§ 1 - KUVVETLER AYRILIĞI PRENSİBİ
:
Önce, 1961 Anayasamıza göre,
kuvvetlerin ayrılığı prensibinin hukukî mânasında ittifak etmemiz gerekir.
Demokrasi rejimini benimsemiş her memleketin kendisine uygun bir "kuvvetler
muvazenesi" anlayışı olduğu, kısacası, prensibin, dünyada tek bir anlamı
bulunan bir terim olmadığını unutmamak lâzımdır. Bununla beraber, istenildiği gibi
tefsire ve anlayışa açık bir mâna taşıdığı da iddia edilemez. Bugün, her
memleketin kuvvetler ayrılığı prensibinde b i r l e ş t i ğ i önemli bir husus
vardır ki, o da şudur:
Kuvvetler arasındaki ayrılık (Any. m.
4) , "mutlak bir istiklâl" mânasında değil, izafî bir muhtariyet
"autonomie" mânasındadır. Yasama, Yürütme ve Yargı'yı ayırmak demek,
bunlardan her birine kendi sahasında mutlak bir istiklâl yani başına buyrukluk temin
etmek demek değildir; bil'akis, bu üç kuvvetin, iş de ve eserde ortaklaşması ve
yardımlaşma çalışma esasına müstenid olarak muhtariyeti" (2) demektir.
İşte, fikrimizce, 1961 anayasamızın
sözü ve ruhu ile ortaya koymak istediği mâna budur. Biz de diğer memleketlerin
anlayışına uygun bir ortaklaşa hizmeti tanımağa, teslim ve kabule mecburuz. Bunun
sonucu olarak Yargı-İdare ve Yargı-Yasama üstünlüğü iddiası ve
tatbikatı, anayasamızın sözüne ve mantığına tamamı ile aykırılık teşkil eder.
Bu üç kuvvetin devleti bir vahdet ve
insicam içinde yaşayan bir uzviyet haline dönüştürmesi, ancak, görev sahalarına
giren işlerde ve eserlerinde, birinin diğerine iştiraki ve haklı payının olması ile
kaimdir. Aralarında böylece bir v a z i f e m ü n a s e b e t i ve s a l â h i y e t m
u v a z e n e s i kurulunca, yasama yürütmenin; veya, yürütme, yasamanın sırtında
bir kanbur olmaktan çıkar. Bil'akis, biri diğerinin yardımcısı ve tamamlayıcı bir
unsuru haline dönüşür.
§ 2 - 1961 ANAYASASI SİSTEMİ :
Biz, 1961 anayasamızın benimsediği
kuvvetler muvazenesi sistemini yukarıda tafsil ettiğimiz mânada anlıyor ve kabul
ediyoruz. Ve, ayrıca, bu üç kuvvet muvazenesini kendi iç bünyesi içerisinde
hiyerarşik bir kontrole, frenlemeye ve itidale ve hatta basîrete ulaştıracak t â I i
teşkilâtlanmaları olduğunu hatırlatmak istiyoruz.
Nitekim, yargı fonksiyonu, kendi iç
bünyesi içerisinde adlî, idarî ve uyuşmazlık ve askerî yargı bölümlerine
ayrılmış ve bu parçalanmada görev ve salâhiyet dağıtımı, alt ve üst mahkemeler
teşkili suretiyle kontrol altına alınmıştır. Gene, meselâ, yürütme kuvveti de
kendi iç bünyesinde Bakanlar Kurulu ve Devlet Reisliğine bölünmüştür. Bakanlar
Kurulu, devlet mekanizmasını yürüten yani kanunları u y g u l a y a n ve iş gören
mes'ul mercidir. Buna mukabil Bakanlar Kurulu'nun en yüksek icra âmiri olarak, Devlet
Reisliği, hükûmetin nâzımı ve frenleyicisidir. Keza, Yasama organı da kendi iç
bünyesinde parçalanmıştır. Biri, Millet Meclisi, diğeri de Cumhuriyet Senatosu'dur.
Bu iki yasama parçası, biri diğerinin tamamlayıcısı sıfatıyle Türkiye Büyük
Millet Meclisi'ni oluşturur. Bunlar, aynı âir salâhiyetin iki ayrı iç organı
halinde çalışırlar.
Hülâsa, anayasamızın mantığında,
kuvvetler ayrılığı ile iç organların karşılıklı, muvazeneli ve biri diğerini
tamamlayıcı surette hizmet görmesi esası kabul edilmiş; bir çok aksamdan ve
parçalardan oluşan bir makinenin ahenkli, muvazeneli ve verimli iş görmesinde olduğu
gibi t a s a v v u r olunmuş ve ona benzetilmiştir. Makinada olduğu gibi, her hareket
halindeki müstakil parça, o r g a n , gerçekte; biri diğeri ile yakın irtibatlı ve
iç içe geçmeli bir surette iş yapmağa mecburdur.
Bu kaide ne kadar nazarî görünürse
görünsün, uygulandığı memleketin ve bahusus bizim memleketimizin kalkınmasının
mihveri ve mihrakıdır. Bu ahenkten vaz geçemeyiz. Kuvvetlerin karşılıklı
tesirlerini i t i d a l içinde birleştirmeğe mecburuz. Bunlardan inhiraf demokrasiye
veda etmektir.
§ 3 - EGEMENLİK VE YETKİLİ
ORGANLAR :
1 - Yetkili Organlar :
1961 anayasasında egemenlik-hâkimiyet
kayıtsız ve şartsız Türk Milletinin olduğu kaidesi, 1924 Teşkilâtı Esasiye
Kanununun bir tekrarıdır (Any. m. 3). Türk Milleti, yani milli camia, hâkimiyet
hakkının sahibi ve maliki olunca, bu hakkın kullanılmasını temsil yolu ile TBMM'ne
vermiştir. Bu veriliş tarzı, gayet sarih olarak 1924 Teşkilâtı Esasiye Kanununda Türkiye
Büyük Millet Meclisi, milletin yegâne ve hakiki mümessili olup millet namına hakkı
hâkimiyeti istimal eder (Mad. 4) şeklinde ifade edildiği halde, 1961 anayasasında,
bu sarahat, bir iphama dönüştürülmüştür. Bu ipham, anayasanın 4/f.2 maddesindeki
Millet, egemenliğini.. yetkili organlar eliyle kullanır cümlesinde toplanmaktadır.
Bir def'a, yetkili organlar,
anayasada müstakillen ve açıkca belli edilmemiştir. İkincisi, eski Teşkilâtı
Esasiye Kanunu'nda açıkca söylenen millet namına sözcüğüne de 1961
Anayasasında yer verilmemiştir. Böyle olunca, yetkili organları bulup ortaya koymak
bir yana bu organların millet adına hâkimiyet hakkını kullandıklarını, anayasa
vazıının açıklamamasının bir sebebi olmak gerekiyor. Bu sebep, maksadlı değilse,
o takdirde, hâkimiyet hakkının şumulüne, yasama, icra ve kaza salâhiyetlerinin de
dahil olduğunun bilmezlikten gelinmesiyle kabili izahtır. Nitekim, bu izah tarzı,
anayasa vazıının yetkili organları, bir bir sayıp ve ortaya koymamasında
aranmalıdır. Ve ayrıca bu cihet, anayasanın 5 ve 7 nci maddelerinin mütenazıran
tetkikiyle de gün ışığına çıkıyor. Filhakika, beşinci maddede yasama yetkisi
ve 7 nci maddede de yargı yetkisi matlapları altında yetki ile mücehhez sadece
TBMM den ve Mahkemeler'den söz edilmekte, buna mukabil, İcra deyimi ile 6. madde
de Cumhurbaşkanı ile Bakanlar Kurulu'nun yürütme görevlisi olduğu hüküm
altına alınmaktadır. Şu halde, Yetkili organlar, sırf yetki kelimesi
kullanıldığı için mi TBMM ile Mahkemelerden ve bu iki organdan oluşacaktır ve bu
takdirde sırf görevli kılınan ve Yürütmenin kendisinden icra
salâhiyeti'nin mevcut olmadığı mânası mı çıkarılacaktır? Sanmıyoruz.
Böyle bir tefsir hukuki bir değeri haiz olmaz; indî ve sübjektif kalır. 1924
Teşkilâtı Esasiye Kanunumuzda teşri selâhiyeti ve icra salahiyeti tâbirleri
kullanılmıştır. Ve, gerçekte de bu salâhiyetlerin her ikisi de hâkimiyet hakkını
itmam eder ve ondan ayrılmaz; Çünkü, teşril organdan kuvvet almayan bir icra, ve
icradan değerini almayan bir teşrii salâhiyet hiç bir mâna taşımaz.
2 - Mümessil Heyet - Memur Heyet :
Bilindiği üzere, hukuk açısından,
Türkiye'de, Millete ait işleri yoluna koymak ve başarmak ile mükellef, iki heyet yahut
makam vardır. Biri, Mümessil Heyet'tir. Bu heyet, anayasamızda Türkiye Büyük Millet
Meclisi'dir; Ve, Millet Meclisi ile Cumhuriyet Senatosu'ndan oluşur. Gerçekte, mümessil
heyet, Türk toplumu demektir. Mümessil heyetin fonksiyon ve salâhiyeti doğrudan
doğruya camiadan gelmektedir; binaenaleyh, aslî, evvelî, orijineldir. Diğeri
de, kelimenin lügât manâsıyle Memur Heyet'dir. Memur heyetine gene anayasamız
hükümlerine göre Yürütme, İdare ve Kaza -yargı- salâhiyetleriyle
donatılmış makamlar dahildir. Memur heyet, salâhiyetini, doğrudan toplumdan değil,
küçük çapta Türk toplumu demek olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden almaktadır.
Binaenaleyh, kudret ve salâhiyeti aslî değil, fer'i, muktebes "derive"dir.
Mümessil heyet ile memur heyetin, her ikisinin ayrı ayrı fonksiyonları ve
salâhiyetleri mevcuttur. Filhakika, mümessil heyetin fonksiyonu t e k dir ve o da teşri'dir
(3). Buna mukabil, memur heyetinin fonksiyonu ise, yürütme, idare ve yargı
görevleridir. Bizim de inancımıza göre yürütme ve yargı, her ikisi de teşrii
salâhiyete nisbetle, aslî ve evvelî değil fer'i ve muktebestir (4).
Diğer bir ifade ile teşrii salâhiyet
tek bir makam tarafından kullanılan bir salâhiyet olduğu halde, tanzim yürütme
salâhiyeti, yargı teşktlâtı ve belediyelerden, umum müdürlerden tutun da
Cumhurbaşkanına kadar muhtelif makamlarca kullanılır. İki salâhiyet çeşidi
arasındaki m a h i y e t farkı buradan doğmaktadır. Onun içindir ki, doğumu ve
varlığı itibariyle esasında tektir. (Any. m. 4)., Beri taraftan tanzim ve yargı ise
bir uygulama, tatbik fonksiyonudur. Bu sebeble, uygulama yeri ve çeşidine göre,
elemanları çeşitli adlar, ünvanlar ve makamlar olarak tenevvu eder (5).
Sonra, Milletvekili teriminden de
anlaşılacağı üzere, Türkiye Büyük Millet Meclisi, Türk milletinin teşrii
salâhiyetinin tek mümessilidir (Any. m.5). O itibarla, teşrii salâhiyetin bizzat
sahibi ve m a l i k i Türk Milleti'dir (Any. m. 4) , hükmü karşısında T.B.M.
Meclisinin münhasıran bu salâhiyetin kullanılması hakkına sahip olduğu
anlaşılır. Sırası gelmiş iken hemen ilâve edelim ki, âmme hukukunda vekâlet
bir hususa izin ve icazet vermek değil, bir salâhiyetin istimal hakkını devir ve
ferağ etmektir. Bu sebeble, anayasanın değişik 64 ncü maddesiyle kabul edilen bir
yetki kanununa dayanılarak Bakanlar Kuruluna, kanun hükmünde kararname çıkarmak
yetkisinin verilebileceği yolundaki hüküm, anayasanın mantığına ve ruhuna tamamiyle
aykırı düşmektedir.
Çünkü anayasanın 4 ncü maddesi
birinci fıkrası açık hükmüne göre teşrii salâhiyeti eğemenlik kayıtsız
şartsız Türk Milletinindir. Binaenaleyh; teşrii salâhiyetinin maliki Türk Milli
topluluğudur. TBMM sinin, Türk millî topluluğu yerine, teşrii salâhiyetini
-kullanmağa- istimale hakkı vardır. Ve, gene teşrii salâhiyetini bizzat
kendisi kullanmağa borçludur; çünkü, kanunun 5 nci maddesi hükmüne göre yasama
yetkisi devredilemez. Bu borç, vekilin asîle olan borcudur. Zira, asîlden Türk
milli topluluğundan bu salâhiyeti bizzat kullanmak yahut devretmemek kayıt ve
şartiyle almıştır. Gerçekten "teşri salâhiyeti, mahiyeti itibariyle devir ve
nakli mümkün olmayan bir şeydir. Bu salâhiyet, temsili bir salâhiyettir; ancak
mümessil heyet tarafından ifa ve istimal edilebilir (6)."
İzahına çalıştığımız anayasanın
4 ve 5 nci maddeleriyle 64 üncü maddesi arasındaki bu aykırılığı kabul etmeyecek
olanlar için, tek çıkar yolun, 5 nci maddedeki "yasama yetkisi Türkiye Büyük
Millet Meclisinindir" fıkrası hükmünün, T.B.M.M. sine izafesinin kabil
olmasını teminen "bizzat kendisi" tâbirinin gerektiğini, eski Teşkilâtı
Esasiye Kanununda mevcut olan bu tâbirin 1961 anayasasına alınmadığını iddia etmek
ve bu bakımdan, bu yetkinin kullanılmasının T.B.M.M. sine inhisar ettirilemeyeceğini
ileri sürmeleri olacaktır.
Gerçekten, 1924 Teşkilâtı Esasiye
Kanununun 6 ncı maddesinde: "Meclis, teşrii salâhiyetini bizzat istimal eder"
hükmü mevcuttur. Bu hüküm, 1921 tarihinden 1924 tarihine kadar olan istiklâl
savaşlarının zaruri kıldığı bir lüzumu ifade ediyordu; o sebeble derç edilmişti.
1961 anayasasında buna lüzum olmaması tabiidir. Zira ortada eski şartların devamı
söz konusu değildir. Bundan başka, 5. madde hükmü muvacehesinde "bizzat
istimal" tâbirine de yer yoktur. Filhakika, söz konusu 5 nci madde hükmündeki,
"yasama yetkisi Türkiye Büyük Millet Meclisinindir" ibaresinde,
yetkiye muzaf "nindir" edatı, teşri salâhiyetinin malikini değil, bu
yetkiyi istimale mezun kılınan mümessilin kim olduğunun beyanını teyid eder.
Çünkü, teşri yetkisinin tek maliki anayasanın 4 ncü maddesi birinci fıkrası
hükmüne göre Türk Milleti'dir.
Bu maddedeki egemenlik sözünün
şumulüne, yasama, yürütme ve yargı fonksiyon ve salâhiyetlerinin girmediğini de
hiç bir hukukçu yoktur ki, iddia edebilsin. Netice itibariyle, sözümüzü şu suretle
bağlamak ve tekrarlamak yerinde olacaktır: 1961 anayasamızın ruhunda ve umumî
sisteminde Türkiye Büyük Millet Meclisi, teşri salâhiyetin bizzat sahibi ve maliki
olmadığı cihetle, bunu, Hükûmete yani icraya devredemez. Bu sebeble de kanun
hükmünde Hükûmetin muvakkat de olsa teşri yetkisiyle donatılması bir teşri
salâhiyet devri mânasına geleceği cihetle, anayasaya aykırı olur (7) .
Mer'i anayasada ayrı birer madde halinde
: 5, 6 ve 7 nci maddelerde belirlenen yasama ve yargı yetkisiyle yürütme görevi
üzerindeki son sözümüzü ve kuvvetler ayrılığı prensibinden anladığımız
mânayı bir def'a daha teyid ve tesbit edelim :
Teşri yasama dedik ki, Türk
toplumunun genel iradesi ve fikrinin genel olarak ortaya çıkışıdır. Ve, Türkiye
Büyük Millet Meclisi de bunun yegâne vasıtasıdır. Demek oluyor ki, bu Meclisten
çıkan her muamele ve karar, ne şekilde olursa olsun, teşriidir. Tekrar edelim,
yalınız Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden çıkacak karar ve muameleler teşriidir.
Anayasamızda bunun aksine herhangi bir
hüküm ve 8 nci maddenin ikinci fıkrası diliyle ifade edelim temel hukuk kuralı
vasfında anayasa hükmü yoktur. Şimdi sıra, Meclisin bu muamelerinin nelerden ibaret
olduğunu belirtmeğe geldi. Anayasanın 64/f.1 fıkrası hükmüne göre TBMM'nin görev
ve yetkileri şunlardır: "kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak; devletin
bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek; para
basılmasına, genel ve özel af ilânına, mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm
cezalarının yerine getirilmesine k a r a r vermek"dir.
64 ncü maddenin muhtevası dikkatle
incelenirse, bu Meclis ten çıkan her muamele ve hükmün, ne şekilde olursa olsun,
teşri karakterde olduğu anlaşılır.
Bunlar da "mevzularına göre ikiye
ayrılır: a) Kanun koymak tadil ve ilga etmek; b) Karar vermek. Başka bir
tâbirle, umumî ve gayri müşahhas kaideler vaz' etmek; münferit ve müşahhas karar
vermek.
İşte, Türkiye Büyük Meclisinin
muamelelerinden kaide-muamelelere, kanun ve karar-muamelelere de Meclis Kararı denir.
Anayasamızın mantığında teşri organ
yani TBMM si, isdar ettiği kaide muameleler ile "millî ve müşterek aklıselimin
emperatiflerini formüle edecektir". Diğer bir ifade ile "bütün Devlet
muamele ve faaliyetlerini uzaktan veya yakından kanuna bağlamak ve kanun kuvvetine irca
etmek sureti ile yürütmeye hükümete müessir olmak ve onu kontrolü altında
bulundurmaktadır ve Devletin sevkü idaresinde Hükûmete istikamet vermektedir.
Hükümetin despotizme düşmesini tek kuvvetin hükümet etmesi despotizmdir- gene
milli iradeye dayanan kanun kuvveti önlemiş olacaktır. Çünkü, "Kanunu farmüle
eden TBMM si genel intihap usulü ile ve millî ve umumî irade, efkâr ve menfaatleri
temsil etmek üzere seçilecektir. Binaenaleyh, kanun, umumun iştiraki, re'yi ve
rızasiyle vücuda gelen umumî, gayri şahsî ve müşterek bir eser olmuş (8) ve bu
suretle, kanun kuvveti aynı zamanda antidemokrasi süzgecinden de geçirileceği
cihetle, kuvvetler bölümü prensibi'nin sağlanmasına vesile olacaktır.
Malûm olduğu üzere,
"vatandaşları bilhassa icrai kuvvetin tahakkümünden, keyfi hareketlerinden
korumak ve dnlara siyasi ve hukukî hayatta emniyet ve huzur vermek amacı ile"
kuvvetler bölümü prensibi (9) benimsenir. Bilhassa, anayasa mahkemesi yolu ile teşrii
muamelelerin kontrala tâbi tutulması da sağlanınca kanun kuvveti, hem TBMM si, hem de
bütün diğer fonksiyon gurupları, bu arada, icra, yasama ve idare, neticede her çeşid
faaliyet ve muameleleri itibariyle kanuna bağlanmış ve kanun hâkimiyeti altına
alınmış demektir.
Son olarak şu noktayı da gözden uzak
tutmamak gerekir. "Ne şekilde olursa olsun icrai fonksiyon ve salâhiyet, mahiyette
teşriden tamamen ayrı ve fakat teşri salâhiyetin peşinden gelen, teşri bir hükme,
bir maddeye, bir ibareye müsteniden hukukî bir kıymet alan salâhiyettir.
İcra, yürütme, idare ve kaza,
yargı organları, ne neviden olursa olsun, bütün faaliyet ve muamelelerinde
yakından veya uzaktan, sarih veya zımnî bir metin ile, bir hükmi şari ile
bağlıdır. Bu muameleler hukukî bir kıymet alabilmek için mutlak surette teşrii bir
hükme bir metne dayanmağa mecburdur. Bu hükmü anayasa da bulamazlarsa, her
çeşidden muamelât ''adi" kanunlarına baş vuracaklardır. işte, icraî
kuvvet yahut salâhiyetin Türkiye Teşkilât hukukundaki mânası budur. Ve teşrii
salâhiyetten hukuken ayrıldığı nakta da yine budur (10) ".
§ 4 - 1961 ANAYASASINI ELEŞTİRİ :
a - Kelimelerin belli terimlere
dönüştürülmemesi.
İmdi, önemli diğer bir noktada şudur:
1961 anayasamız, maalesef mülga 1924 tarihli Teşkilâtı Esasiye Kanunumuzun en zarurî
ve a nisbette ağır bir k u s u r u n u aynen benimsemiştir. Ve bu kusur, olanca hatalı
neticeleriyle onbeş senelik kısa tatbikatında göze batacak şekilde ortaya
çıkmıştır. Nedir bu hata?
Mülga anayasamız, vatandaşlara
tanıdığı hak ve hürriyetlerden hiç birinin t a r i f i n i yapmamış ve h u d u d u
n u tâyin ve tesbit etmemiş; bil'akis, hak ve hürriyetlerin tarifini ve hududunu
belirlemek salâhiyetini doğrudan, kanun koyucuya yani Meclise bırakmış idi. Bu
hatası sebebiyle İngiliz parlementosundan galat olarak alınmış, "parlemento
yalınız erkeği kadın, kadını erkek yapamaz" sözü, ihtilâl öncesi Türk
parlementosu için de geçerli olduğu söylenir ve tartışılır olmuştu.
1961 anayasamız açısından, bu
benzetmenin değerini biçmeğe birazdan döneceğiz. Önce, hatası ve kusuru üzerinde
yeni anayasamızdan örnekler vermek suretiyle açıklığa kavuşturmak gerekir.
Hak ve hürriyetlerin anayasada, sadece,
bir k e l i m e şeklinde söylenmesi, onun varlığının ve hukuki değer kazanmasının
belki ön şartıdır; fakat, kat'iyyen, bilinmesinin ve kullanılmasının ve
muteberliğinin şartı değildir.
Zira, terimlerin tarifi yapılmadıkça,
kanun metinleri bir çok mânalara hamli mümkün bir kelime yığını olmaktan öteye
geçmez. Ve, o kadarla da kalmaz, uygulamada, her uygulayıcının mantığında ve
takdirinde sübjektif bir değer taşır ve istikrarını ve itibarını gaip ettirir.
Başka deyimle, 1961 anayasamızda,
aşağıda tesbit ettiğimiz haklar, temel haklar ve sayılan diğer terim ve
hürriyetlerin ne tarifleri ve ne de mânalarının hudud ve şumulü belli edilmiştir.
Anayasa metninde, sadece birer kelime olarak yer almışlardır. Ve bu sebebledir ki,
mülga Teşkilâtı Esasiye Kanunumuzun bu tiir ihmalinden Büyük Millet Meclisi; 1961
anayasasının gene aynı türden doğan ihmal ve kusurundan da Yürütme ve Yargı
fonksiyonlarımız, aynı şekilde ölçüsüzlük ve tarifi yapılmamış hak ve
hürriyetleri tefsirde bir istikrarsızlığa, kavram ve ilke bolluğu içine
düşmüştür.
Not : Aşağıdaki terimleri, 1961
anayasamız metninden aldık; Ve, aldığımız yerin, madde numarasını hizasında
beraberinde gösterdik.
‚ Devlet yetkisi, 4/f. son.
‚ Hukuk devleti, 10/f. 2 ve 96.
‚ Sosyal adalet, 10/f. 2.
‚ Fert huzuru, 10/f. 2.
‚ Kamu güvenliği, 125/son ve 135.
‚ Devlet güvenliği, 136.
‚ Milli güvenlik, 11, 15, 16, 18, 22,
26, 29, 46, 111/son ve 121.
‚ Milletiyle bütünlüğü, 3, 11, 26,
29, 46, 121.
‚ Milletin Bölünmezliği, 124.
‚ Kamu yararı, 36, 11, 34, 38, 39 ve
40.
‚ Kamu düzeni 11, 15, 16, 19, 22,
28/f. 2, 29, 46 ve 125/son.
‚ Toplum yararı 36/son, 41/son ve 52.
‚ Genel ahlâk, 11, 19, 22, 26, 29, 46,
121 ve 135.
‚ Hak ve hürriyetlerin özü 11/f.
son.
‚ Milli, 22, 26, 41, 111, 121, 2.
‚ Lâik, 22, 26 ve 121, 2.
‚ Demokratik esaslar, 26,
42/son, 46/son, 122/son.
‚ Sosyal hayat, 41.
‚ Normal demokratik rejim, Geçici 4.
‚ Demokratik yollar, 41.
‚ Hür demokratik düzen, 124. 136.
‚ Sosyal güvenlik hakkı, 48.
‚ Halk, Halkın mutluluğu, 52, 116.,
131 /f 3, 157. 77.
‚ Ülke, 3, 11, 22/f. 3, 26, 29, 46,
57, 121, 124, 136.
‚ Millet, 3. 4, 7, 1 1 , 76, 96, 97 ve
136.
‚ Demokrasi esaslarına 57/f. 2.
‚ Kamu hizmeti, 115, 117, 119, 125.
‚ Temel hak ve hürriyet, 10/f. 1.
‚ Temel hak ve hürriyetlerin özü, 1
1 /f. 2.
‚ Demokratik ve lâik cumhuriyet
ilkeleri, 57 ve 77.
Yeni anayasamızın maddelerinden örnek
olsun diye aldığımız yukarıdaki kelimecikler veya terimler, anayasa gibi temel bir
kanunda kullanıldığı zaman, mânası ve muhtevalârı, yazı ve konuşma dilinde
kullanılmalariyle bir tutulamaz; Ve, aynı anlamı taşımazlar. Söz ve yazı dilinde bu
kelimeler birer r e m i z ve i ş a r e t gibi telâkki edilebilir. Ancak, anayasada, bir
madde metninde hukukî bir mâna ve h ü k ü m ifade edebilmeleri için kelimenin veya
terimin kullanılmasındaki g a y e n i n özel anlamının, başkaca tefsire, yanlış
anlaşılmalara kaymasına engel olunmak üzere tarif ve tavsif edilmeleri şarttır.
Böyle bir tarif yapılmaz ve birden
ziyade madde metinlerinde aynı bir şekil ve mânada kullanılmaz ise, kelime veya terim,
bir anayasa terimi olmaktan çıkar. Ve, bu takdirde, bu kelimeleri veya terimleri
kullanan veya tefsir eden her kim ise, onun mantığına, onun düşüncesine, ve, onun
tefsir maksadına ve isteğine göre çeşid çeşid anlamlara ve isteklere bürünür, h
u k u k î d e ğ e r i n i gaip eder. Oysa ki, bir kanun meddesinin alelade kelimeler
veyâ terimler y ı ğ ı n ı olmadığı herkesin malûmudur.
İşte, bize göre, en büyük kusurun
birer anayasa terimi olmaları itibariyle, anayasa koyucusu tarafından yukarıda
sözünü ettiğimiz bir yığın kelimelerin ve belki de terimlerin mânalarının,
şumulünün belli edilmemesidir.
Meselâ, kamu güvenliği ile devlet
güvenliği ve milli güvenlik terimleri, ayrı ayrı maddelerde ayrı
konuları tedvir ederken ve hükme bağlarken kullanılmıştır. Aralarında benzerlik ve
mânalarda e ş l i k veya birlik mi? aranacaktır. Her üçüne sinonim eş anlamlı terimler
mi? diyeceğiz; ve bu takdirde, üçü için müşterek anlam ne olacaktır? Keza, kamu
yararı terimi ile toplum yararı terimi arasında hukuken bir fark var mı
dır? varsa nedir? keza, hakkın özü ile hürriyeti özü eş mânada mı dır?
aralarındaki sosyal, hukuki anlam ayırımı nedir? Anayasa koyucusu bu saydığımız
kelimecikleri ne maksadla ve ne mânada kullanmıstır? Velhasıl, içinden çıkmak güç
ve imkânsız.
1924 Teşkilâtı Esasiye Kanunumuz aynı
hatayı işlemiş ve bu hatanın çözüm y e r i n i Büyük Millet Meclisi'ne
bırakmakla, işin içinden sıyrılmak istemişti. Meselâ, o anayasada, devletçilik,
lâiklik ve milliyetçilik terimlerinin tarifleri yapılmamış,
mânalarının hududu belli edilmemişti. Yukarıda sözünü ettiğimiz 1961
anayasamızda da aynı hatalar var; fakat, bu hatalara kanun koyucu çözüm yeri olarak
Anayasa Mahkemesi'ni teşkil etmekle, bir hal çaresi bulduğu kanaatindedir.
Ancak, bu mahkemenin kendisine getirilen
meselede, susması veya aldırmazlıktan gelmesi mümkün olmadığına ve mutlaka
itirazları bir karara bağlaması mahkeme sıfatının bir icabı bulunduğuna göre,
yukarıdaki terimlere, kendi ihtisası ve hukuk anlayışı ve anayasa koyucusunun
maksadını da göz önünde tutmak suretiyle bir d e ğ e r biçecektir. Bu
sözlerimizle, ayrı bir (anayasa usulü muhakemesi) ne şiddetle ihtiyaç olduğunu
belirlemek istiyoruz. Bu suretle, Türkiyemizde, kanunilik rejimi, takdiri surette tefsir
edilmekten sıyırmış, ilmi ve objektif bir şekle bürünmüş olabilecektir.
Filhakika, bir kanun metnini
değerlendirme şekline, hukukda tefsir denir. Tefsirin objektif olması ve hukukî bir
seviyeye ulaşması ancak, aynı bir tarifte ve anlamda ittifak edilmesi halinde
mümkündür. Anayasamızın 16 yıllık uygulamasından, bu yönde bir birleşim
olduğunu, sanırız ki, kimse iddia edemez; edemediği için de anayasa mahkemesinin
anayasayı anlayışı ve tefsiri, Cumhurbaşkanının da işaret ettiği gibi, yasamayı
ve yürütmeyi tatmin etmemektedir. Gerçekten, uygulamada, bunun zirveye ulaşan
tatminsizlik örneklerini, Af Kanunu'nun ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri Kanunu'nun ifrata
varan tefsirlerinde ve iptallerinde müşahede edilmiştir.
b - Redaksiyon :
1. Anayasanın 8 nci maddesi
ikinci fıkrası: "Anayasa hükümleri yasama, yürütme ve yargı organlarını,
idare makamlarını ve kişileri bağlayan temel hukuk kurallarıdır".
2. Anayasanın 132 nci maddesi son
fıkrası : "Yasama ve yürütme organları ile idare, mahkeme kararlarına uymak
zorundadır; bu organlar ve idare, mahkeme kararlarını hiç bir suretle değiştiremez
ve bunların yerine getirilmesini geçiktiremez".
3. Anayasanın 152 nci maddesi son
firkrası: "Anayasa mahkemesi kararları, Resmi Gazete'de hemen yayımlanır ve
Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını, gerçek ve
tüzel kişileri bağlar".
4. 22.4.1962 tarih ve 44 sayılı
Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'un 51 nci maddesi
hükmüne gelince: "Anayasa mahkemesi kararları, Resmi Gazete'de derhal
yayınlanır ve Devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını, idare makamlarını bütün
gerçek ve tüzel kişileri ve teşekkülleri bağlar".
Anayasanın 8 nci maddesi hükmünde k i
ş i terimi kullanılmıştır. Hukuk dilinde kişi, açık ve seçik mânasıyla bütün
gerçek ve tüzel kişileri ifade eder. Böyle olduğu halde, 152 nci maddede neden? aynı
terim yani kişi kelimesi kullanılmamıştır. Hukuki ve teknik mânasıyla 8 ve 152 nci
maddelerde kullanılan terimlerin hangisi doğrudur? Bu iki anayasa maddesi hükmü
dışında, ne gariptir ki genellik arzeden ve bütün mahkemelerin varlıklarıyle ve
hükümlerinin muteberiyetiyle ilgili olarak 132 nci madde hükmünde, beriki maddelerin
aksîne, mahkeme kararlarına uymak zorunluğundan, k i ş i l e r , acaba; istisna mı
edilmişlerdir? Bu anlamı çıkarmak da mümkündür. Zira, bu maddede (kişi) veya
(gerçek ve tüzelkişiler) deyimlerine yer ve hatta öneri verilmemiştir ve kişiler
dışında, yasama, yürütme ve idare organlarından ve bunların mahkeme kararlarına
uymalarından münhasıran söz edilmektedir.
Buna mukabil, 44 sayılı kanunun 51 nci
maddesi hükmü, anayasanın nakledilen hükümlerinin aynen bir tekrarıdır; şu farkla
ki hukuk diline tamamiyle yabancı bir kelime kullanılmış olması dikkat çekicidir.
Anayasâ mahkemesi kararlarının bütün gerçek ve tüzel kişileri ve teşekkülleri
(?) bağlayacağı, daha bir özenle ve dikkat sarfı ile tırnak içinde naklettiğimiz
surette madde metninde yer almıştır, acaba neden?
Madde metnindeki (bütün) kelimesine
duyulan ihtiyacın sebebi, bu kelime kullanılmadığı takdirde, gerçek ve tüzel
kişilerin tadads ve kısmi bir anlama geldiğini önlemek için midir? Böyle bir tahdit
nasıl düşünülebilir? Düşünülmesine yer olmadığını kabul edersek, kanun
metninde (bütün) kelimesinin bir haşiv olduğunu kabullenmek gerekecektir. Sonra, bu
kelimeyi bir tarafa bırakalım ve madde metnindeki diğer bir kelime üzerinde duralım: (..ve
teşekkülleri..) kelimesini ele alalım ve niçin ve ne maksadla kullanıldığını
ve kanun metninde buna ihtiyaç olup olmadığını bir düşünelim: Teşekkül, nedir?
Tüzel kişi terimine dahil değil midir? Hukukumuzda, teşekkül adını almış ve fakat
tüzel kişi niteliğinde olmadığı halde haklara sahip ve borçlarla bağlı bulunan
başka bir hukuki varlık çeşidi mi? vardır. 44 sayılı kanun koyucu, anayasa
mahkemesi kararlarının bağlayıcılığı hususunda teşekkülleri dahil etmekle,
anayasanın bu konuda ihmal ettiği ve dışarda bıraktığı ne türden bir hukuk
kişiliğini kastedmektedir? Doğrusu, bütün bu eleştirmelerden de anlaşıliyor ki,
bilhassa, 1960 ihtilâlinden bu yana teşrfî organın hukuk tekniğini ve kanun yapma
san'atının inceliklerini gâip ettiğini, itirazsız kabul etmek zorundayız. Bu
zorunluk, sözü geçen kanunun hükümlerinin mânalarını verirken yapılacak tefsiri
değerlendirmede fikrî spekülâsyonlara fazlasıyle yol ve çığır açmaktadır.
Zaten, asıl olan ve önemli kabul edilen ve bu yolun kesilmesi ve önlenmesidir.
Hülasa, anayasadaki tâbir ve tertipler
bir p a r t i p r o g r a m ı , veya dernek tüzüğündeki prensiplerden çok hem de
çok farklıdır. Temel haklar, ne anayasada ne de diğer bir maddî (adî) (muamelât)
kanununda tarif veya tavsif edilmiştir. Bu noksanlık, onbeş yıldan beri idarî ve
kazaî tatbikatta bir çok meselelerin çıkmasına veya pürüzlenmesine sebep olmuştur.
|