§ 5 - 1924 TEŞKİLÂTI
ESASİYESİYLE MUKAYESE :
1924 Tegkilâtı Esasiyesi "devlet
hayatında mutlak bir millet hâkimiyeti idealinden" harekat etmiştir. Ve bu
itibarla, en koyu mânasıyle demokratik bir kanun olduğu ve zamanında, memleketin
ihtiyacına cevap verdiği inkâr edilemez.
1961 anayasası ise, 27 Mayıs
ihtilâlinin kader ve endişesi ile çeşidli görüş ve temayüllerin karışmasından
yakasını kurtaramamış ve bu tutumu ile kat'iyetle "..uzakları gören k u r u c u
bir kanun olmaktan ziyade; h a l i i f a d e eden (1950-1960) kuşkulu ve reaksiyoner bir
eser olmuştur. Bu kanunda, tek parti parlömanı otoritesi ile meclis hükûmeti fikri ve
sistemi, âdeta biribirinden ürkmekte ve biribiriyle mücadeleye girmektedir. bu hal,
anayasanın, devlet organları salâhiyet ve faaliyetlerini tanzim edişinde açıkca
görülmektedir (11)".
Yürürlükteki anayasa, 1924
Teşkilâtı Esasiyesinin bütün kuvvet ve iktidarı Mecliste toplamak suretiyle ihdas
ettiği tek meclis mutlakiyeti fikrini yıkmak istemiş; ve, yerine, kuvvetler muvazenesi
sistemini koymuştur.
Ortada görünen gerçek ise,
faaliyetinde ve kararlarında h ü r ve başına buyruk organların ikame edilmiş
olmasıdır. Bu organlarla, korkuları, meclis hükümranlığı yerine organlar
hükümranlığı getirilmekte ve bundan da tegafül olunmaktadır.
Kuvvetler ayrılığının şartı,
kuvvetler arasında tefriti frenleyecek organize emek ve iş görme prensiplerinin
mevcudiyeti dir. Bundan yoksunluk, ferdin hak ve hürriyetlerinin teminatının kime ve
kim için ve ne için korunacağı fikrini gölgeler.
1961 anayasasının kurduğu parlömanter
rejimde en belirgin olan diğer bir husus da adına yasama, yürütme ve yargı dediğimiz
kuvvetler bölümünde, bu esasın bel kemiği olan, ayrılan kuvvetler arasında m a k û
I bir m u v a z e n e ve i ti d â I noktası tesisinin, maal'esef ihmal edilmiş
olmasıdır. Gerçi, yasamanın ve yürütmenin aşırı gitmelerini durdurmak hedef
alınmıştır; fakat, kuvvetlerin, kendi sahasında manevra yapmasına, kendine, yeni bir
yön vermesine karşı durulmuş ve hatta bu husus da oldukça hasis davranılmıştır.
Parlemento rejiminde, muvazene kurmada,
ağırlığın yargı organında olması, rejimi kurtarmış ve milleti tatmin etmiş
olmuyor. Filan kanunun, anayasaya aykırı olması nedeni ile iptali son çare değildir.
Önemli olan, bu iptaller karşısında, yasamanın ve yürütmenin durumu ve tutumudur.
İptal; âmme efkârında, yasamanın iyi
çalışmadığının; kanun yapma işini tekniğine göre ve memleket ihtiyaçlarını
dikkate alarak beceremediğinin ilânıdır. Bu ilân tekerrür ettikçe, seçmeni ile
vekili milletvekili ve senatörler arasına, bir k u ş k u ve huzursuzluk girebileceği
düşünülmemiştir.
Bu suretle, Meclis ile Hükümet icra
arasındaki muvazenede pay almada, ağırlığın, yargı organında temerküzü, bir
taraftan Devlet resiliğine diğer taraftan da yasamaya karşı salâhiyet gasbı
olmuştur. Bunların her ikisi de neticede, memleket hizmetinde birer organdan başka bir
şey olmamaları itibariyle, seçim için Meclisi fesıh yetkisini tıkamak ve yargıyı,
yasama ve yürütmenin âmiri yapmak son sözün sahibi Millet hakemliğine büyük bir
engel sayılmalıdır.
Parlementoya; yürütmeyi, içeriden ve
yargı yolu ile dışardan mürakabe ve mes'ul etme salâhiyeti tanımağa çok önem
verilmiş olduğu halde, en yüksek icra âmiri sıfatiyle Devlet Reisine, parlementoyu
feshederek seçimleri yenilemek yani âmme efkârını temsil eden seçmenler
topluluğunun hakemliğine müracaat etme salâhiyeti tanınmamıştır.
Parlementer rejimin gereği olarak Devlet
Reisine, anayasamız, fesih yetkisini tanımadığına nazaran Millet hayatı bundan
tabiatile etkilenecektir. Bir de şu var: Mecliste hâkim olan ekseriyet ile muhalefetin
çarpışması ve ayrıca, ekseriyete Devlet Reisinin n â f i z olamamasının
belirtileri ki, bu hal koalisyon hükümetlerinde açık seçik olarak ortaya
çıkmıştır (12). Koalisyon hükümetlerinin teşkilinin, uzunca zaman sürüncemede
kalmasını, koalisyona rağmen, hükümet ortağının şu veya bu sebebten çekilerek
Hükümeti düşürmesine veya hükümetin çekilmesine, bir veya bir kaç Bakanın istifa
etmelerine ve, son olarak Meclis tarafından Bakanların düşürülmesi endişesinin
belirmesine, velhasıl, gereksiz hükûmet sarsantılarına çığır açmış olur. Bu
zamanlarda, seçim için dört yılın bitimini beklemenin hem yürütme, hem yasama ve
hem de Devlet Reisliği için en büyük bir gaile olduğu kabul edilmelidir.
İşte, bu gaileye 1961 anayasamız hiç
bir çare getirmemiş olması itibariyle bu yönden, öncelikle tadile müstehak olmuş
kabul edilmelidir. Eğer anayasa, bütün bu çıkmazlara hâkim olmuş olsa idi bir
CHP/MSP bir AP/MSP/MHP/CGP gibi koalisyonları ve münferiden bir Çalışma Bakanı'nın
istifası ve bir işçi teşekkülünün "Türk-İş" hükümeti, Devlet Reisine
ferden şikâyeti ve benzeri hallerin doğmasını ve ayrıca, Af ve Devlet Güvenlik
Mahkemeleri kanunlarının sübjektifi tefsirlerine ve gereksiz iptallerine şahid
olunmazdı. Bütün bu fiili vakalarda gösteriyor ki, mükemmel bir anayasa h e r i
h t i m a l i nazara almakla yükümlüdür (13).
Yeni anayasamızın, Meclis hükümeti
sistemine bağlığının bir diğer örneği de Cumhurbaşkanının Türkiye Büyük
Millet Meclisi içinden ve tarafından seçilmesidir. Bu seçime mukabil, yürütmeyi
kurmada Cumhurbaşkanına yetki tanımakla, anayasa, parlementer sisteme ve rejime
kaymış ve iki sistemi sözde telif etmek istemiştir. Bu telif işinde, 1960 dan bu yana
başarılı olmuş mu dur? sualine, gerçekten müspet cevap vermek mümkün değildir.
Değildir çünkü, 1961 ile 1977 devresine giren dört seçim yılında teşkekül eden
hükümetlerin hayatlarının devamlılığındaki istikrarsızlık bu cevabın
"hayır" olduğuna delil teşkil eder.
Toplumun etnik hususiyetini taşıması
toplum hayat ve faaliyetini doğrudan etkilemesi, emir ve nehy yolu ile bütün
münasebetlere yön ve izin ve, sosyal, ekonomik ve ahlâki âmillere birinci derecede
önem vermesi, ayrıca, Devletin şeklini, esasını, işleyişini, siyasî karakterini ve
vasfını ortaya koyması ve, İdare ile vatandaş ve Devlet arasındaki zaruri
münasebetleri tanzim ve temel hakları belirlemesi gibi büyük bir hususiyeti haiz olan
Anayasamız, n o r m a t i f kanunlarımızdan en önemlisidir.
Devlet ve vatandaşlar için en zaruri
görülen haklar ve yetkiler bu kanunda belli edilmiştir. Taşıdığı bu normatif
hükümler niteliği ile Türk toplumunun içinden, bünyesinden mâna ve kuvvetini
almış ve o suretle tebellür etmiştir. Doktirine göre anayasaları, esas itibariyle c
e m i y e t istemiştir; ve anayasa vazıı, bu isteği bütün yönleri ve çeşidleri
ile bulup hükümler manzumesi şeklinde ifade yani i z h a r eylemiştir.
İşte 1924 Teşkilâtı Esasiyesi, bu
anlamda, hürriyet ve istiklâl uğrunda çok pahalıya mal olan harcamaların
ağırlığı ile isdirap ve sevirici birieştiren şuurlu ve Milletin tamamiyle isteğini
oluşturmuş olan bir kanun idi. 1961 anayasasına gelince: O'nun varlığının sebebi,
"başlangıç" kısmında aynen: "tutum ve davranışlarıyle meşruluğunu
kaybetmiş bir iktidara karşı direnme… olarak gösterilmiştir ve ne garip bir
tecellidir ki, direnmeyi yapanlarla yapılanları yapanlar adına yorumlananların da
dahil olduğu çevrede "meşruluğu kaybetmenin hukuki nedenleri, realist ve objektif
bir surette" bu güne kadar ortaya sergilenmemiş; alel'ade, bir hükümet
darbesinden bir anayasaya yükselme çabasına girişildiği anlaşılmıştır.
Yok edilenin yerine konacak her hukuki
müessesenin, önce bir tarifinin yapılmasının gerektiği kaidesini, ihtilâl
elemanları biliyor veya bilebilecek bir durumda bulunuyordu denilemez; zira, ihtilâlin
sürüp gittiği bir sırada, anayasaya gelişi güzel serpilen hakların tariflerden,
mâna ve ruhtan yoksunluğundan bahsetmek, kızgın çöl güneşinden korunamayan birinin
suya hasret çekmesinden farksızdır. Zira, ihtilâl havası normal düşünceyi ve
objektiviteyi değil, sonuca götüren arzuyu formüle etmeği emreder.
Anayasa, "..mahiyeti itibariyle
siyasî bir kanundur. Siyaset ise, insan ihtiraslarının en çok kabardığı bir
sahadır. Binaenaleyh, her kanundan çok anayasanın, kabaran ihtiraslara rol oynama
imkânı vermeyecek bir mükemmeliyette olması" gerekirci. Hülâsa, 1924
Teşkilâtı Esasiye Kanunu kuvvetini ve mânasını, Atatürk'ün Türk Gençliğine
hitabesi'nden alır ve onda ifadesini bulur. O, bu şekliyle şahsına özgü "sui
generis"dir. ve dünyada ilk anayasadır. Evet, O, kanı ile canı ile vatan
sathında satır satır şehid kanlarıyle yazılmış, hür ve müstakil yaşamanın
müseccel anayasalar destanıdır. İşte, bu hususiyeti, 1961 anayasasında bulmak ve
görmek mümkün değildir. Yeni anayasamızın "başlangıç" bölümü,
Atatürk'ün "Gençliğe hitabesi" ile eş değerde ve mânada olmadığı gibi
onunla da kabili mukayese değildir.
Filhakika, anayasalar her kanundan daha
çok bir millî camia kanunudur ve toplumun her ferdini her hal ve vaziyette ilgilendiren
millî bir misaktır. Bu itibarladır ki, milletçe beğenilmesi ve benimsenmesi
öngörülür (14).
§ 6 - AUTO - LİMİTATİON :
1924 Teşkilâtı Esasiye Kanunu'nun 103
ncü maddesi hükmüne göre, Meclis, hiç bir suretle anayasaya aykırı bir kanun
yapamaz.
"Madde 103 fıkra son - hiç
bir kanun Teşkilâtı Esasis Kanununa münafi olamaz."
1961 anayasasının bu kaideyi
tekrarlayan 8 nci maddesi hükmü ise aynen : "Kanunlar anayasaya aykırı
olamaz". Görülüyorki, hükümler arasında benzerlikler vardır; ancak, yeni
anayasamız, 145/152 nci maddelerindeki hükümleriyle kanunların anayasaya uygunluğunu
d e n e t l e y e n bir Anayasa Mahkeme: (Anym) teşkil etmek suretiyle berikine nazaran
daha redikal tedbirler getirmiştir. Bu mahkemenin, Yüce Divan sıfatı ile haiz olduğu
görevi dışında en önemli hizmeti, Kanunların ve TBMM iç tüzüklerinin, anayasaya
uygunluğunu denetlemektir.
Kanunların anayasaya aykırı
olamayacağı kaidesi ile her şeyden önce Meclis, yasama yetkisi bakımından kendi
kendini kontrol "auto-limitation" edecektir. Bu kontrol sayesinde kanunları
anayasaya aykırılığı yani hak ve hürriyetlerin hududunu tesbi bahanesiyle aşırı
derecede serbest bir harekette bulunamayacaktır. Önce, auto limitation icabı, Meclis,
kanun projelerini Meclis Komisyonlarında inceletecek ve sonra umumi heyetler de kendisi
eleştirecek ve bunu, anayasa açısından kayıtlı olarak yapacaktır.
Kaideye uymamış ve Meclis kendini
kontrol etmemiş ve bu suretle aykırı kanun çıkarmış ise, 1924 Teşkilâtı Esasiye
Kanununda bu hale bir çare gösterilmemişti. Fakat, 1961 anayasası, bu hale yargı
denetlemesi ile karşılık vermiştir. Ancak Anayasa Mahkemesi bir teminatı müessesesi
olarak acaba yeterli mi? dir, 1961 anayasasını göz önünde tutarak bu soruyu
cevaplamak gerekir. Bizim, nâciz fikrimize göre, şu noktalarda teminat yetersiz
olmuştur.
§ 7 - ANAYASAYA AYKIRILIK DA
ÖLÇÜ (Antidemokrasi)
a. 1961 anayasasında, kanunların "..
anayasa prensiplerine uygunluğuna ve aykırılığına dair hiç bir kaide ve ölçü
verilmemiş, kısacası, anayasamız, antidemokrasi" yi tarif etmemiştir.
Anayasamız, temel hak ve hürriyetleri
sadece, b i r e r k e l i m e halinde açıklamak ve saymakla yetinmiştir. Meselâ,
Lâiklik'den ve lâik devletten 22 ve 26 ve 121 nci maddelerde söz edilmektedir. Fakat,
din ve vicdan hürriyeti nedir? laiklik ne demektir? sorularına karşı, anayasamız s ü
k û t etmiş ve lâiklik ile neyi kastettiğini bildirmemiştir. Bunun, diğer
misallerini göstermiştik.
İşaret ettiğimiz bütün bu noktalarda
anayasamızın boşlukları t e f s i r ve i ç t i h a d a bırakılmıştır.
Anayasamızın bu sükütu karşısında,
uygunluğu tetkik edecek olan anayasa mahkememizin bahis konusu terimlerin ve prensiplerin
mânalarını ve kapsamını üç yerden çıkarması düşünülebilir. Biri, maddi yahut
afelâde dediğimiz kanunlardan; ikincisi, hukukçular içtihadından; üçüncüsü de,
doktrinden.
Anayasa mahkemesi, maddî kanunlarda
mâna ve şumulü arayıp bulacaksa, bu demektir ki, son söz, gene maddî kanunların
koyucusundadır. Kısacası, TBMM de dir. Böyle olunca, maksad hasıl olmamış, dairei
fâside içine düşülmüş demektir.
Anayasa mahkemesi, mâna ve şumulü
doktrinde bulacak ve doktirini düşüncelerinde ve tefsirlerinde mehaz ve delil
gösterecek ise -ki, tatbikatta bazı kararları böyledir- gayreti gene boşunadır.
Yetersizdir ve hata kendisini bile tatmin etmeyecektir. Çünkü, bizim bildiğimize
göre, meselâ, hukuk devleti, sosyal adalet, devlet güvenliği, kamu düzeni, kamu
yararı, toplum yararı, lâiklik, demokratik esaslar, hür demokratik düzen, normal
demokratik rejim ve (15) gibi, sosyal, ekonomik ve politika ile sıkı sıkıya ilgili
olanların üzerinde Türk hukukçularının ve kanun adamlarımızın, aralarında
"fikir birliği" ve "kavram birliği" yoktur. Hiç birinin izahı ve
anlayışı diğerini tatmin etmemektedir.
b. Yukarıda işaret ettiğimiz
terimlerin tariflerinin, anayasada mevcut olmaması karşısında, anayasa mahkemesinin,
bu terimlerin mâna ve şumulünü iptal kararı verdiği her mesele veya mevzuda,
alelâde yahut maddî kanun yapımcısı Meclise terk etmiş olduğunu söyledik.
Meclis, iptal konusu kanunu tekrar
inceleyecek ve yeni bir kanun isdar edecektir. Yeni kanunun uygunluğunun iptale rağmen
teminatı nedir? İptal kararındaki espiriye uymayan ve vatandaş hak ve hürriyetlerini
kısıtlayan bir biçimde yeni kanunun çıkarılması salâhiyeti neticede Meclisin
olunca, giden geri gelmiş olacak, temel hak ve hürriyetlerin takdiri, tarifi ve
şumulünün tesbiti işi Meclise devredilmiş bulunacaktır. Çünkü, iptal kararıyle
istikrar sağlanamayacaktır. Zira, anayasamızda, maddî kanun koyucusuna karşı
vatandaş hak ve hürriyetlerinin nasıl korunacağına dair hükümler mevcut değildir.
c. Nihayet, anayasa mahkemesi, kendi
kararları üzerinde bir i ç t i h a d ve i s t i k r a r temini hususunda kendi kendini
mukayyet görmemekte ve bu suretle mes'eleyi büsbütün i ğ l â k etmektedir.
Yüksek mahkeme, "hukuk (16)
teriminin içine, diğer yüksek mahkemelerimizin verdikleri kararlarda sürekli olarak
benimsenen yorumları "İçtihadı" dahil etmemekte ve benimsememektedir.
Bilâkis kendisine özgü kurallarla, ilkelerle (?) vatandaş hak ve hürriyetlerinin
takdirini, tarifini yapmaktadır. Böyle olunca, anayasa mahkemesinden, mevcudiyetine
rağmen anayasamızın işaret edebildiğimiz eksikleri muvacehesinde büyük bir fayda
sağlandığı söylenemez.
§ 8 - ANAYASA HÜKÜMLERİ :
1 - Destekler :
Mes'elenin izahında fikirlerimize destek
olacak olan aşağıda ki anayasa hükümlerini topluca ve birlikte gözden geçirelim:
Madde 8. fıkra 2 : Anayasa hükümleri,
yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını ve kişileri bağlayan
temel hukuk kuralları'dır.
Madde 132 f. son :...Yasama ve yürütme
organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak zorundadır; bu organlar ve idare,
mahkeme kararlarını hiç bir surette değiştiremez ve bunların yerine getirilmesini
geciktiremez.
Madde 152 f. son: Anayasa mahkemesi
kararları, Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını,
gerçek ve tüzel kişileri bağlar.
2 - Birinci mes'ele :
1961 anayasamız altı kısımdan
oluşmaktadır. Şöyle ki :
Birinci kısım, (m. 1 - 9) genel
esasları;
İkinci kısım, (m. 10 - 62) temel
haklar ve ödevleri;
Üçüncü kısım, (m. 63- 152)
cumhuriyetin temel kuruluşunu;
Dördüncü kısım, (m. 153 - 154)
çeşitli hükümleri;
Beşinci kısım, (m. 1 - 22) geçici
hükümleri;
Altıncı kısım, (m. 155 - 157) son
hükümleri, ihtiva etmektedir.
Anayasanın ikinci kısmı, dört
bölümden ve 10 - 62 nci maddelerden oluşmaktadır; ve 52 madde içerisine temel haklar
ve ödevler sıralanmaktadır. Sözü edilen 52 maddenin her biri, anayasa da hüküm
niteliği taşır. Hemen ilâve edelim ki, 8 nci maddenin açıklaması karşısında
münhasıran 52 madde değil, anayasanın tekmili yani 157 maddesi hükümlerinin hepsi,
Türklerin anayasa hukuku bakımından temel hukuk kuralları'dır. Böyle olunca
anayasanın birinci kısmı için anayasa hükümleri, temel hukuk kuralları'dır
demekle, neyi ifade ve kastetmiş oluyoruz? ve böyle bir hükme neden lüzum görüyoruz?
Anayasa dışında, Muamelât kanunlarında "adi kanunlarda" acaba temel hukuk
kuralı mahiyetinde hükümlerin bulunmadığını mı ifade etmek istiyoruz? yoksa,
anayasanın tefsirinde ve anlaşılmasında, temel hukuk kurallarından ibaret
bulunduğunu bilmezlikten gelecek olanların mevcudiyetini farz ve kabul ederek onlara bu
yolda bir ihmal göstermemeleri gerektiğini mi? hükme bağlamak istiyoruz. Mer'i kanun
ve nizamların anayasaya uygun olmasına kanuniliğin şartı dediğimize göre,
anayasamızın kendi kendini, 8 nci madde hükmüyle üstün bir kanun olduğunu izhar ve
ifade etmesi ve Türkiye'de kanunların kanunu'nun adi kanunlar için bir mehenk taşı
olduğunu özel bir madde hükmü ile teyid etmesi, teşrii bir zaaftan ibaret olmaz mı?
Böylesine haşivden ibarei bir hükmün
anayasada yer alması düşünülmemeli idi. İkincisi, temel hukuk kuralları, madem ki,
anayasa hükümleridir, bunun dışında muamelat kanunlarında "adi kanun"
temel hukuk kuralı olamaz, anlamını da çıkarmak mümkün dür. Bu takdirde, meselâ,
Medeni Kanunu'muzun "başlangıç" hükümlerine genel ve temel hukuk kuralları
niteliğinde değildir dememiz mümkün olacak mı dır?
3 - İkinci mes'ele :
8 nci madde, Birinci Kısımdaki anayasa
hükümlerini, temel hukuk kuralı olarak ilân ediyor ve buna yasama, yürütme, yargı,
idare ve kişilerin uymasını, bağlanmasını hüküm altına alıyor. Beri taraftan da,
152/son maddesi de anayasa mahkemesi kararları'nın aynı vasıfta olduğunu
tekrarlıyor. Bu suretle, hem anayasa hükümleri hem de bir mahkemenin yâni icraya giren
bir teşkilâtın kararları için aynı kuvvet ve değerde hüküm sevk ediliyor, buna
bir sebeb veya lüzum var mı dır? varsa ne dir?
Keza, anayasa mahkemesinin kararları, 8
nci madde hükmü gereğince, realitede ve bidayette temel hukuk kuralı niteliğine
kendiliğinden dönüşmekte ve bu madde hükmü içerisinde değerlenmesi mümkün ve
lâzım gelirken, ayrı 'bir madde de, sanki, bu mahkemenin kararları 8 nci madde hükmü
muvacehesinde temel hukuk kurallarının bir parçası, cüzü değilmiş ve kişileri,
yasamayı, yürütmeyi, yargıyı ve idareyi bağlamayacakmış gibi bir endişeye
kapılan kanun vazıinin ayrıca 152 nci madde ile hüküm sevk etmesi karşısında, bu
davranışın bir hukuki ,nedeni ve değeri olması gerekir. Bir açıdan, anayasa
mahkemesi kararları, Devlet organları ve kişileri bağlar demek, istisnaî bir hüküm
mahiyetinde olduğuna göre, 8 nci maddenin şumulü dışında bu istisnayi
değerlendirmek gerekecektir. Ve bu değer, 8 nci madde şumulüne girmeyen anayasa
mahkemesi kararlarının, temel hukuk kurallarından ibaret kabul edilemeyeceği şeklinde
olmak gerekiyor. Çünkü, istisnalar umumi kaideyi aşan ve taşan bir gayeye ulaşmak
için tesis olunacağına göre, bu mahkeme kararlarının, anayasa vazii tarafından,
temei hukuk kuralı ,niteliğinde olmaması isteği, bir istisnaî durumla 152 nci maddede
belirlenmiş oluyor ve bu istisnanın hususiyeti tavsif ediliyor ve deniliyor ki,
kararlara, temel hukuk kuralı niteliğinde olmasa bile, Devletin tekmil organları ve
kişiler uymakla yükümlüdür ve bağlıdır. İtiraf edelim ki, bizim mantığımız ve
hukuk anlayışımız bu şekilde bir yükümlülüğü ve bağlılığı kabule imkân
vermiyor. Çünkü, anayasa hükümleriyle anayasa mahkemesi kararlarını aynı değer ve
vasıfta bulmuyoruz.
4 - Üçüncü mes'ele
Anayasamızın 13 ncü maddesi hükmü
muvacehesinde "bir tedvin hatası olduğu kanaatindeyiz. Bu maddede aynen Bu k ı s
ı m d a gösterilen hak ve hürriyetler, yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun
olarak, kanunla sınırlanabilir" hükmü konmuştur. Bu hükümde hak ve
hürriyetler teriminin anayasanın ikinci kısım ile ilişki kurması itibariyle temel
haklar ve ödevler şeklinde yazılması gerekir. Zira, sözü edilen ikinci kısım da
hak ve hürriyetlerden değil, aksine, temel haklar ve ödevlerden bahis vardır ve 13
ncü madde, bahis konusu temel haklara ve ödevlere yabancılar bakımından istisnalar
koymaktadır. O halde, bu kısım başlığının tam muhtevasını içine alacak şekilde
13 .ncü maddenin tedvin ve te'lif edilmesi gerekirdi.
5 - Dördüncü mes'ele :
132/son madde ile 152/son maddeler
hükümlerinin mütenazıran incelenmesi takdirinde, birisinden birinin fuzuli veya haşiv
niteliğinde olduğu anlaşılır. Filhakika, her iki madde metninde de mahkeme
kararlarından söz edilmektedir. Anayasa mahkemesini, sırf bir mahkeme niteliğinde
bulunması itibariyle 132 nci maddenin dışında düşünmeğe imkân bulunmadığına
nazaran, görevini belgeleyen kararlarının 132 nci maddenin şumulünde bir mahkeme
kararı olduğundan şüphe edilemeyeceği bedehati karşısında, 152 nci maddenin lüzum
ve zaruretine kail olmak mümkün değildir. Anayasa vazıı, anayasa mahkemesi
kararlariyle, onun dışında, teker teker saydığı Danıştay sivil ve askerî,
uyuşmazlık mahkemesi, Yargıtay gibi mahkemelerin kararlarını, iki ayrı ve farklı
kararlar vasfında gördüğü de ileri sürülemez. Oysa ki, antidemokrasiyi ortaya
çıkarmak görevini ifa ederken anayasa mahkemesi, amme hukuku açısından tam
vasıfları haiz bir mahkeme değildir; yani yargı organı vasfında kanunları
"kaide muameleleri" hâdiselere uygulayan, hakı söyleyen ve haklıyı
haksızı ayırt eden bir icraî salâhiyet ve hizmet ifa eden merci denie de justice
değildir. Onun görevi, münhasıran anayasayı, mehenk kabul ederek, müracaat edenlerin
o da pek mahdut ve muayyen müracaatçıların şüphe ve tereddüdlerine bir cevap
vermek, mehenk taşının sonucunda "filan kanun anayasaya aykırıdır veya
değildir" şeklinde, kısaca, antidemokrasiyi ortaya koymaktan ibaret bir nevi
istişare yani kararları bir istişarî beyan ve mütalâadır; Bu bakımdan da hukuk
açısından beyanlarına, mahkeme kararlarında olduğu gibi itaati sağlamak üzere, 152
nci madde ile müeyyide konulmuş olduğu kabul edilebilir.
6 - Beşinci mes'ele :
Daha önce anayasanın 64 ncü maddesinde
kanun hükmünde kararname isdarı mevzuunda demiştik ki, Mümessil Heyet, teşrii
salâhiyetin bizzat sahibi ve maliki olmadığı cihetledir ki, bunu, hükümete
"icraya" kanun hükmünde kararname çıkarması için devredemez. Zira, teşrii
salâhiyetin maliki Türk toplumudur. TBMM'si, yani mümesil heyet, Türk toplumunun
yerine teşrii salâhiyetin münhasıran istimal hakkına sahiptir (17). Mümessil heyet
esas itibariyle bir vekildir. Vekâlet, âmme hukuku açısından bir hususa izin ve
icazet vermek değil, bir salâhiyetin istimal hakkını devir ve ferag etme anlamına
gelir.
Şu hale göre, Yasama, yani TBMM si'
izah açısından Mümessil Heyet, 152 nci madde hükmüne göre, memur heyete dahil olan
anayasa mahkemesinin, kararlariyle bağlıdır, denildiğine göre, bu bağlayıcılık,
hukuken ne suretle kabili izahtır? Mümessil heyetin, anayasa hükümleri ile kendisini
bağlı addetmesi mümkün ve hatta gerekli ise de, bir Memur Heyetin karariyle, velevki
bu icbar, 152 nci maddenin istisna hükmü ile sağlanmış da olsa bu mahkemenin
kararlarını itirazsız ve incelemesiz tanıması, teşri salâhiyetinin vasfını
zedeleyecidir. Çünkü, mümessil heyet dediğimiz TBMM si, bir mümessil sıfatiyle,
temsil ettiği ve yerine kaim olduğu şahsın yani Türk Milletinin "müdrike
kuvveti, ağzı ve dili mesabesindedir; onun irade ve fikirlerini hâmil mevkiindedir.
Memur heyet ise anayasa mahkemesi de bu meyandadır sadece âmirinden anayasanın 152.
maddesiyse Türk milletinden aldığı emri, muayyen ve mahdut bir salâhiyeti
münhasıran antidemokrasiyi gün ışığına çıkarma yetkisini mevzu ve müesses
anayasa ahkâmı ve usulü dairesinde, yerine getirmekle mükelleftir (18).
Dikkat edilirse, millî camia dediğimiz
Türk toplumu, hem mümessil heyete ve hem de memur heyete aynı zamanda anayasası ile
emir vermekte ve solcu yazarların ve hukuk bilginlerinin yerinde olarak övündükleri
gibi anayasa mahkemesinin "memur heyetin" mümessil heyetten dahi üstün
olduğuna çığır açtığı zannını verir durumdadır. Ancak, bu türlü bir tefsirin
hukukî ve geçerli olmadığı meydandadır.
Çünkü, mümessil heyetin doğuş ve
teşekkül şartı ve şekliyle memur heyetin ki ayni değildir, ve sadece bu fark,
yukarıdaki üstünlük tefsirinin geçersizliğini ifadeye kâfidir. Ve bu bakımdan,
mümessil heyet gibi seçimle gelmeyen bir merciin, teşrii salâhiyetine ortak ve üstün
olması iddia ve kabul edilemez. Şunu da ilâve edelim ki, Milli camianın mümessili ve
vekili tekdir. |