümetler çıkardıkları Kanun Hükmünde Kararnamelere yetki kanununun
öngörmediği hükümler koymuşlar, özellikle ''ek madde'' veya ''geçici madde''lerle
almadıkları yetkiyi kullanmışlardır.
__ AY. m. 64, f. 4, Kanun Hükmünde
Kararnamelerin komisyonlarda ve genel kurulda diğer kanun, tasarı ve tekliflerinden
önce ve ivedilikle görüşülüp karara bağlanmasını amir olduğu halde, bir hüküm
hemen hemen hiç işlememiştir. Yaklaşık 30 Kanun Hükmünde Kararnameden sadece iki
tanesinin görüşüldüğü tesbit edilebilmiştir.
__ Maddenin son fıkrası,
Anayasanın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel hak ve
hürriyetler ile dördüncü bölümde yer alan siyasi hak ve ödevlerin Kanun Hükmünde
Kararname ile düzenlenemiyeceğini emrettiği halde kararnamelerin bir kısmı ile buna
da riayet edilmemiştir.
Komisyonumuz şu sonuçlara
varmıştır:
__ Yeni Anayasada Kanun Hükmünde
Kararname yer almalı, beyaz hükümler kesin olarak önlenmelidir.
__ Kanun Hükmünde Kararname ile
ilgili 64. maddedeki sınırlar ve güvenceler aynen muhafaza edilmeli: yani, yetki kanunu
sistemi ile son fıkradaki istisnaya yer vermeli, ayrıca, Kanun Hükmünde Kararnamelerin
Resmî Gazetede yayınlandıkları gün TBMM'ne sevkedilmeleri ve sevk târihinden
itibaren 6 ay içinde Meclisçe bir karar verilmediği taktirde Kararnamenin kendiğinden
kanun haline dönüşeceğine dair bir hükûm Anayasaya konulmalıdır.
__ Hükümetler ''ek madde'',
''geçici madde'' düzenlemek istiyorlarsa amaç ve konu belirtilerek bunlar için de
yetki alınmalıdır.
__ Kanun Hükmünde Kararnameler
için Resmî Gazetede yayımlandıkları tarihten itibaren Anayasa Mahkemesine
başvurulabilmelidir.
Komisyonumuz bu konuda da İstanbul
Üniversitesi Hukuk Fakültesi Milletlerarası Hukuk ve Milletlerarası Münasebetler
Enstitüsünün görüşüne başvurmuş ve Enstitü tarafından hazırlanan raporu
görüşerek kabul etmiştir. Sonuçlar şöyle özetlenebilir:
1961 Anayasasının Milletlerarası
Andlaşmaların yapılışını düzenleyen 65. ve 97. maddelerinin benimsedikleri ilke va
sistem değiştirilmemelidir. Genel kural, TC. adına yapılacak andlaşmaların
Cumhurbaşkanı tarafından onaylanacağı (AY. m. 97); ancak Cumhurbaşkanının bu
yetkisini TBMM.'nin andlaşmanın onaylanmasını kanunla uygun bulması üzerine
kullanabileceğidir. Bu kuralın mevcut Anayasadaki hali ile muhafazası yararlı olur.
Birinci fıkra için şu metin
önerilebilir:
''Türkiye Cumhuriyeti adına
yabancı Devletlerle ve Milletlerarası örgütlerle yapılacak andtaşmaların
onaylanması, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına
bağlıdır.''
1961 Anayasasında, bu temel
kuralın iki istisnası 65. maddenin 2. fıkrası ile aynı maddenin 3. fıkrasında yer
almaktadır.
Bunlardan, yürütme organında,
süre ve konu bakımından sınırlı bazı andlaşmaları doğrudan onaylayarak
yürürlüğe koyma olanağını veren 65. maddenin 2. fıkrası ölü bir hüküm olarak
kalmış ve hemen hiç uygulanmamıştır. Benzer bir hükmü yeni Anayasaya koymak
gereği yoktur.
Yürütme organına andlaşma yapma
konusunda gerekli ve yeterli karar ve hareket serbestisini verebilmek için yeni maddenin
2. fıkrası (AY. m. 65'de 3. fıkra) şöyle olabilir:
''Milletlerarası bir Andlaşmaya
dayanan uygulama andlaşmaları ile kanunun verdiği yetkiye dayanılmak yapılan
iktisadi, ticari, teknik ya da idari andlaşmaların Türkiye Büyük Millet Meclisince
uygun bulunması zorunluğu yoktur; ancak, bu fıkraya göre yapılan iktisadi, ticari
andlaşmalarla özel kişilerin haklarını ilgilendiren andlaşmalar yayınlanmadan
yürürlüğe konulamaz''.
Yürütmenin bu olanağı aşırı
biçimde kullanması tehlikesine karşı en büyük güvence yasamanın kendi yetkisine
sahip olma bakımından göstereceği özendir. Yürütmenin, özellikle Türk
Kanunlarına değişiklik getiren andlaşmaları onaylamadan önce TBMM.'den geçirmesi ve
böylece bunların denetlenmesi sağlanmalıdır.
Yeni hükme andlaşmaların
yürürlüğe girdiği tarihin Resmî Gazetede yayınlanması zorunluğuna ilişkin bir
fıkra eklenmelidir. Bunun nedeni, çok defa andlaşmanın onaylama kararnamesi'nin
yayınlanması tarihi ile onay belgelerinin değişmesi yapılarak yürürlüğe girmesi
tarihi arasında fark bulunmasıdır. Andlaşmanın bağlayıcılık gücü onay
belgelerinin değişim tarihinden başlayacağına göre, bu tarihin bilinmesinde mutlak
bir zorunluluk vardır.
Mevcut Anayasada 5. fıkrada yeralan
''usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun
hükmündedir'' yerine ''...kanun gibi uygulanır'' terimi kullanılmalıdır. Çünkü
''kanun hükmündedir'' terimi kanunla andlaşmanın eşdeğerde tutulduğu kanısını
uyandırmaktadır. Oysa, burada andlaşma-kanun ilişkisi konusunda bir ilke getirilmesi
sözkonusu olmayıp, nndiaşmaların da kanunlar gibi uygulanacoğı belirtilmek
istenmiştir. Bu amacı ''...kanun gibi uygulanır'' deyiminin daha iyi ifade edeceği
düşünülmektedir.
Buna göre 3, 4 ve 5. fıkralar
için şu öneri yapılabilir:
''Türk kanunlarına değişiklik
getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında birinci- fıkra hükmü uygulanır.
Andlaşmaların yürürlüğe
girdiği tarih Resmi Gazetede yayınlarır.
Usulüne göre yürürlüğe
konulmuş Milletlerarası Andlaşmalar kanun gibi uygulanır.''
Mevcut Anayasanın 65.
maddesinin - son fıkrasının son cümlesi yeni sisteme uydurularak muhafaza edilmelidir.
Anayasanın 97. maddesinde
değişiklik yapılması gerekli görülmemiştir.
4. Milletlerarası Kuruluşlara
Katılma
72) Milletlerarası kuruluşlara
karşılık ve eşitlik prensipleri içinde tam üyeliği gerektiren andlaşmaların
Meclisin vasıflı ve çoğunlukla yapacağı toplantıda onaylanabileceğine dair bir
hüküm Anayasaya konulmalıdır.
5. Parlamenterlerle İgili
Hükümler
73) a) Üyelikle bağdaşmayan
işler:
Mevcut 78. madde tartışılmış ve
değişikliği icap ettirecek bir sorun tesbit edilememiştir.
74) b) Dokunulmazlık:
Komisyonumuz, yasama
dokunulmazlığını düzenleyen 79. maddeyi gözden geçirmiş; geçmişte, bu hükmün
bazı parlamenterler tarafından kötüye kullânılmış olduğunun, hatta, milli devlet
ilkesinin bile bu imkan kullanılarak zedelendiğinin belirtilmesinde yarar görmüş,
ancak hükümde ve ilkelerde herhangi bir değişiklik yapılmasını uygun
bulmamıştır. Çünkü, yasama dokunulmazlığı parlomenterlerin görevlerini gereği
gibi ifa edebilmelerinin güvencesi olup çok önemli bir ihtiyaca cevap vermekte,
ilkelerinde yapılacak küçük değişiklikler kurumdan beklenenleri bazen tümü ile
bertaraf edebilmektedir. Zaman içinde teşekkül eden bu geleneksel kurumun ilkeleri
belirlidir ve bazı kötüye kullanmalara rağmen muhafaza edilmelidir. Onun için
kötüye kullanmaları tahammülle karşılayıp, ilkeyi herhangi bir değişiklik
yapmadan devam ettirmekte isabet vardır. Yasama dokunulmazlığının meclis dışında
veya tatilde hüküm ifade etmemesi veya sadece milletvekilliği görevinin ifasına
bağlı olarak tanınması tarzındaki düşüncelere iltifat edilmemiştir.
Komisyonumuzdaki görüşmeler sırasında, Ülkemizde kötüye kullanmaları bertaraf
etmeye veya engellemeye yönelik bir doktrin faaliyetinin bulunduğuna ve bunun etkili
olmaya başladığına da temas edilmiştir.
75) c) Ödenek ve Yolluktar:
Komisyonumuz parlamenterlerin
tahsisat ve yollukları ile bu görevin gereği gibi yerine getirilmesi arasında çok
sıkı bir ilişki bulunduğu, parlamenterlerin her türlü şaibeden uzak tutularak
çalılmalarının sağlanması gerektiği, aksi halde, olumsuz bir takım durumlarla
karşılaşılabileceği görüşündedir. Diğer yandan memur maaşları çok yetersiz ve
''en yüksek memur maaşı'' da hiçbir anlam ifade etmediği için, milletvekili
maaşlarının seviyesini bu ölçeğe bağlamak hatalıdır. Bu sebeplerle
milletvekillerinin ödenek ve yollukları, sıfat ve görevin gereklerine uygun düşen
bir seviyeye çıkarılmalı ve en yüksek memur maaşı ile bağlantı çözülmelidir.
76) d) Üyeliğin düşmesi:
Komisyonumuz meclis
çalışmalarına izinsiz veya özürsüz ve aralıksız olarak bir ay aralıklı da olsa
bir yıl içinde toplam üç ay katılmayan milletvekilinin üyeliğinin __mevcut 80.
maddeden farklı olarak__ meclisin bu yolda karar almasına lüzum olmaksızın
kendiliğinden sona ermesi gerektiğinde ve hükmün bu yolda düzenlenmesinde görüş
birliğine varmıştır.
6. Çalışma Düzeni
77) a) Toplantı ve karar
nisapları:
Komisyonumuz, özellikle son
yıllarda meclisin çoğunluk sağlamadığı için toplanamaması halinin sık vuku
bulduğunu ve bunun meclislerin itibarını zedelediğini gözönüne alarak, toplantı ve
karar nisaplarının düşürülmesinin veya azalan nisap sisteminin kabul edilmesinin
çareler arasında düşünülüp düşünülmiyeceğini tartışmıştır. Tartışma
sonunda:
(1) Nisabın alınan
kararlara ve çıkan kanunlara aynı zaman, da itibar ve kuvvet kazandırmaya yaradığı,
başka bir ifade ile, çok az sayıdaki milletvekilinin katıldığı bir toplantıda
alınan kararların ve çıkarılan kanunların, bunların muhaliflerince istismara vesile
teşkil edebileceği;
(2) Komisyonun kabul ettiği
infisah ve fesih sebepi ile üyeliğin düşmesine ilişkin sistemin meclisleri
çalıştırmaya esaslı suretle yardımcı olacağı gerekçelerine dayanılarak
nisapların aynen muhafazasına karar vermiştir.
78) b) Başkanlık Divanı
Seçimi:
Komisyonumuz, Başkanlık Divanı
ile ilgili maddenin Divan Başkanının seçimine ilişkin hükmünün geçmişte sorun
yarattığını gözönüne alarak aşağıdaki önerileri kararlaştırmıştır.
(1) Mevcut Anayasada ilk iki
tur için öngörülen 2/3 çoğunluk kaldırılmalıdır. Çünkü, Başkanın
seçilmesinde güçlük yaratan bir durum yoksa, yani bir partinin çoğunluğu ağır
nisabı sağlayabiliyor veya partiler anlaşabiliyorlarsa, Başkan zaten büyük
çoğunlukla seçilir. Eğer güçlük varsa, ilk iki turda ağır nisabın aranmasının
bir anlamı yoktur. Öyle ise, gerek toplantı ve gerek karar için adi nisap yeterlidir.
(2) Başkan 5 turda
seçilememişse, 5. turda en çok oy atan iki adây 6. tura katılmalı ve bu turda fazla
oy alan aday başkan seçilmelidir. 6. tura bu iki adaydan başka kimse, yani diğer
turlarda bulunmayan yeni bir aday iştirak edemez.
79 c) Kanunların
Cumhurbaşkanınca geri gönderilmesi:
Tartışmalar sonunda Komisyonumuz:
(1) Cumhurbaşkanı
tarafından geri gönderilen bir kanunun meclis tarafından aynen kabul edilmesi, yani
meclisin ısrarı için ağırlaştırılmış nisabcı gerek görmemiştir. Çünkü
Cumhurbaşkanının geri göndermesi, sistemimize göre, veto niteliği taşımamakta,
sadece bazı noktalara meclisin dikkatini çekip onu uyarmağa yönelik bulunmaktadır.
Meclisin hiçbir değişiklik yapmadan metinde ısrar etmesi, kanunda işaret edilen
sakıncaların bulunmadığını Cumhurbaşkanına bildirmesi anlamını taşır. Bunun
ağır nisaba bağlanmasını haklı gösterecek bir sebep yoktur.
(2) Meclis, geri gönderilen
kanunda değişiklik yaparsa, Cumhurbaşkanına yeni bir geri gönderme hakkı doğar.
Çünkü Anayasa Cumhurbaşkanına bu hakkı önüne gelen yeni metin ile ilgili olarak
kabul etmiştir. Cumhurbaşkanı başka bir metin ile karşılaşmışsa, gönderme hakkı
buna bağlı olarak kendiliğinden teşekkül etmiştir. Yeni Anayasa geçmişte sorunlar
doğurmuş bulunan bu noktada açık bir hükme yer vermelidir.
(3) Mevcut metin iki meclise
göre düzenlenmiştir. Komisyonumuz tek meclis kabul ettiği için hükmün buna
uydurulması gerekir.
VIII. CUMHURBAŞKANI
80) a) Nitelikter ve Parlamento
içinden seçilme şartı:
Komisyonumuz 95.maddedeki
niteliklerin muhafazasında görüş birliği içindedir. Şöyle ki, 40 yaşını
doldurmuş olmak, yüksek öğrenim yapmış bulunmak şartları gibi Cumhurbaşkanının
Parlamento içinden seçilmesi zorunluğuda yeni Anayasada öngörülmelidir. Sonuncu
şart partamenter sistemin gereğidir.
Komisyonumuz ayrıca, bu şartın
sun'i bir tarzda yerine getirilmesi yollarının da kapanmasına taraftardır. Çünkü,
böyle yollara başvurulması Anayasa kurallarına vatandaşın saygısının azalmasına
sebep olmaktadır.
81) b) Süre ve yeniden
seçilememe:
Komisyonumuz, Cumhurbaşkanının
tarafsızlığının tam olarak sağlanması gerekdiğinde görüş birliği içindedir.
Bu sebeple, bir kimsenin arka arkaya iki defa Cumhurbaşkanlığına seçilememesi
kuralının aynen muhafazasında Cumhurbaşkanlığının tarafsızlığının temini
açısından gereklilik görmektedir. Cumhurbaşkanı, bir kere dahâ seçilmesi
imkanını yaratma endişesine sahip olmadan görevini yerine getirebilmelidir. Sürenin
uzun olması da onun tarafsızlığını sağlayabilecek ikinci etkendir. Süre, istikrar
bakımından da önemlidir. Onun için, Komisyonumuz, süreyi 6 yıl olarak tesbit
etmiştir. Mevcut Anayasadaki 7 yıllık sürenin tesbitinde iki meclisin seçim
dönemlerinin farklılığının rol oynadığı düşünülmektedir.
82) c) Seçim:
Komisyonumuz Cumhurbaşkanının
uzun sûre seçilememesinin yani turların sonuçsuz kalmasının ve seçimin 1980'de
olduğu gibi tamamen kilitlenmesinin parlamenter rejime büyük zarar verdiği ve bu
durumun Cumhurbaşkanlığı kurumu ile bağdaşamadığı görüşündedir. 1980
yılında tanık olduğumuz olaya karşı, kamuoyunun tepkisi, basının haklı
eleştirileri hafızalarda henüz pek canlıdır. Çünkü, nisbi temsil sisteminin kabul
edilmesi halinde, parti disiplininin çok kuvvetli, partilerarası uyuşma geleneğinin
hiç teessüs etmemiş bulunduğu Ülkemizde 1980 olayı ile yeniden karşılaşmak
ihtimali uzak değildir. Bu sebeple yeni Anayasanın bu soruna çare teşkil edecek bir
çözümü ihtiva etmesi şarttır. Bir meclisin Cumhurbaşkanını seçememesi büyük
bir olaydır. Bu durumda kilitlenmenin ortadan kaldırılması ancak yeni bir meclisin
varlığı ile mümkündür. Nitekim bazı anayasalar bu yola gitmişler ve
Cumhurbaşkanının seçilememesini infisah sebeplerinden biri olarak kabul etmişlerdir.
Komisyonumuz, edinilen tecrübeleri de değerlendirerek, Cumhurbaşkanının görev
süresinin dolmasında veya Cumhurbaşkanlığının boşaldığı tarihten itibaren bir
ay içinde Türkiye Büyük Millet Meclisinin yeni Cumhurbaşkanını seçememesi halinde
meclisin münfesih olmasını karara bağlamıştır. Seçim bir ay içinde
sonuçlanamadığı takdirde, Cumhurbaşkanını halkın seçmesi önerisi sistemle
bağdaşmadığı için kabul edilmemiştir. Seçim için mevsuf ekseriyet arnmamalıdır.
83) d) Cumhurbaşkanlığından
ayrılan kişiye tanınacak statü:
Komisyonumuz, süresi sona eren
Cumhurbaşkanının, sıfatının gerektirdiği bir hayatı sürebilmesi için Devlet
imkanlarından yararlandırılmasının, hem Devletin itibarı hem de Cumhurbaşkanının
tarafsızlığı açısından önemli ve zorunlu olduğu görüşündedir. Anayasada bunun
kanunla düzenleneceği belirtilmelidir. Ancak, Cumhurbaşkanlığından sonra aktif
politikaya katılanlar bu imkanlardan istifade edememelidir. Komisyonumuz eski
Cumhurbaşkanının Meclise tabii üye olmasını uygun karşılamamıştır.
84) e) Yetkileri:
Komisyonumuz yeni Anayasada,
Cumhurbaşkanına, mevcut Anayasamızdakilere ilaveten şu yetkilerin tanınmasında
görüş birliğine varmıştır:
(1) Meclisin infisah ettiğini
açıklamak: Bu konuda ayrıntılı bilgi N. 69 ve 85'de verilmiştir.
(2) Meclisi feshetmek:
Komisyonumuz infisah hallerinden başka, aşağıda izah edilecek şartların
gerçekleşmesi halinde, Cumhurbaşkanına Meclisi feshetme yetkisinin tanınması
görüşündedir.
Hükümet ile meclis arasında
herhangi bir sebeple ihtilaf çıkar, hükümet istifa eder, yerine gelen hükümet te
eski hükümet gibi o konuda ısrarda bulunursa, başbakanın talebi üzerine
Cumhurbaşkânı Meclisi feshetmek yetkisini haiz olmalıdır. Fesih yetkisi
Cumhurbaşkanına verilmekle birlikte, önerilen kurumun hükümetlerin politikalarını
uygulama aracı niteliği taşıdığı şüphesizdir. Öneri ile, bir taraftan
yürütmeye yasama karşısında önemli bir araç sağlanmakta, diğer taraftan da fesih
yetkisi Cumhurbaşkanına tanınarak yürütmenin bunu kötüye kullanmasına engel
olunmaktadır.
(3) Yüksek Hakimler Kuruluna
üç üye seçmek: Komisyonumuz, Yüksek Hakimler Kurulunun 3 üyesinin hukuk
profesörleri ve avukatlar arasından, Cumhurbaşkanınca seçilmesini görüş birliği
içinde kabul etmiştir. Önerinin gerekçesi şudur:
Âdaletin sağlanması veya başka
bir deyişle adaletin dağıtılması bir kamu hizmetidir. Bu hizmetin özelliği hem
yürütmenin hem de yargının görev alanı içine girmesindedir. Sanığın veya hukuk
düzenini ihlal eden kişinin yargı önüne çıkarılmasını sağlamak görevi
yürütmenindir. Gerçekten sanığı yürütme takip eder, yakalar ve yargıya teslim
eder. Yargı ile yürütme arasında kopukluk veya anlaşmazlık olur, yargı yürütmenin
çabalarını boşa çıkarıcı bir tutum içine girerse düzen bozulur. Yargının
bağımsızlığına riayet ederek yürütme ile yargı arasında uyumun sağlanmasında
tarafsız Cumhurbaşkanına düşen görevler vardır. İşte Cumhurbaşkanına bu manevi
gücü sağlayabilmenin araçlarından biri, ona Yüksek Hakimler Kurulunun 3 üyesini
seçebilme yetkisini tanımâktır.
(4) Milli güvenlik Kuruluna 3
üye seçmek: (Ayrıntılı bilgi N. 89'da verilmiştir).
(5) Yüksek Hakimler Kurulunun
teklifi üzerine Anayasa Mahkemesi üyelerini seçmek: (Ayrıntılı bilgi N. 107'de
verilmiştir).
IX. HÜKÜMET
1.Hükümetin Belli Bir Sürede
Kurulamamasının sonucu: TBMM'nin İnfisahı
85) Hükümet buhranları
konusunu tartışırken Komisyonumuza şu düşünceler hakim olmuştur:
a) Uzun süren hükümet
buhranları, yürütmenin görevini gereği gibi yerine getirememesine sebep olmakta; kamu
personeli yetki kullanmaktan çekinmekte; Devlet dairelerinde ve diğer kurumlarda krizin
tahmini sonucuna göre hareket edilmektedir. Krizler Ülke ekonomisini de etkilemekte
dış politikada karar alınmasına engel olmaktadırlar. Kısacası Türkiyenin
sorunları askıda kalmaktadır.Parlamenter rejimin Hükümet krizini bünyesinde
taşıdığı muhakkaktır. Ancak, krizlerin sıklığı ve uzun sürmesi önemli bir
sakınca olarak ortaya çıkmaktadır. Birçok ülkenin anayasalarında krizlere sık
karşılaşılması tehlikesini bertaraf etmeye yönelik hükümler, hatta, mekanizmalar
vardır.
b) Ülkemize partilerarası
uzlaşma alışkanlığı bulunmadığı için, çoğunluğu kolayca sağlayabilecek
partiler anlaşma yoluna gitmemekte, uzun süren buhranların sonunda küçük partilere
büyük tavizler veren sun'i formüllerle hükümetler teşkil edilmekte, bu hükümetler
de kamuoyunu tatmin etmedikleri gibi gerekli ağırlığa da sahip bulunmamaktadırlar.
Sözkonusu hükümetlere karşı muhalefetin tutumu sert, anlayışsız ve hatta insafsız
olmaktadır. Denilebilir ki, bu hallerde hükümetin varlığına rağmen kriz devam
etmektedir.
c) Hükümet buhranları
bazan o kadar uzamaktadır ki, Cumhurbaşkanı, hiç olmazsa günlük işlerin
yapılmasını sağlamak amacı ile güvenoyu alamıyacak olan hükümetleri
onaylamaktadır. Böylece Ülke, oldukça uzun bir süre, hiçbir ağırlığı
bulunmayan, güvensizliğe muhatap olmuş bir hükümet ile yönetilmeye
çalışılmaktadır.
d) Yukarıda açıklaması
yapılan haller teorik örnekler değildir. Ülkemizde 20 yıl içinde oldukça sık
olarak karşılaşılmış ve son yıllarda büyük yoğunluk kazanmış olayların
bazıları soyut bir tarzda aktarılmıştır. Sorun seçim sisteminde yapılacak
değişikliklerle de belki kısmen çözülebilir. Ancak, bu tür olaylara sık sık sahne
olan bir ülkenin yeni Anayasasının bu soruna bigane kalması düşünülemez.
e) Krizlerin ortaya
çıkardığı ağır ve olumsuz havanın dağılması ve kamuoyunda rejim konusunda
beliren şüphelerin ortadan kalkması için ''yeni seçim'' bir çok anayasada bir
güvenlik sistemi olarak mütalaa edilmiştir. Hükümetin belli bir sürede kurulamaması
halinde meclisin, infisah edeceğinin hükme bağlanması hem güven sistemini işletecek
hem de partiler arasında anlaşmanın sağlanması alışkanlığının başlamasına ve
hatta yerleşmesine yol açacaktır.
f) Bu sebeplerle; hükümetin
istifası veya düşürülmesinden veya seçimleri müteakip meclisin toplanmasından
itibaren 3 ay içinde Hükümetin kurulamaması halinde Meclisin infisah edeceği
hükmünün yeni Anayasaya konulmasında görüş birliğine varılmıştır.
2. Bakanlar Kuruluna İlişkin
Bazı Sorunlar
86) a) Dışardan bakan atanması:
Komisyonumuz Parlamento dışından
bakan atanması yolunun açık tutulmasında görüş birliği içindedir. Komisyonumuzda
seçim zamanları üç bakanın, yani İçişleri, Adalet ve Ulaştırma Bakanlarının
dışardan atanması ve bu zorunluluğun ara seçimlere de teşmil edilmesi konusunda da
ittifak mevcuttur. Komisyonun önerisi mevcut hükümden şu noktada ayrılmâktadır:
Komisyon meclis içindeki tarafsız kişilerin seçim zamanları bakan olarak
atanmalarını uygun görmemektedir. Çünkü, tecrübeler tarafsız kişilerin ya
bir süre önce tarafsız hale geldiklerini ya da bazı bölgelerdeki yapı
özelliklerinden yararlanarak meclise bu ad altında girdiklerini, ancak gerçekte
tarafsız nitelik taşımadıklarını ortaya koymuştur. Hükmün amacına cevap verecek
tarzda uygulanabilmesi için, atamaların meclis dışındaki tarafsızlardan
yapılmasında zorunluluk vardır. Bu noktada Cumhurbaşkanının görevinin özel bir
ağırlık kazandığı şüphesizdir.
87) b) Yeni Bakanlıklar
kurulması:
Bakanlıkların, kanunun koyduğu
esaslara göre kurulacağı hükmünün (AY. m. 106) geçmiş dönemde amacından
saptırıldığı; bu sebeple mevcut sistemin değiştirilerek, Bakanlıkların kanunla
kurulmalarını öngören bir düzenlemenin yeni Anayasada yeralması gerektiği
düşünülebilirse de, Komisyorıumuz, tartışmalar sonucunda aksi kanaate
ulaşmıştır. Çünkü, yeni Bakanlık Kurulması ile hükümet programları arasında
sıkı ilişki vardır. Bir Başbakan, programladığı icraatı yapabilmek için yeni
Bakanlıklara ihtiyaç duyuyorsa ona bu imkan verilmelidir. Bakanlıkların kanun yolu ile
kurulmalarının Anayasada öngörülmesi halinde yürütmeye bu yol kapatılmış olur.
3. Gensoru
88) Komisyonumuz ''gensoru''
kurumunu geçmişteki uygulaması yönünden ele almıştır. Tartışmalar sırasında,
gensoru gibi önemli bir denetleme aracının zaman zaman amacından saptırıldığı;
mesela, gensorunların binlerce sayfa olarak hazırlandığı, bu yola sık sık
başvurulduğu, gensoru ile başka amaçlar izlendiği, her gensoru verilmesini müteakip
Ülkede hükümet düşmüş gibi buhran yaratıldığı ve kamu personelinin yetki
kullanamaz, çalışamaz duruma ,sokulduğu, soruya muhatap hükümetlerin başkanlarına
açıklama için çok kısa süreler verildiği ifade edilmiştir.
Komisyonumuzun kanaatince,
parlamenter sistemin mutlaka gensoru kurumu ile donatılması gerekir. Ancak, her kurum
gibi bunun da amacından saptırılmadan kullanılması ve meclis çalışmalarını
tıkamayacak tarzda gensorudan yararlanılması esastır. Karşılaştırmalı hukukta
yapılan bir inceleme, çeşitli anayasaların, gensorunun amâcından saptırılmasına
engel olucu hükümler ihtiva ettiğini ortaya koymuştur. Komisyonumuz, gensoru verme
yetkisine sahip kişilerin bir toplantı yılı içinde verebilecekleri gensoru
miktarının sınırlandırılması; aynı konu hakkında, belli bir süre geçmeden
yeniden gensoru verilememesi ve gensoru verilebilmesi için gerekli olan milletvekili
sayısının yükseltilmesi gibi tedbirlerin ihtiyaca cevap verebileceği
düşüncesindedir. Komisyonumuz, gensorunun gündeme alınıp alınamıyacağına
ilişkin müzakerenin kaldırılması veya sadece gensoru sahibi ile hükümet başkanına
sınırlı süreli konuşma hakkı verilmesi önerisini uygun bir tedbir olarak mütalaa
etmemiştir.
4. Milli Güvenlik Kurulu
89) Komisyonumuz, Milli
Güvenlik Kurulunun, kurum olarak yeni Anayasada muhafazasının gerekliliğinde görüş
birliği içindedir. Ancak kurulun bünyesinde bazı değişikliklerin yapılmasının
faydalı olacağı sonucuna varılmıştır. Şöyle ki:
__Cumhurbaşkanı, bir yıl süreli
olmak üzere kurula üç üye seçebilmelidir. Cumhurbaşkanınca atanacak üyeler, kurula
milli güvenlik ile ilgili yüksek düzeydeki uzmanların girmesinin yollarını
açacaktır. Mesela, Cumhurbaşkanının atayacağı, bir atom fiziği profesörü, uzun
vadeli politikaların tesbitinden yardımcı olacaktır.
__ Kurula ana muhalefet partisinin
başkanının da iştirak etmesi milli güvenlik konularında uzlaşmayı sağlayacaktır.
X. YÖNETİM
1. Yargı Denetimi
90) Mevcut Anayasanın 114.
maddesinin 1. fıkrasının temel bir hüküm olduğunda görüş birliğine varan
Komisyonumuz hükmün aynen muhafaza edilmesini önermektedir.
2. İşçi Niteliği Taşımayan
Kamu Hizmetlileri
91) 1961 Anayasasının 117.
Maddesinin 2. fıkrası sadece ''memur''lardan söz etmektedir. Oysa tatbikat kanunları
memurlarla işçiler arasında başka kategorilere de yer vermektedirler. Bu hükümde
uygulama ile uyum sağlanmalı ve sözleşmeli personel ile işçi niteliği taşımayan
kamu personeli de açıkça zikredilmelidir.
3. Memur Teminatı
92) Komisyonumuz 1981
Anayasasının 118. maddesinin 1. frkrasını teminatın sağlanması açısından
yetersiz, hatta sakıncalı bulmuştur. Çünkü, bu hükme göre, ''...isnat olunan
hususun ilgiliye açıkça ve yazılı olarak bildirilmesin gerekmekte olup, isnat olunan
hususa ilişkin vesikaların ilgiliye gösterilmesi zorunluğu yoktur. Geçmiş dönemin
bu maddeden dayanak alan uygulamaları memur teminatını tamamen bertaraf edecek bir
görünüm kazanmıştır. Madde ''memur teminatın''dan sözetmekle birlikte, memura
statüsü ile ilgili herhangi bir teminat sağlamamakta, sadece disiplin kovuşturmasına
inhisar eden bir imkan bahşeder görülmekte, ancak öngörülen hüküm bu kısıtlı
teminatı bile memura verememektedir.
Komisyonumuz, isnada muhatap olan
kişinin, ithamın dayanağını teşkil eden ''vesikalara ulaşma hakkı'nın temel bir
hak olarak yeni Anayasada yer almasını önermiştir. (Tabii olarak milli güvenliğin
gerektirdiği istisnalar saklı kalmalıdır). Memurlarla ilgili teminat hükmününde bu
hakkı sağlar tarzda düzenlenmesi gereklidir.
Komisyonumuz, ayrıca, memur
teminatının sadece disiplin kovuşturmasına inhisar ettirilmesini de hem yetersiz hem
de sakıncalı bulmaktadır.
4. Kamu Personel'nin Mesleki ve
Ekonomik Menfaatlerini Koruma ve Geliştirme Kurumu
93) Kamu personelinin mesleki ve
ekonomik menfaatlerini koruyan ve geliştiren bir kurumun meydana getirilmesi gereklidir.
Onun için, Anayasanın 119. maddesinin son fıkrasına benzer bir hüküm yeni Anayasada
da yer almalı ve bu kurum ile ilgili kanun hemen çıkarılmalıdır. Grevli sendika
hakkı bulunmayan kamu persorıeline bu kurum ile bir dereceye kadar mesleki ve ekonomik
menfaatlerini sağlama, koruma ve geliştirme imkanı verilmiş olacaktır.
Komisyon, mezkur kurumun Dernekler
Kanununa değil kendi özel kanununa tabi ve kamu personelinin özellik ve niteliklerine
uygun düşecek bir yapıya sahip olması gerektiği görüşündedir.
5. Kamu Kurumu Niteliğinde
Meslek Kuruluşları
94) Yeni Anayasa hazırlanırken
kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının geçmiş dönemde amaçları
dışında faaliyet gösterdikleri, yönetim ve işleyişlerinin demokratik esaslara uygun
olmadığı, siyasi partilerin ve diğer legal ve illegal teşekküllerin bu kurumları
ele geçirme mücadelesi verdikleri ve ele geçirince de kendi çıkarları için
kullandıkları gerçeği gözönüne alınmalıdır.
Onun için; Anayasada bu
kurumların:
__ Kanunla tesbit edilen amaçları
dışında faaliyet gösteremiyecekleri;
__ İşleyiş ve faaliyetlerinin
demokratik esaslara aykırı olamıyacağı açıkça belirtilmelidir.
6. Olağanüstü Yönetim
Usulleri
95) 1961 Anayasasında
olağanüstü hallerde vatandaşlar için konulabilecek para, mal ve çalışma
yükümleri ile bu hallerin ilanı, yürütülmesi ve kaldırılması hakkındaki
usullerin kanunla düzenleneceği belirtilirken, sadece, deprem, sel, fırtına gibi tabi
afetler düşünülmüştür. Oysa, kamu düzenini bozan toplu eylemli hareketler de
olağanüstü yönetim usullerinin uygulanmasını gerekli kılabilir. Bunlar olağan
yetkilerle önlenilmesi mümkün bulunmayan veya daha büyük çap kazanmaması için
tedbir alınması gerekli olan, ancak, sıkıyönetim ilanını gerektirecek düzeye
ulaşmamış hareketlerdir. Eğer, zamanında tedbir alınmazsa bu tür olaylar kamu
düzenini esaslı surette bozup sıkıyönetim ilanını da zorunlu hale getirebilirler.
Bunlar iki kent arasındaki bir futbol karşılaşması sonucunda çıkabilir veya bir
grubun bazı hareketleri bir ilçeyi veya ilin bir bölümünü tahrik edici rol
oynayabilir yahut o mahal sakinleri arasındaki mezhep farklılığını veya siyasi
görüş ayrılığını istismara yönelik çalışmalar belirli bir çevrede gergin
ortam yaratmış olabilir. Anayasamız bu tür olayların önlenebilmesi amacı ile sivil
yönetime olağanüstü yetkiler verilmesine müsait değildir. Bu eksiklik şu olumsuz
sonurların doğmasına sebep olmaktadır:
__ Kamu düzenini bozan toplu
eylemli hareketlerin başlayacağının anlaşılmasınâ rağmen sivil yönetim etkili
tedbir alamamakta böylece zamanında önlenebilecek olaylar tabir caizse göz göre göre
başlamaktadır.
__ Olay çıkınca mülki amir İl
İdaresi Kanununun hükümlerine dayanarak Silahlı Kuvvetlere başvurmaktadır. Ancak
Silahlı Kuvvetler sadece müdahale etmekte, bu durumlarda uygulanabilecek araçlar
kanunlarda mevcut olmadığı için sivil yönetim kadar Silahlı Kuvvetler de çaresiz
kalmaktadır:
__ Çıkması önlenemeyen veya
yayılma alanı sınırlandırılıp bastırılamayan olaylar __ kente, vatandaşın mal
ve canına büyük zararlar verdikten başka __ bir süre sonra ancak sıkıyönetimle
bastırılabilecek boyutlara ulaşmaktadır. Başka bir deyişle, sıkıyönetime gerek
olmayan haller, giderek bu yönetimi davet etmektedir.
__ Sıkıyönetim fertlerin hem
temel hak ve özgürlüklerini esaslı suretle kısıtlamakta, hem de sivil yönetimin
aczini ifade etmektedir. Oysa sorun temel hak ve hürriyetlerin sıkıyönetime oranla
çok daha az kısıtlanması süretiyle çözülebilir. Ayrıca sivil yönetime yetki
tanıyarak olayların üstesinden gelmek imkanının verilmesinde sayısız yarar vardır.
96) İşte bu sebeplerle
Komisyonumuz mevcut Anayasanın 123. maddesinin 1. fıkrası aynen muhafaza edilerek; kamu
düzenini bozan toplu eylemli hareketleri önlemek amacı ile olağanüstü yönetim
usullerinin kanunla düzenlenmesini öngören ayrı bir hükmün Anayasaya konulmasında
ve Anayasada bu kurum ile ilgili şu kayıtların yer almasında görüş birliğine
varmıştır:
(1) Olağanüstü halin ilan
edilebilmesi için Anayasada gösterilen sebebin gerçekleşmiş olması şarttır.
Komisyonumuz sebep olarak: ''kamu düzenini bozucu yaygın, eylemli toplu hareketlerin
varlığı'nı önermektedir.
|