| GİRİŞ
Bugün yeni bir Anayasa
hazırlaması söz konusu olan Türkiye'de bu çalışma ilk kez yapılmamaktadır.
Osmanlı İmpnratorluğu döneminden günümüze kadar, bu alanda geçirilmiş pek çok
deneyim vardır. Geçirilen bu tarihî deneyimler, hazırlanacak Anayasa açısından,
göz önünde tutulması gereken çok değerli birikimlerdir. O nedenle yeni hazırlanacak
Anayasa üzerindeki görüşleri incelemeden önce, Türkiye'nin onayasal gelişmesinin
tarihi üzerinde kısaca durmayı yararlı görüyoruz.
Türkiyede Anayasaların
Tarihi
Magna Carta (1215) ile dünyanın
Anayasa hareketlerine öncülük etmiş olan İngiltere başta olmak üzere, hemen bütün
demokrasi mücadelesi yapan ülkelerde anayasal metinlerin tek amacı olmuştur:
İktidardaki mutlak hükümdarın yetkilerinin sınırlanması. Bunun tabii sonucu da
hükümdar karşısında, vatandaş hak ve özgürlüklerinin sınırlarının
genişletilmesidir.
Türkiye'nin siyasal gelişmesi
içinde de anayasal hareketler yukarıdaki çizgiyi izlemiştir. Buradaki anayasal
hareketler deyimi geniş onlamda kullanılmış olup, yalnızca Anayasa yapılması ile
ilgili değildir. Osmanlı-Türk tarihinin iik Anayasa'sının 1876 tarihini taşımasına
rağmen, anayasal hareketler çok doha önceleri başlamıştır.
Anayasal hareketler, yukarıda da
değindiğimiz gibi, talepte bulunanlar açısından bir tür hürriyet mücadelesidir.
Başlangıçta bu, hükümdar tebaasının (subject), vatandaş (citizen) olma, vatandaş
statüsüne kavuşma çabasıdır. Hükümdara karşı girişilen mücadele sonunda,
hükümdarın tebaası olmaktan kurtulan kişi, devletin vatandaşı olmaktadır. Bundan
böyle vatandaş bir takım haklara ve hürriyetlere kavuşmakta ve haklar, hükümdarın
tekelinden çıkarak vatandaşlarla paylaşılmaktadır. Bir kısım haklarını
vatandaşlarıyla paylaşmak zorunda kalan hükümdarın haklarının alanı, doğal
olarak, daralmaktadır.
Senedi İttifak
Bu açıdan bakıldığında,
Osmanlı tarihinde rastlıyacağımız ilk belge Senedi İttifak'tır: Senedi ittifak,
Padişah II. Mahmut'la Anadolu va Rumeli ayanı arasında imzalanmış bir pakttır.
Osmanlı tarihinde ilk kez; bu belgeyle bir padişah, devletin bozuk durumunu düzeltmek
üzere, taşra teşkilatındân yardım istemektedir. Taşra teşkilatının yani Anadolu
ve Rumeli Beylerinin sağlıyacağı bu yardım tek taraflı değildir. Bunâ karşılık,
Padişah da vatandaşlarına bir takım taahhütlerde bulunmakta, mükellefiyet altına
girmektedir. Yani Padişah artık eskiden olduğu gibi, dilediği şekilde hareket
hakkına sahıip değildir. İki tarafşı bu anlaşmayla Padişahın hakları, az da olsa
daraltılmıştır. Bu suretle ilk defa mutlak iktidar, sınırlı bir iktidara
dönüşmeye başlamıştır.
Tanzimat Fermanı
Yine Anayasa hareketleri
açısından, Osmanlı döneminin ikinci önemli belgesi 1839 tarihli Tanzimat Fermanı
vaya diğer adıyla Gülhane Hattı hümayunu'dur. Bu da tabii ki bir Anayasa değildir.
Fakat anayasal gelişmeler içerisinde önemli bir yeri olan bir belgedir. Gülhane'de
yabancı devlet temsilcileri önünde okunan bu fermanla Osmanlı vatandaşlarına can ve
mal güvenliği konusunda güvenceler verilmekte; askerlik ve vergi konularının daha
adil bir şekilde düzenlenmesi öngörülmektedir.
Bütün bunları gerçekleştirmek
için Meclisi Ahkamı Adliye isimli bir kurulun oluşturulması da Tanzimat Fermanı'nda
karar altına alınmıştır. Padişah, Fermanın sonunda; yeni çıkacak kanunlara
uyacağını belirtmiş, bunlara aykırı hareket etmeyeceğine Allah üzerine yemin
etmiştir.
Senedi İttifak'ın Padişah'la Ayan
arasında imzalanan iki taraflı bir pakt olmasına Karşılık, Tanzimat Fermanı,
Padişah'ın tek taraflı iradesiyle tebaasına tanıdığı hakları ihtiva eden bir
belgedir. Burada Padişah, bir çeşit ''auto-limitation'' yoluyla
kendi haklarını kendisi sınırlandırmaktadır.
Diğer Fermanlar
Tanzimat Fermanı'ndan sonra iki
ferman daha çıkarılmıştır. Bunlardan birincisi Padişah Abdülmecit'in Babıali'de
okuduğu 1845 tarihli Hattı Hümayun'dur. Daha önce vaad edilen kanunların
çıkarılmadığını vurgulayan bu fermanda Padişah, gerekli düzenlemelerin
yapılması için direktifler vermektedir.
Bunu takiben, 1856'da çıkarılan
Istahat Fermanı da yine bir takım yasal düzenlemelerle imparotorluğun sorunlarına
çözüm arayan önemli bir belgedir.
Anayasaların hazırlanış
şekillerinden biri olan ve ''ferman usulü'' denen bu yöntemle hazırlanan bütün bu
fermanlar, Türkiye'nin anayasal gelişmesi içerisinde, birer nirengi noktasıdır.
1876 Kanuni Esasisi
Osmanlı-Türk tarihinin ilk
Anayasası 1876 tarihli Kanunu Esasi'dir. Bu Anayasa, dinci, monarşik bir devlet şekli
kabul etmektedir. Padişahın, o zamana kadar fermanlarla sınırlanmış da olsa, tek
başına kullandığı otorite bundan böyle, Padişahla meclis arasında taksim
edilmektedir.
Bu Anayasa ile yasama yetkisi,
Meclisi Umumi adı verilen ve Heyeti Ayan ile heyeti Mebusan adlarında iki meclisten
oluşan bir organa verilmiştir. Yani 1961 Anayasası'nda olduğu gibi, iki meclis sistemi
kabul edilmiştir.
Ayan Meclisi, İngiltere'nin Lordlar
Kamarası'na benzetilerek, üyelerinin kaydı hayat şartıyla Padişah tarafından,
doğrudan doğruya, atanması esası kabul edilmiştir. Ayan azası olabilmek için 40
yaşını doldurmuş, işleri ve eserleriyle memleketin güvenini kozanmış, devlet
işlerinde iyi hizmeti ile tanınmış olmak koşulları aranmıştır.
Mebusan Meclisi'nde müzakere ve
kabul edilen kanun lâhiyaları daha sonra Ayan Meclisi'nde görüşüşür. Ayan Meclisi,
önüne gelen kanun tasarılarını şeriata, Padişahın hak ve ayrıcalıklarına;
hürriyetlere Anayasa hükümlerine, devletin bütünlüğüne, ülkenin iç
güvenliğine, genel ahlâkcı aykırı hususlar görürse bu tasarıları kesin olarak
red eder veya değiştirilmek üzere Mebusan Meclisi'ne geri gönderir. Kabul ettiği
kanun tasarılarını ise Padişahın tastikine sunmak üzere Sadrazam'a havale eder.
Mebusan Meclisi, her elli bin erkek
vatandaşa bir temsilci olmak üzere, seçilecek kimselerden meydana gelir. Seçme ve
seçilme hâkkı yalnız erkeklere tanınmıştır. Mebusan Meclisi üyeliği için 30
yaşın doldurulmuş olması gerekir. Seçim dönemleri 4 yıldır.
Yürütme Organı: Bu organın
başı Padişah'tır, Padişah bu yetkisini bakanları vasıtasile kullanır. Bakanların
göreve atamaları ve yerlerinden alınmaları tamamen Padişah'ın yetkileri
içerisindedir. Padişahlık ise veraset yoluyla babadan oğula intikal eder. Padişah'ın
hak ve yetkiteri son derece geniştir. Bunların arasında Meclisi Mebusan'ın feshi, harp
ve sulh yapma, yabancı devletlerle andlaşmalar imzalama, silâhlı kuvvetlere kumanda
etme gibi yetkiler vardır.
Yürütme organının diğer kanadı
ise Sadrazam, Şeyhülislâm ve vekillerden oluşan Bakanlar Kurulu'dur. Bakanlar Kurulu
Padişah taraıfından tayin edildiği gibi yine onun tarafından görevden de
alınabilir.
Meclisle Bakanlar Kurulu arasında
bir anlaşmazlık çıktığı taktirde Padişah, Bakanlar Kurulu'nu değiştirebileceği
gibi, onları haklı gördüğü taktirde Meclisi de feshedebilir.
Padişah'a çok önemli bir yetki de
113. madde ile tanınmıştır. Bu maddeye göre Padişah, hükûmetin güvenliğini
tehdit ettikleri anlaşılan kişileri, ülkenin çok uzak yerlerine sürgüne gönderme
hakkına sahiptir. Nitekim Padişah, bu hükme dayanarak bir çok sürgünler
yapmıştır.
1876 Anayâsası, 1903 ve 1914
tarihlerinde iki kez değişikliğe uğramıştır. 1909 değişikliğinde, Meclis'in
feshi ile ilgili 35. madde değiştirilerek Meclis'in ağırlığı artırılmış ve
feshi zorlaştırılmıştır. Bunun yanı sıra, Padişah'a vatandaşları sürgün etme
yetkisi veren ünlü 113. madde de yürürlükten kaldırılmıştır. Böylece
Padişah'ın yetkileri biraz daha daraltılırken, parlemonter rejime doğru meyil de
artırılmıştır.
1914 yılında Kanunu Esası iki
defa daha değiştirilmiştir. 7, 35, 43 ve 102. moddelerle ilgili bu değişiklikler
üzerinde daha fazla durmadan, anayasal hayatımızın gelişme seyrini izlediğimizde,
Meclisi Mebusan'ın 16 Mart 1920'de İstanbul'u işgal eden İngilizler tarafından
basılıp, dağıtıldığını görüyoruz.
1921 Anayasası
İstanbul'un işgal edilmesi ve
Meclis'in dağıtılması üzerine 23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi Ankara'da
toplanmıştır. Toplanan yeni Meclis, yeni bir Anayasa yapılması için çalışmalara
başlamıştır. 20 Ocak 1921 tarihli bu Anayasa, 24 maddelik çok kısa bir Anayasadır.
Olağanüstü durum ve şartlar
içerisinde hazırlanan bu Anayasa ayrıntılı hükümlere yer vermemiştir. Hattâ hak
ve hürriyetler veya yargı gücü gibi temel konular da Anayasa'da yoktur.
Yasama ve yürütme gücü, şeriat
hükümlerinin uygulanması, kanun yapılması, uluslararası andlaşmalar yapılması,
üyeleri iki yıl için seçilen Türkiye Büyük Mlillet Meclisi'nin yetkileri
arasındadır. Meclis hükümeti sisteminin kabul edildiği Anayasa'da bütün yetkiler
Meclis'e verilmiştir.
Bu Anayasa'da 1923 yılında
yapılan bir değişiklikle, devletin şeklinin cumhuriyet olduğuna dair bir hüküm
Anayasa'ya konulmuştur. Bunun yanısıra, devletin dininin İslâm dini olduğuna dair
başka bir hüküm de Anayasa'da yer almaktadır. Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük Millet
Meclisi üyeleri arasından bir seçim dönemi için seçilmektedir.
1924 Anayasası
Cumhuriyet'in ilk Anayasası 24
Nisan 1924 tarih ve 491 sayılı Teşkilatı Esasiye Kanunu'dur. Bu Anayasa, o tarihten
1960 yılına kadar yürürlükte kalmış ve 27 Mayıs 1860 askerî müdahalesiyle
yürürlükten kaldırılmıştır.
1921 Anayasası gibi pek
ayrıntılı olmıyan bu Anayasa da 105 maddeden ibarettir. Devlet şekli yine
cumhuriyettir. Başlangıçta devletin dini, İslâm dini olarak kabul edilmişse de 1928
yılında bu hüküm Anayasa'dan çıkarılmıştır.
Bu Anayasa da tek meclis sistemini
kabul etmiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi adını taşıyan bu meclis 4 yılda bir
şeçilir. Seçmen yaşı 22 ve seçilme yaşı 30 dur. 1934 tarihinde kadınlara da
seçme hakkının tanınmasıyla seçimlerde genel oy esası kabul edilmiş oluyordu. 1935
seçimlerinde kadınlar, ilk kez, hem seçmiş ve hem de seçilmişlerdir.
Cumhurbaşkanı, Türkiye Büyük
Millet Meclisi tarafından, kendi üyeleri arasından, dört yıl için seçilir. Yeniden
seçilmek mümkündür. Cumhurbaşkanı Başbakanı seçer. Başbakan da Bakanları seçen
Bakanlar Kurulu listesini hazırlayan Başbakan bunu Cumhurbaşkanının onayına sunar.
Cumhurbaşkanı tarafından onaylanan bakanlar listesi programı ile birlikte, Meclise
sunulur. Meclis tarafından kabul edilen Bakanlar Kurulu kurulmuş olur ve göreve
başlar.
Anayasa'nın 5. maddesine göre,
yasama yetkisi ve yürütme gücü Türkiye Büyük Millet Mecilsi'nde toplanır. Meclis,
yasama yetkisini bizzat kullanır. Yürütme yetkisini ise kendisi tarafından seçilmiş
Cumhurbaşkanı ve onun tayin edeceği bir bakanlar kurulu eliyle kullanır. Meclis her
zaman, hükûmeti denetleyip düşürebilir. Görüldüğü gibi, her iki yetki de
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin elinde toplanmıştır. 1924 Anayasası güçler
birliği ve vazife ayrılığı esasına dayanan bir Anayasadır. Oysa 1961
Anayasası'nın kabul ettiği sistem, yumuşak bir güçler ayrılığıdır.
Anayasa'nın 5. faslı hak ve
hürriyetlere ayrılmıştır. ''Türklerin Hukuku Ammesi''
başlığını taşıyan bu faslıda klâsik hak ve hürriyetlere yer verilmiştir.
Bunlar, 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi'nin paralelinde düşünülmüş ve
konulmuş hürriyetlerdir. Haklar ve hürriyetler arasında, sosyal ve ekonomik haklardan
hemen hiç bahis yoktur. Yalnızca mülkiyet hakkı, çalışma hakkı ve ticaret hakkına
kısaca değinilmekle yetinilmiştir.
1924 Anayasası 7 defa
değişikliğe uğramıştır. 1928 yılında yapılan ilk değişiklikle Anayasa'da
bulunan dinî ibareler çıkarılmıştır. 1931 yılındaki değişiklik bütcenin, malî
yıl başlamadan en az üç ay önce Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne verilmesi
zorunluluğunu getirmiştir. 1934 yılındaki üçüncü değişiklikle kadınlara seçme
ve seçilme hakkı tanınmıştır. 1937 yılı değişikliğiyle Cumhuriyet Halk
Partisi'nin 6 ilkesi Anayasa'ya geçirilecek, Anayasa hükmü şekline getirilmişir.
Bunun yanı sıra, her bakanlıkta bir siyasal müsteşarlık kurulmuştur. Fakat aynı
yıl yapılan diğer bir değişiklikte, yararları görülmeyen, bu müsteşarlıklar
kaldırılmıştır. 1945 te yapılan altıncı ve 1952 yılında yapılan yedinci
değişiklikler Anayasa'nın diliyle ilgilidir. İlk değişiktikle Osmanlıca kelimeleri
yeni Türkçe'ye çevrilen Anayasa, ikinci değişiklikle yeniden, eski Osmanlıca dile
döndürülmüştür. Bu yedi değişikliği geçiren Anayasa, 1960 yılına kadar
yürürlükte kalmış, 27 Mayıs 1960 askerî müdahalesi sonucunda yürürlükten
kalkmıştır.
1961 Anayasası
27 Mayıs 1980 da başta bulunan
iktidarı bir askeri hareketle deviren subaylar grubu örgütlenerek, kendilerine Millî
Birlik Komitesi adını vermişlerdir. Millî Birlik Komitesi; kısa bir süre
sonra, bir kanun yaparak, 1924 Anayasası'nın bazı hükümlerini değiştirmiş veya
yürürlükten kaldırmıştır. 12 Haziran 1960 tarihli ve sayılı bu kanuna ''Geçici
Anayasa'' da denilmiştir. Bu geçici Anayasa'ya göre, Türkiye Büyük Millet
Meclisi'ne ait hak ve yetkiler, bu kanundan sonra, Millî Birlik Komitesi'ne geçmiştir.
Millî Birlik Komitesi, 27 maddelik bu kanun uyarınca, bir bakanlar kurulu
oluşturmuştur. Bu sıralarda, yeni bir Anayasa yapılması çalışmalarına
başlanmıştır.
Milli Birlik Komitesi bir takım
üniversite öğretim üyelerinden bir komisyon oluşturmuş ve onu yeni Anayasa'yı
hazırlamakla görevlendirmiştir. Bu komisyon bir anket hazırlıyarak, çeşitli
kuruluşlara gönderip, yeni Anayasa hakkında görüşlerini almıştır. İstanbul
Komisyonu adı verilen bu komisyonun çalışması uzayınca, Ankara Üniversitesi Siyasal
Bilgiler Fakültesi öğretim üyeleri kendi aralarında bir Anayasa komisyonu kurarak,
bir Anayasa tasarısı hazırlamaya başlamışlardır. Daha önce bitirilen bu tasarı,
Millî Birlik Komitesi'ne sunulmuştur.
Bu sırada, memleketimizde
''Kurucu Meclis'' adıyla bir meclisin kurulması ve Anayasa'yı bu meclisin
hazırlaması görüşü ortaya atılmıştır. 13 Aralık 1960 tarih ve 157 sayılı
yasayla Kurucu Meclis oluşturulmuştur. Bu oluşturulan Kurucu Meclis, iki meclisten
meydana getirilmiştir: Birincisi meclis 27 Mayıs 1960 hareketini yapan subayların
oluşturduğu Milli Birlik Komitesi, ikincisi ise Temsilciler Meclisi'dir.
Temsilciler Meclisi halk tarafından
seçilmemiş, bir takım kuruluşların, içlerinden seçip gönderdikleri temsilcilerden
oluşmuştur. Bu Meclis 6 Ocak1961tarihinde Ankara'da toplanarak çalışmalarına
başlamıştır. Meclisin içerisinden seçilen bir Anayasa Komisyonu, bir Anayasa
tasarısı hazırlamış ve bu tasarı, Temsilciler Meclisinde görüşülmeye
başlanmıştır. Burada kabul edilen tasarı Millî Birlik Komitesi'ne gönderilmiş,
fakat Temsilciler Meclisi'nin kabul ettiği tasarının bir çok maddeleri, Millî Birlik
Komitesi tarafından reddedilerek, tasarı geri yollanmıştır. Sonuçta yeniden
tartışılan tasarı 4 Nisan 1961de kesin şeklini almıştır. 9 Temmuz 1961 de halk
oylamasına sunulan bu tasarı, oylamaya katılanların % 61,5 inin olumlu oylarıyla
kabul edilmiştir. 20 Temmuz 1961 tarihli Resmi Gazete'de Türkiye Cumhuriyeti Anayasası
adıyla yayınlanarak yürürlüğe girmiştir.
1961 Anayasası'nın
Özellikleri
6 kısım, 157 madde ve 22 geçici
maddeden oluşan 1961 Anayasası bir takım yeni düzenlemeler getirmiştir. 1924
Anayasası'nda bulunmayan bu yeniliklerin başlıcaları şöylece özetlenebilir:
a) Siyasal Partiler: Türk
tarihinde ilk kez 1961 Anayasasının 56 ve 57. Maddelerinde siyasal partilerle ilgili
hükümler getirilmiştir. Buna göre, siyasal partiler, ister iktidarda, ister
muhalefette olsunlar, demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez unsurlarıdırlar.
Partiler, önceden izin almadan kurulur ve serbestçe çalışırlar. Vatandaşlar,
siyasal parti kurma, partilere girme ve çıkma hakkına sahiptirler. Yalnız, kurulacak
siyasal partilerin tüzükleri, programları ve çalışmaları, insan hak ve
hürriyetterine dayanan, demokratik ve laik cumhuriyet ilkelerine devletin, ülkesi ve
milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır. Bunlara uymayan
partiler Anayasa Mahkemesi'nce temelli kapatılır.
b) Kanun hükmünde kararname:
Anayasa madde 64, fıkra 2-6 belli konularda, kanunla Bakanlar Kurulu'na kanun hükmünde
kararnameler çıkarma yetkisinin verilebilmesini öngörmüştür. Bu kanuna dayanılarak
çıkarılan kararnameler, daha sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulurlar.
Yayınlandıkları gün Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulmayan kararnameler ile
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nce reddedilenler, bu karar Resmî Gazete'de
yayınlandığı gün yürürlükten kalkar.
c) Milli Güvenlik Kurulu: 1961
Anayasası 111. maddesiyle millî güvenlik ile ilgili kararların alınmasında ve
koordinasyonun sağlanmasında gerekli temel görüşleri Bakanlar Kurulu'na tavsiye
etmekle görevli bir organ kurmuştur. Milli Güvenlik Kurulu adıyla anılan bu organ
Başbakan, Genel Kurmay Başkanı, kanunun gösterdiği Bakanlar ile Kuvvet
Komutanları'ndan oluşur. Kurula Cumhurbaşkanı, onun bulunmadığı zamanlar Başbakan
başkanlık eder.
d) Yönetmelikler: Anayasa
113. maddeye göre, bakanlıklar ve kamu tüzel kişileri, kendi görev alanlarını
ilgilendiren kanunların ve tüzüklerin uygulanmasını sağlamak üzere ve bunlara
aykırı olmamak şartıyla yönetmelikler çıkarabilirler. Yönetmelikler Resmi
Gazete'de yayınlanır. Yürütme organının çalışmasını kolaylaştıracak normlar
olan yönetmeliklere içinde yer vermekle 1961 Anayasası bir yenilik getirmiştir.
e) Üniversiteler:
Önceki Anayasa'da yer almıyan üniversiteler, bir özerk kamu tüzel kişisi olarak, bu
Anayasa'nın 120. maddesiyle düzenlenmiştir.
f) Türk Radyo Televizyon Kurumu:
Türk Radyo Televizyon Kurumu (TRT) ve haber ajansları Anayasa'nın 121: maddesinde,
devlet eliyle kurulan ve yönetimleri tarafsız bir kamu tüzel kişiliği şeklinde,
yasayla düzenlenen kuruluşlar olarak tespit edilmiştir.
g) Kalkınma Plânı ve Devlet
Plânlama Teşkilatı: Anayasa'nın yapılmasından önce 30 Eylül 1960 tarihli
yasayla kurulan Devlet Plânlama Teşkilâtı'na Anayasa'nın 129. maddesiyle Anayasa
içerisinde yer verilmiştir. Böylece, gerek Kalkınma Planı ve gerekse Devlet Plânlama
Teşkilâtı anayasal kurumlar haline gelmiştir.
h) Doğal zenginlik kaynaklarının
aranması ve işletilmesi: Anayasa madde 130 petrol, doğal gaz, çeşitli madenler
gibi doğal zenginlik kaynaklarının devletin hüküm ve tasarrufu altında olduğunu,
bunların arama ve işletme hakkının devlete ait olduğunu tespit etmiştir. Bu
konularda özel teşebbüsün çalışabilmesi, kendilerine devlet tarafından izin
verilmesine bağlı kılınmıştır.
i) Ormanlara ve orman köylüsünün
korunması ve geliştirilmesi: Anayasa madde 131 e göre, devlet ormanların
korunması için gerekli tedbirleei alır. Bütün ormanların gözetimi devlete aittir.
Devlet ormanları, kanuna göre devletçe yönetilir ve işletilir. Devlet ormanlarının
mülkiyeti, yönetimi ve işletilmesi özel kişilere devrolunamaz. Yanan ormanların
yerinde yeni orman yetiştirilir ve bu yerlerde başka çeşit tarım ve hayvancılık
yapılamaz.
j) Yüksek Savcılar Kurulu:
Anayasa madde 137 fıkra 2, savcıların özlük işleriyle ve disiplin cezaları
hakkında karar verme yetkisine sahip Yüksek Savcılar Kurulu oluşturmuştur. Yüksek
Savcılâr Kurulu Adalet Bakanının başkanlığında Cumhuriyet Başsavcısı, Yargıtay
Ceza Daireleri Genel Kurulunca seçilen üyeler ile Adalet Bakanlığı Müsteşarı ile
Özlük İşleri Genel Müdüründen kurulur.
k) Askeri Yüksek İdare Mahkemesi:
Anayasanın Danıştayla ilgili 140. maddesinde 22 Eylül 1971 tarihinde yapılan bir
değişiklikle eklenen son fıkra Askeri Yüksek İdare Mahkemesi adı altında, asker
kişilerle ilgili idarî eylem ve işlemlerin yargı denetimini yapmak üzere bir yüksek
mahkeme kurulmuştur.
I) Yüksek Hâkimler Kurulu:
Anayasa madde 143 ve 144 yeni bir organ olan Yüksek Hâkimler Kurulu'nu düzenlemektedir:
Bu Kurul, Yargıtay tarafından, kendi üyeleri arasından seçilen 11 asıl va 3 yedek
üyeden oluşur. Kurul adliye mahkemelerinin hakimlerinin özlük işleri hakkında kesin
karar verir. Bir mahkemenin , veya hâkimin kadrosunun kaldırılması veya mahkemenin
yargı çevresinin değiştirilmesi Kurul'un uygun görmesine bağlıdır.
m) Anayasa Mahkemesi:
Anayasa'nın 145-152. maddelerinde yeni bir yargı organı olan Anayasa Mahkemesi
düzenlenmiştir. Kanunların ve Türkiye Büyük Millet Meclisi içtüzüklerini
Anayasaya, Anayasa değişikliklerinin de Anayasa'da gösterilen şekil şartlarına
uygunluğunun denetlemek üzere kurulan bu yüksek mahkeme 1961 Anayasası'nın getirdiği
önemli yeniliklerden biridir.
Yeni Anayasa
Buraya kadar özetlediğimiz
Türkiye'nin anayasal gelişmesinden ortaya çıkan sonuç şudur: 1808 yılından
başlayarak günümüze kadar anayasal alanda hareketler hep, yönetimin yetkilerini
sınırlamak amacına yönelmiştir. Bunlardan 1808 de Anadolu ve Rumeli âyanı
tarafından yapılan ilk girişimden Padişah çok rahatsız olmuş ve ilk fırsatta bu
sınırlamadan kendisini kurtarmıştır.
Daha sonraki 1839 Tanzimat Fermanı,
1845 Hattı Hümayunu, 1856 Islahat Fermanları da Padişahın tek taraflı iradesiyle
tebnasına lûtuf olarak tanıdığı bir takım hakları ihtiva eder. Tanınan bu haklar,
dolayısıyle Padişahın yetkilerinin de tabii olarak, bazı kısıtlamalara uğraması
bahis konusuydu. Fakat bu fermanlar da hiç bir zaman Padişahın yetkilerini
sınırlayamamıştır. Çeşitli çevrelerin, kişiyi tebaalıktan kurtarma, vatandaş
yapma yolundaki çabaları genelinde, başarılı olmamıştır.
Osmanlı İmparatorluğu'nun
çökmesi, Padişahlığın ortadan kaldırılması üzerine kurulan Türk devleti
Anayasalarından ikinci olan 1921 Anayasası bütün güçleri Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nde toplamak istemiştir. Böylece Padişahın o zamana kadar gelen monokratik
otoritesine, resmi olarak, son verilmek istenmiştir. Bir kurula dağıtılan otoritenin
belirli bir kişiden alınıp, yaygınlaştırılması amacı güdülmüştür.
Cumhuriyetin 1924 tarihli
Anayasası'nda görülen amaç da aynıdır. Ana fikir, monokratik otoriteyi ortadan
kaldırmak, otoriteyi yaygınlaştırarak, demokratik bir katılım süreci içine
girmektir. Yasama, yürütme güçleri arasında görev ayırımı, bunların ayrı
organlara verilmesi 1924 Anayasası'nın esaslarıdır.
Buraya kadar işaret ettiğimiz
bütün bu çabalara rağmen, hukuken oluşturulan durum yani tek şahıs otoritesinin
kırılması ve otoritenin belli organlara yayılması hiç bir zaman tam anlamıyla
gerçekleştirilememiştir. Beş yüz küsür yıllık Osmanlı geleneği ve
alışkanlığı yıkılamamıştır. 1921 ve 1924 Anayasalarının hükümlerine rağmen,
1938 e kadar büyük kurtarıcı Mustafa Kemal Atatürk'ün ve 1938 den 1950 ye kadar
Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'nün, 1950 den 1960 a kadar da Başbakan Adnan Menderes'in
kişisel otoritelesi, Meclislere rağmen, etkinliğini korumuştur. Bu durum, 1961
yılına kadar devam etmiştir.
1961 de yapılan yeni Anayasa ile
yüz yıllardan beri süregelen çabalar, kesin bir sonuca ulaştırılmak istenmiştir.
Bugüne kadarki tarihimizde ilk kez 1961 de bu istem başarılı olmuş ve monakratik
otorite ortadan kaldırılmıştır. Otoritenin bir tek kişinin elinde toplanması
önlendiği gibi, bir grubun elinde yoğunlaşması da istenmemiştir. Otorite, çeşitli
kurumlar arasında dağıtılmış, böylece on dokuzuncu yüzyıldan beri istenip, bir
türlü ulaşılamayan yürütme gücünün yetkilerinin sınırlanması
başarılmıştır.
Bu varılan sonuç, özellikle
aydınlar tarafından, çok uzun yıllardan beri istenen ve sürdürülen gelişme
çizgisine uygun bir sonuçtur. Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana, parlemanter sisteme
giden bir çizgi izlendiği doğrudur. Fakat bu gidişte başarıya ulaşıldığı
söylenemez. Atatürk ve İnönü gibi olağanüstü liderlerin yararlı olan
etkinlikleri, onlar sonrası liderler döneminde zararlı olmaya başlamıştır.
1808 den beri gelen gelişme ve
arayış ilk kez 1961 Anayasasıyla gerçekleşmişti. Fakat bu kez da aşırılığa
kaçılmıştır. Yetkileri, bir kurul lehine, sınırlandırılmak istenen yürütmenin
gücü, adeta yok edilmiştir. Anayasa'nın 4. maddesindeki ''millet egemenliğini,
Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organlar eliyle kullanır'' fıkrasına
dayanarak, yürütmenin gücü bir çok güç odaklarıyla sınırlandırılmıştır.
Bunda o kadar ifrata kaçılmıştır ki sonuçta, güçleri sınırlı bir yürütme
yerine, güçsüz bir yürütme organı ortaya çıkmıştır. 1961 yılından 12 Eylül
1980 askerî müdahalesine kadar geçen süredeki olaylar göz önüne alınırsa,
düzenlemenin başarısızlığının çıktığı kolayca anlaşılır. Yıllarca süren
yürütme gücü bunalımı, bilindiği gibi, devlet mekanizmasını işlemez hale
getirmiş ve giderek vahimleşen durum, bir askerî müdahaleyle ancak sona erebilmiştir.
Diğer bir önemli nokta, bugüne
kadar sürdürülen, parlemanter sistem kurma, yürütmenin yetkilerini iyice
sınırlayıp, hak ve hürriyetleri mümkün olduğu kadar artırma çabaları, bir elit
tarafından yürütülmüştür. Bazan çalışma, bazan mücadele şeklinde yürütülen
bu çabalar, büyük halk kitlelerinin dışında cereyan etmiştir. 1808 Senedi
İttifakı, 1839 Tanzimat Fermani ve diğer fermanlarla 1876, 1921, 1924 ve 1961
Anayasaları halktan ve alttan gelen istem ve tepkinin değil aydın grupların eseridir.
Halk tarafından benimsenmeleri bahis konusuysa da halk tarafından başlatılmış
olmaları söz konusu değildir.
O halde bugüne kadar, aydınların
öncülüğünde, sınırlandırılmış bir yürütme istikametinde yapılan denemelerden
1961 Anayasası hariç, hiç biri başarılı olamamıştır. Bu en son deneme başarılı
otmakta beraber, o da ifrata kaçması nedeniyle, uygulamada aksamıştır. Uzun yıllar
hedefine varamayan bir gelişme sonuçta, 1961 Anayasası'nda istenen noktaya
ulaşmıştır. Fakat belki de yüzyılların mücadelesinin verdiği birikimle, istenen
değişikliğin dozunu kaçırmıştır. Böylece yürütme, yüz elli yıldan beri
beklenen ve istenenin ötesinde, ortadan kalkma gibi, bir noktaya getirilmiştir.
Bu nedenle yeni hazırlanacak
Anayasa'da toplumun tarihsel gelişme çizgisine uygun bir düzenleme yapılmasına dikkat
edilmelidir. Yapılacak olan, belirli yetkilere sahip etkin bir yürütmeyi parlemantoyla
bağdaştırmaktır. Bunun, başkanlık veya yarı başkanlık sistemleriyle
gerçekleştirilmesi akla gelen ilk yoldur. Yalnız, gerek başkanlık, gerekse yan
başkanlık sistemleri, Türkiye'nin çok uzun yıllardan beri izlediği tarihsel
çizgisine uymayan sistemlerdir.
Sonra, başkanlık sistemi her ne
kadar A.B.D. de yüzyıllardan beri başarıyla uygulanıyorsa da Amerika dışarıda
özellikle Lâtin Amerika ülkelerindeki uygulaması hiç başarılı değildir. Nitekim
bu yüzden aynı sistemi Âmerika Birleşik Devletleri dışındaki uygulamasına siyaset
bilimciler, başkanlık (Presidential) sisteminden ayırmak için ayrı bir ad vermişler
başkanlıksı (Presidentialiste) sistem demişlerdir. Bu, başkanlık sisteminin dejenere
olmuş ve bütün yetkilerin, fiilen başkanın elinde toplanmış olduğu şeklidir.
Daha önce 1919 Weimar
Anayasası'nın kabul ettiği günümüzde Fransa'nın uyguladığı yan başkanlık
sistemi ise Weimar'da başarılı olamamış; Fransa'da durmadan eleştirilen bir
sistemdir. Sistem olarak henüz tamamen yerleşip, son değerlendirilmesi yapılmış
değildir. Fransa'da 1958 koşullarının ve General De Gaulle'ün kişiliğinin
karışımıyla ortaya çıkan bu formülün, ayrı bir sistem olup olmadığı bile
tartışılmaktadır. (Bk. Andre Hauriou: Droit Constitutionnel, Paris 1980, s. 881)
O halde sorunun çözümü, yepyeni
bir sistem tercihinde değil, fakat bugüne kadar uygulanmak istenen ama uygulanamayan
sistemle ıslahındadır. Bu sistem de baştan beri özlemi çekilen parlementer
sistemdir. Yalnız, parlementer sistem öyle tesis edilmelidir ki yürütme gücü ve onun
başı olan cumhurbaşkanının yetkileri artırılmalı ve İngilizlerin çok
öğdükleri ''denetim ve dengeler'' (cheks and balances) mekanizması sağlam bir
şakilde tesis edilmelidir.
Buraya kadar özetlediğimiz bütün
bu hususları göz önünde tutarak, şimdi, Danışma Meclisi Anayasa Komisyonu'na
üniversiteler, yüksek yargı organları, valilikter, çeşitli kurum ve kuruluşlardan,
yeni yapılan Anayasa ile ilgili olarak gelen görüş ve önerileri inceleyebiliriz.
Danışma Meclisi Anayasa
Komisyonu'na Sunulan Görüş ve Öneriler
Üniversite, Akademi, yüksek okul
gibi yüksek öğrenim kurumlarıyla yüksek yargı organları, valilikler, çeşitli
kurum ve kuruluşların, hazırlanan Anayasa ile ilgili olarak bildirdikleri görüşlerin
hepsinde 1961 Anayasası esas alınmıştır. Görüş ve önerilerde, 1961
Anayasası'nın muhafazası gereken hükûmleriyle değiştirilmesi gereken hükümleri
gösterilmektedir. Bu çok ilginç bir noktadır.
Demek ki genel eğilim, yepyeni bir
Anayasa hazırlanması şeklinde değildir. 1961 Anayasası esas alınmalı, onda bir
takım değişiklikler yapılmalıdır. Aşağıda, Anayasa'nın Başlangıç kısmından
itibaren, önemli konulardaki görüşlerde beliren genel eğilimleri saptarken; bu arada,
benimsediğimiz özgürlükçü demokratik sisteme ters düşen görüşlere de dikkati
çekeceğiz.
Atatürk İlkeleri:
Anayasa'nın çeşitli
bölümleriyle ilgili olarak yapılan önerilerde, Anayasa'da ''Atatürk ilkeleri''ne
yer verilmesi istenmektedir. Bu konuda daha da belirginlik isteyen Yargıtay, önerisinde,
bu ilkelerin ''türlü yorumların neden olmayacak biçimde kesin tanımları
yapılmalıdır'' demektedir.
Bu çok önemli bir noktadır,
Atatürk ilkelerinin belirlenmesi ve kesin tanımlar şeklinde Anayasa'da yer alması,
onlara bağlayıcılık kazandıracaktır. Anayasa'da Atatürk ilkelerinin veya
Atatürkçülüğün başka bir deyişle Kemalizm'in esaslarının belirlenmesi çoğulcu
bir demokrasi ile nasıl bağdaşacaktır? Zira, bu yapılacak belirleme, devletin resmi
ideolojisinin tesbiti olacaktır.
Oysa liberal demokrasi, devletin bir
ideolojisinin olmadığı rejimdir. Demokrotik devlet, ideoİojiler dışında, yansız
bir devlettir. Türkiye'nin büyük kaybı, değerli bilim adamı Prof. Dr. Turan
Güneş'in çok güzel açıkladığı gibi ''demokratik düzen, yâhut demokratik yaşam
biçimi bir ideolojisiz toplum biçimidir. İdeolojisiz demek, bilfiil ideolojiler, devlet
ve toplum için birbirinden farksız demektir. Böyle olunca, Türkiye demokratik bir
toplum halinde yaşayacak ise, herkesin hatta sınıfların, sosyal sınıfların
ideolojisi olacağını kabul edeceksiniz, fakat devlet olarak, ayrı bir ideoloji sahibi
olmayacaksınız. Demokrasi bu demektir.
Atatürk'le bağlantı kurarsak
eğer, ''Efendim, kapitalist, sosyalist, bilmem ne bunlar hepsi ithal malıdır.
Bize Atatürkçülük yeter'' diyeceksiniz. Yani, buna da bir ekonomik sistem,
yahut bir ideoloji haline getirirseniz belki iyi bir şey yapmış olursunuz, ama
demokratik bir rejim içinde yaşama arzusunu daha, baştan bırakmış olursunuz.
(Atatürk ve Basın, TGS, İstanbul Şubesinin düzentediği seminer, İstanbul, 1981, s.
152, 153).
Kaldı ki Atatürk sağlığında,
bir ideoloji ortaya koymamıştır, hiç bir zaman katı ideolojik bir tutum içerisine
girmemiştir. Bugün, O'nun doğumunun 100. yılını geride bıraktığımız bir zamanda
kendisine izafe edeceğimiz bir doktrin, bir ideoloji yaratmaya çalışmak Atatürk'ün
amacına ters düşecektir. Eğer Atatürk, kendisinden sonra da sürüp gidecek bir
ideoloji koymak isteseydi bunu, sağlığında yapar veya yaptırırdı.'' ''Ben,
çok içtimaiyat ile meşgul olmadım... Memleketimizi asrileştirmek istiyoruz. Bütün
çalışmamız Türkiye'de asrî, binaenaleyh batılı bir hükûmet vücuda getirmektir.
Medeniyete girmek arzu edip de batıya yönelmemiş millet hangisidir?'' (Atatürk'ün
Söylev ve Demeçleri, Cilt III, İkinci Baskı, 1961, s. 68). diyen Atatürk'ün
aldığı örnek, açıkça görüldüğü gibi, liberal batı demokrasileridir. Liberal
demokrasilerde is devletin ideolojisi olamaz.
O halde Atatürkçülük veya
yabancı dillerdeki söylenişiyle Kemalizm ne anlama gelmektedir? Atatürkçülük,
adına ister yöntem deyin, ister görüş deyin, ister ideoloji deyin, bir olgudur. Bu
inkar edilemez. Yalnız, Atatürkçülük, bize göre, iki aşamalı bir olgudur. Birinci
aşaması tek parti dönemidir. Bu dönemde bir Kemalist ideoloji vardır, onun
uygulayıcısı bir parti vardır. Bu partinin, 6 okla simgelenen, 6 ilkesi vardır.
Cumhuriyetçilik, lâiklik, milliyetçilik, halkçılık, devrimcilik ve devletçilik
şeklinde belirlenen bu ilkeler, o zamanın tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi'nin
ilkeleridir. Ülkede tek parti rejimi uygulandığı sürece, yani 1946'ya kadar aynı
zamanda bunlar Türkiye devletinin de ilkeleridir. Yani, o zamanın Türkiye Cumhuriyeti,
resmi ideolojisi olan bir devlettir. Bu dönem, ulusal birliğin sağlanması, ekonominin
yayına oturtulması, tam bağımsızlığın gerçekleştirilmesi için çaba harcanması
dönemidir.
Atatürk, bu tek partili dönemi,
hep bir geçici dönem olarak düşünmüştür.. Hedef, batının çok partili,
özgürlükçü demokratik rejimine geçmektir. Nitekim, Atatürk daha sağlığında, iki
kez, bu hedefi gerçekleştirmek için denemeye girişmiştir. Terakkiperver Cumhuriyet
Partisi ve Serbest Cumhuriyet Partisi deneyimlerinin amacı, Türkiye'de çok partili
rejime geçiş yolunda, ilk adımları olmaktı. Fakat, cumhuriyetin körpe bünyesinin,
siyasi parti şemsiyesi altında, ona karşı cephe alan gerici güçlerin baskısından
zarar göreceğini anlayan Atatürk, bu denemelerden vazgeçmiştir. Bu vazgeçme, henüz
koşulların olgunlaşmamış olması nedeniyle yapılan bir ertelemeden başka bir şey
değildir. Fethi Okyar'a yazdığı mektupta, ''gençliğimden beri, sayılı kişilerin
ve partilerin, ülkenin yararına olan düşüncelerini parlamento veya ulus önünde
serbestçe söyleyebilecekleri, tartışabilecekleri bir sistemin taraftarıyım'' diyen
Atatürk'ün değişmeyen hedefinin, çoğulcu demokratik rejim olduğu âçıktır.
İşte, 1946'da İsmet
İnönü'nün, Atatürk'ün koymuş olduğu hedefe uygun olarak, Türkiye'yi geçirdiği
çok parti dönemi Kemalist rejimin sonudur. Bu geçiş erken miydi, geç miydi
tartışılabilir, fakat demokratik rejime geçen Türkiye'nin artık Kemalizmi
bıraktığı, daha doğrusu, onun ikinci aşamasına geçtiği tartışılamaz, O halde,
Atatürkçülük ilkelerinin araştırılması geriye doğru yapılabilir. Yani, 1946
öncesi tek parti döneminde, Atatürkçülük nedir, Kemalizmin ilkeleri nelerdir
araştırılabilir. Bu tarihî bir araştırmadır.
Türkiye 1946'da, Atatürk'ün son
hedef olarak gösterdiği Kemalizmin ikinci aşaması sayacağımız, çoğulcu demokratik
rejime geçmiştir. Artık burada geçerli ilkeler, liberal demokratik batı ülkelerinin
demokrasi ilkeleridir. Yani özgürlüktür, eşitliktir, çoğulculuktur, girişim
özgürlüğüdür, ticaret özgürlüğüdür v.s. dir. Anayasaya eğer bu ilkeleri
koyacaksak bunlar liberal demokrasi ilkeleridir. Yola bunlarla çelişen başka ilkeler
koyacaksak ve bunlara Atatürk ilkeleri diyeceksek, o zaman rejimimizin adını da
değiştirmemiz gerekecektir. Bu rejim artık demokrasi değil fakat Kemalizm olacaktır.
Bu da Atatürkçülüğün birinci aşamasına geri dönmek anlamına gelecektir ki onun
da gerçek Kemalizm olması için, altı ok ilkelerine dayalı, tek parti rejimi olması
gerekir.
Aslında Atatürk'ün, ortaya bir
ideoloji koymak istememesi siyasal alandaki dehasını gösterir. Şöyle ki kurduğu tek
parti dönemini, bir geçiş dönemi olarak düşünmüştür. Amacı, ülkenin içinde
bulunduğu zor problemleri, tek parti sistemi içerisinde, hızla çözerek çoğulcu
demokratik rejime geçmektir. Bir kez çoğulcu liberal demokratik rejime geçildi mi,
Atatürkçülük artık bu sistemle bütünleşmiş olacaktır. Böylece Kemalizm, her
ideolojiyi bekleyen donma, kalıplaşma, dogmatikleşerek zamana uyamama tehlikesini
bertaraf etmiş oluyordu.
Totaliter olmayan, Kemalist tek
parti deneyimi, Duverger'nin söylediği gibi, ''Üçüncü Dünya ülkeleri için
komünizm ve faşizmin dışında, bir üçüncü yol'' olmuştur. Özellikle,
emperyalizmin boyunduruğundan kurtulmuş, yeni bağımsızlığa kavuşmuş ülkeler, o
dönemlerin, karşılasına çıkan sorunlarına, Kemalizm içerisinde, hızlı
çözümler aramışlardır. Örneğin, bugünkü Cezayir'in tek parti rejimi Kemalizmin,
o ülke koşullarına uydurulmuş uygulamasından başka bir şey değildir. Bunun,
Cezayir'in kalkınmasında sağladığı yararlı sonuçlar ortadadır. Rejimin kurucusu
Huari Bumedyen'in konuşmalarında, Atatürk gibi açık ve seçik, çok parti rejimine
geçme istekleri bulamazsınız da tek parti rejiminin, bir ideolojinin icabı olarak
değil, Cezayir'in koşullarının sonucu olarak kabul edildiğini açıkça
görürsünüz. Sosyalist olarak adlandırılan ekonomi içerisinde özel sektöre geniş
yer verilmesi benzerliği daha da artırmaktadır.
Demek ki Atatürkçülük iki
aşamalıdır. Bunun birinci aşaması ideolojili bir aşamadır. Bu, Kemalizm veya
Atatürkçülük dönemidir. ikinci aşaması, batıdaki gibi, çoğulcu liberal
demokrasi dönemidir. Bu dönemin, mahiyeti icabı, ideolojisi olamaz. Daha doğrusu, bu
döneme geçildikten sonra devletin resmî ideolojisi olamaz, Birinci aşamanın geçici
olmasına karşılık, ikinci aşama süreklidir.
Atatürkçülüğün, bunun
dışında, akla, bilime uygun teleolojlk bir yorumu yapılamaz. Bu yorum çerçevesinde,
çoğulcu demokratik rejime geçildikten sonra yapılan askerî müdahaleler de
sağlıklı bir biçimde değerlendirilip açıklanabilir.
İlk müdahale olan 27 Mayıs 1960
hareketi, 1946 seçimteriyle çoğulcu demokrasiye geçmiş Türkiye'de, Atatürk'ün
gösterdiği hedefe ters düşen bir iktidara karşı yapılmıştır. Çoğulcu ve
özgürlükçü bir rejime tahammül gösteremeyen otoriter bir yönetim, askerî
müdahaleyle sona erdirilmiştir. Yüzde yüz Atatürkçü doğrultuda yapılan bu
müdahale sonucunda Atatürkçülüğün, 1946'da geçilen, ikinci aşamasının
işlemesini önleyen engeller kaldırılmış, yeni bir Anayasa ile güvencelere sahip bir
demokratik rejim kurulmuştur.
12 Mart 1971'in örtülü
rnüdahalesi ise Anayasa'da öngörülen bir takım reformların, on yılı aşkın bir
süre içerisinde gerçekleştirilememiş olması gerekçesiyle başlatılmıştır. Her
ne kadar, başlangıçta belirtilen amaca varılamamışsa da girişim, Atatürkçü
öğretilere uygun olarak başlatılmıştır.
12 Eylül 1980 müdahalesi de yine
işlemez hale getirilen liberal demokratik rejimin, işlemesini sağlayacak ortamı
yaratmak için yapılan Atatürkçü bir girişimdir. Atatürk'ün hedefi olan çoğulcu
demokrasi, 12 Eylül öncesinde şekil olarak durmakta, fakat işlememekteydi. Yasama
organı çatışmamakta, yürütme organı, şüpheli kombinezonlarla ancak ayakta
durabilmekteydi. Sistemin bu duruklamasından yararlanan bir takım yasa dışı güçler,
devleti çökertmek için birbirleriyle yarış halindeydiler. Anarşi adeta bir iç
savaş boyutlarına varmıştı. Her hakkın temeli olan yaşama hakkı, artık devletin
güvencesi, altında olmaktan çıkmıştı. Zira bizzat devletin var olup olmadığı
belirsizleşiyordu.
Bu koşullar altında, yıkılmak
tehlikesiyle karşı karşıya gelmiş devleti ayağa kaldırmak, bütün kurumlarıyla,
sağlıklı bir şekilde işler hale getirmek üzere yapılan bir askeri müdahale,
Atatürk'ün gösterdiği hedefe uygun bir müdahaledir. Nitekim, daha ilk gününden
başlayarak, askeri yönetim, yapılan müdahalenin ülkede demokrasiyi işler hale
getirmek amacına yönelik olduğunu vurgulamıştır.
Türkiye'deki askerî müdahaleler,
dünyanın hiç bir yerindeki askeri müdahalelere benzemeyen, kendine özgü
müdahalelerdir. Bu özellikleri de Türk Ordusu'nun, Atatürk'ün gösterdiği hedeflere
sıkı sıkıya bağlılığından ileri gelmektedir.
Son bir nokta olarak, şuna da
işaret edelim ki Atatürk ilkelerinin Anayasa'da belirlenmesi onları donduracak,
zamanın akışına uygun yeni bir takım düzenlemelerin yapılmasını engelleyecektir.
Örneğin: Devletçiliği, Atatürk ilkelerinden biri olarak, Anayasa'ya geçirirsek 24
Ocak kararlarıyla başlayıp, liberalizme doğru giden bir ekonomi politikasını nasıl
uygulayabiliriz? Yine Anayasaya geçen ilkeleri hepsi aynen benimsemek zorunda olacak
siyasal partilerle, demokrasinin temel ilkelerinden biri olan çoğulculuğu nasıl
bağdaştırabiliriz?
Bütün bu nedenlerle yeni
Anayasa'da tutulacak en sağlıklı yol Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Kemal Atatürk'e
minnet ve şükranlarımızı dile getirdikten sonra, onun gösterdiği yol olan çoğulcu
liberal demokratik rejime bağlı kalınılacağının belirtilmesidir.
Başlangıç. Genel eğilim,
Anayasa'nın başında, eskisinde olduğu gibi, bir Başlangıç kısmı bulunması
yönündedir. Burada, Atatürk ilkelerine yer verilmelidir. Anayasa'nın faşizme,
komünizme ve teokrosiye kpaalı olduğu belirtilmelidir. Üzerinde birleşilen en ilginç
nokta, bu kısımda 12 Eylül 1980 öncesi döneme yönelik eleştirilere yer verilmemesi
istemidir.
Genel Esaslar (Madde: 1-9):
Anayasa'nın bu bölümü ile ilgili olarak verilen görüşler içerisinde bir genelleme
yapmak olanaksız. Bayrak ve milli maarşın burada yer alması şeklindeki somut bir
öneri dışında diğerleri, daha ziyade, şekille ilgili istemleri dile getirmekteler.
Burada işaret edilmesi gereken en
öremli nokta, siyasal rejim olarak, parlementer sistemi önerenlerin, güçler
ayrılığını (başkanlık sistemi) önerenlere kıyasla büyük çoğunluğu
oluşturmalarıdır.
Temel Maklar ve Ödevler. Genel
Hükümler (Madde: 10-13). Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi, Ankara Hukuk
Fakültesi, Bürolar Birliği, Danıştay, Türk Hukuk Kurumu, İstanbul Üniversitesi
Gazetecilik ve Halkla İlişkiler Yüksek Okulu, Mimar ve Mühendis Odaları Birliği ile
Anayasa Mahkemesi, temel haklarla ilgili sınırlamaların 1961 Anayasası'ndaki şekliyle
aynen korunmasını önermektedirler.
Bunların dışında, çeşitli
kurum ve kuruluşlar, değişik sınırlama ölçütleri ileri sürmüşlerdir. Bir
genelleme yapmak gerekirse, hakların sınırlanmasında, kişiler kadar devletin de
gözetilmesi görüşü yaygındır. Fakat bundan daha yaygın olan görüş, hakların
ancak olağanüstü durumlarda, istisnaî olarak sınarlanması görüşüdür.
Kişinin Hakları ve Ödevleri
(Madde: 14-34): Bu bölümdeki önrilerde en fazla üzerinde durulan madde vicdan ve
din hürriyeti ile ilgili 19. maddedir. Bu madde ile ilgili olarak belirtilen 14 ayrı
görüşün hepsi, dinin politika aracı haline getirilmemesi; laikliğin Anayasa'da kesin
olarak vurgulanması üzerinde birleşmektedir.
Yine üzerinde durulan bir diğer
madde de basın hürriyeti ile ilgili 22. maddedir. Bu konudaki görüşler, genel
olarak, basın hürriyetinin daha fazla güvence altına alınması yönündedir.
Yalnız bu arada, bu genel eğilime
ters düşen ve basılı eserlerin kamu yararı, kamu düzeni, genel ahlâk... gibi,
sınırları belirsiz ölçütlere dayanılarak, önceden idarece toplatılabilmesini
öneren görüşe değinmek gerekir. Basılı eserlerin, mahkeme kararı olmaksızın,
idarenin takdirine göre toplatılabilmesi, basın hürriyetiyle kesinlikle bağdaşamaz.
Böyle bir istek, yeni Anayasada basın hüriyetine yer verilmemesini istemekle
eşanlamlıdır. Özgürlükçü demokratik ülkeler bir yana, günümüzün totaliter
diktatörlükleri dahi Anayasalarında, bu denli açık bir şekilde, basın hürriyetine
karşı durum almaya cesaret edememektedirler.
Bir diğer ilgi çeken madde, toplantı
ve gösteri yürüyüşü hakkı ile ilgili 28. maddedir. Her halde, 12 Eylül 1980
öncesi olayların bıraktığı kötü izlenimler nedeniyle genel eğilim, toplantı ve
gösteri yürüyüşü hakkının kutlanılmasının, bazı hallerde, ertelenebilmesi
yönündedir. Bunun yanı sıra, bu hakkın kullanılmasının, peşin izne bağlı
olmasını isteyen görüşler de vardır. Böyle siyasal bir hakkın
kullanılmasırıın, idarenin iznine tabi tutulması, o hakkın ortadan kalkması
sonucunu doğurur. Zira izne tabi tutulan bu hak, teorik olarak varolacak fakat
kullanılması, tamamen idarenin istemine bağlı kalacaktır.
Dernek kurma hakkı ile
ilgili görüşler çok ceşitlidir. Bununla beraber, eski Anayasa'nın 29. maddesinin
düzenlediği bu konuda bazı görüşlerin birleştiği nokta, derneklerin politikayla
uğraşmamalarının sağlanmasıdır.
Kişinin Hakları ve Ödevleri
bölümünün geri kalan 30, 31, 32 ve 33. maddeleriyle ilgili görüşlerin hepsi, kişi
güvenliği, hak arama hürriyeti, tabiî yargı yolu cezaların yasallığı ve
kişiselliği konularında, hak ve hürriyetlerin sınırlarını daha genişletmek amacı
gütmektedir.
Sosyal İktisadi Haklar ve
Ödevler (Madde: 35-53): Bu bölümün, üzerinde en çok durulan maddeleri, sendika
kurma hakkıyla ilgili 46 ve toplu sözleşme ve grev hakkıyla ilgili 47. maddeleridir.
Bunlardan, sendika kurma hakkı ile ilgili olarak belirtilen görüşlerin
çoğunluğu, sendikaların siyasetle uğraşmamalarını önermektedir. Yeni Anayasa'da,
sendikaların siyasetle uğraşmasını önleyici düzenlemeler yapılması istenmektedir.
İlgi çeken diğer madde, toplu
sözleşme ve grev hakkı konusunda ise üzerinde durulan nokta, siyasal amaçlı grev
yapılmasını önlemenin yollarının aranmasıdır. Grevlerin, amacından saptırılıp,
bir politik baskı ögesi olarak kullanılması arzu edilmemektedir.
Eski Anayasa'nın Sosyal ve
İktisadî Haklar ve Ödevler başlıklı bu bölümüyle ilgili olarak getiriten diğer
görüş ve öneriler şöyle özetlenebilir: Toprak reformu (madde: 37)
yapılırken arazinin fazla parçalanmamasına dikkat edilmelidir. Reform yapalım derken,
üretimde verimliliği düşürecek böyle bir yola girilmemelidir. Kamulaştırma (madde:
38) konusuncla, en fazla üzerinde durulan nokta, kamulaştırılan taşınmaz malların
sahiplerine, taşınmaz malın ''gerçek değeri''nin ödenmesidir. Sosyal güvenlik'in
(madde: 48) bütün çalışanları kapsaması, işsizlik sigortasının ihdas
edilmesi yine öneriler arasındadır. Bu bölümde yer alan diğer görüş ve öneriler
şunlardır: Türkiye'nin çok yüksek olan nüfus artış hızını frenlemek üzere, nüfus
planlaması yapılması Anayasa'da (madde: 35) yer almalıdır. Kalkınma planı,
liberal bir ekonomiye yaraşır şekilde, yol gösterici olmalı (madde: 40) ve devletleştirmeler
hiç bir zaman, ekonomik ve sosyal düzenin niteliğini bozacak boyuttara varmamalıdır. Sağlık
hakkı (madde: 49) konusunda, çevre sağlığının korunmasına da yer ve önem
verilmelidir.
Siyasî Haklar ve Ödevler
(Madde: 54-62): Bu bölümdeki haklar ilk üzerinde durulan, vatandaşlık hakkı'na
(madde: 54) ilişkin tasarrufların yargı denetimine tabi tutulmasıdır.
Seçme ve seçilme hakkı
(madde: 55) ile ilgili görüşlerde, seçmen yaşının 18 olarak kabulünü önerenler
çoğunluğu oluşturmaktadır. Bu, demokratik ülkelerin istedikleri, gençlerin
yönetime katılmalarını sağlamak amacına uygun bir öneridir. Bizde rüşt yaşı 18
olduğuna göre, seçme yaşı da 18 olabilir. Böylece, nüfusun çoğunluğunu
oluşturan gençlik kesiminin, ülke yönetimine katılması da sağlanmış olur.
Yine bu bölümde, çoğulcu
demokratik rejime taban, tabana zıt bir görüşe de siyasal partiler (madde: 56)
konusunda rastlıyoruz. Bu görüşe göre, siyasal partilerin sayısı
sınırlandırılmalıdır. Anayasa'da siyasal parti sayısı, bir şekilde
sınırlandırılır, o da tek parti rejiminin kabulüyle olur. Eğer benimsenen rejim,
tek parti rejimi değilse, Anayasa'da parti sayısını sınırlamak imkânsızdır.
Şayet parti enflasyonunun önüne geçmek amaçlanıyorsa bu, Anayasa'ya hüküm koyarak
değil, seçim sistemini ona göre düzenleyerek sağlanabilir.
Yasama. Yasama organının
kuruluşu (madde: 63) ile ilgili olarak gönderilen önerilerin ezici bir çoğunluğu, bu
organın tek meclisli olmasını istemektedir.
Yine çok yandaş toplayan bir
görüş, partilerle ilgili olarak adayların saptanmasında ''ön seçim'' denen
yöntemin uygulanmasının kaldırılmasıdır.
Yapılan önerilerden, seçim
sisteminin Anayasa'da belirtilmesi gereğini savunanların sayısının bir hayli yüksek
olduğu görülmektedir. Önerilen sistemler arasında ''dar bölge'' en çok
yandaş bulanıdır. Öneriler her ne kadar, ''dar bölge ve ekseriyet sistemi'' şeklinde
yapılmışsa da burada ekseriyet sistemi sözcükleri tamamen gereksizdir. Zira, her
partinin bir tek adayla katıldığı, dar bölge esasına dayalı seçimler zaten
çoğunluk sistemiyle yapılır. Başka türlü olması imkânsızdır. Ancak, salt
çoğunluk veya basit çoğunlukla yapılması öngörülebilir ki o vakit, birinci halde
seçimler ''iki turlu'' adını alır.
Bu bölümle ilgili olarak,
üzerinde durulan başka bir nokta. Meclis'in yetkileri (madde: 64) arasında bulunan af
ilânı yetkisinin sınırlandırılması, sık sık af çıkarılmasının
önlenmesidir. Son yıllarda, politik nedenlere çok suistimat edilen bu yetkinin şöyle
bir tepki uyandırmış olması doğaldır.
Tek mecliste bulunacak milletvekili
sayısı (madde: 67) ile ilgili olarak ileri sürülen 250 ve 300 sayılarından 300
ün daha büyük kabul gördüğü anlaşılmaktadır.
Yasama bölümünün çok ilgi
çeken diğer bir konusu, yasama dokunulmazlığı'dır. (Madde: 79). Bu konuda
çok çeşitli görüş ve öneriler vardır. Fakat tümünün ortak yanı, yasama
dokunulmazlığının, eski Anayasa'daki şekliyle kalmaması, ona bir takım sınırlar
getirilmesi istemidir. Bu da geçmişteki yasama dokunulmazlığının kötüye
kullanılmasının uyandırdığı bir tepkidir.
Üyeliğin düşmesi (madde:
80) konusunda ortak görüş, başka nedenlerin yanında, partisinden ayrılan bir Meclis
üyesinin de üyeliğinin düşmesi yolundadır. 1967 Portekiz Anayasası'nın 163.
maddesindeki partisinden ayrılıp, başka partiye giren milletvekilinin meclis
üyeliğinin düşmesini öngören hükme benzer bir hükmün yeni Anayasamızda da yer
alması önerilmektedir.
Ayrıca, yeni Anayasa'da
milletvekillerinin Meclise devamlarının ciddî bir şekilde denetlenmesi ve
devamsızlara, çeşitli yaptırımlar uygulanması önerilmektedir.
Yasanın organının toplanması ve tatili
(madde: 83) konusundaki öneriler, Meclis'in kolay toplanabilmesini sağlamak üzere,
toplantı nisabının düşük tutulması yönündedir.
Ayrıca, tatil süresinin kısaltılması da
önerilmektedir. Meclis çalışmalarının engellenme- mesi, Meclis'in çalışır hale
gelmesi (madde: 85) de yine genel öneriler sırasındadır.
Yürütme. Yürütmeyle
ilgili olarak, üzerinde durulan en önemli konu, Cumhurbaşkanının seçimi
(madde: 95) şeklidir. Bu konuda, görüş ve öneriler, Cumhurbaşkanının halk
tarafından doğrudan doğruya seçilmesi ile Meclis tarafından seçilmesi şeklinde
ikiye ayrılmaktadır. Cumhurbaşkanının Meclis tarafından seçilmesini önerenler,
diğerlerine oranla, çok daha fazladır. İkinci nokta, Cumhurbaşkanlığının
süresi'dir. Beş kurum ve kuruluşun bu sürenin, eski Anayasa'da olduğu gibi, 7
yıl olarak kabul edilmesini önermesine karşılık yedi kurum ve kuruluş, yedi yılın
altında bir süre önermişterdir. Yani, sürenin biraz daha kısa olmasını (6 veya 5
yıl) önerenler çoğunluktadır.
Cumhurbaşkanının görev ve
yetkileri (madde: 97) konusunda görüşler ikiye ayrılmaktadır. 9 kurum ve kuruluş
tam başkanlık rejimi önerirken 36 kurum ve kuruluş buna gerek görmemekte,
Cumhurbaşkanının sadece yetkilerinin artırılmasıyla yetinilmesini istemektedir.
Cumhurbaşkanının seçim şekliyle ilgili öneri ile buradaki öneri
birleştirildiğinde, genel eğilim ve isteğin, başkanlık rejimine geçilmesi yönünde
olmadığı görülür.
Cumhurbaşkanının görev ve
yetkileri konusunda, iki görüşe özellikle dikkati çekmek gerekir. Bunlardan birine
göre, gensoru ve sözlü soruların Meclis'te görüşülebilmesi, Cumhurbaşkanı'nın
iznine bağlı olmalıdır. Cumhurbaşkanı, hükûmetten, icraatını yeniden gözden
geçirmesini isteyebilmelidir. Gerektiğinde, hükûmete, olağanüstü hal ve
sıkıyönetim ilan etmesi için emir verebilmelidir.
Bilindiği gibi, liberal demokratik
sistem içerisinde, başkanlık, yarı başkanlık ve parlementer rejimlerin belirli
özellikleri ve kuralları vardır. Bir da bunların dışındaki diktatörlükler vardır
ki onların da kuralları aynıdır. Türkiye'de çoğulcu demokratik sistem içerisinde
işleyecek bir rejim kurmayı amaçladığımıza göre, onun kurallarına uymak
zorunluğundayız. Yasama organının, yürütmeyi denetleme yolları olan soru ve
gensoruyu, Cumhurbaşkanının iznine bağlamak ne başkanlık, ne yarı başkanlık, ne
de parlementer rejimle bağdâşabilir. Çoğunluğun istemi olduğu görülen,
parlementer rejim içerisinde, Cumhurbaşkanına Meclisin en önemli yetkisini onun
elinden alma hakkı tanımanın veya hükûmete şu veya bu konuda emredebilme yetkisi
vermenin olanağı yoktur.
Dikkat çekilmesi gereken diğer
görüş de Cumhurbaşkanına, yasama meclisinin güvenine sahip bir hükûmeti
dağıtabilme yetkisi tanımak isteyen görüştür. Böyle yetkiye sahip bir
Cumhurbaşkanlı rejimin, demokratik sayılması mümkün değildir. Belirli bir sistemin,
belirli çalışma mekanizma ve dengelerini alt üst edecek bu tür görüşlerin
yaratacağı tehlikeler ortadadır. Ondan öte, bu görüşlerin Atatürk'ün hedef
gösterdiği batılı demokratik sistemle bağdaştırılması da imkânsızdır.
Bakanlar Kurulu. Bakanlar
Kurulu konusunda, güvenoyu verilmesi (madde: 103, 104) ile güvensizlik
önergesinin kabulünün (madde: 89) ayrı oy çoğunluklarına bağlı tutulması,
yaygın görüşü oluşturmaktadır. Güvenoyu için Meclis'te oylamaya katılan
milletvekillerinin çoğunluğu yeterli görülmektedir. Güvensizlik önergesinin kabulü
içinse, sağlanması daha güç çoğunluklar aranmaktadır. Ayrıca gensoru hakkının
kullanılmasına bir takım sınırlar getirilmesi de öneriler arasındadır.
Anlaşıldığı gibi, bütün bunların amacı; kurulmasını kolaylaştırıp,
düşmesini zorlaştırarak, hükûmetlere mümkün olduğu kadar devamlılık
sağlamaktır.
İdare. İdare ile ilgili
olarak, merkeziyetçi görüş ve önerilerin ağır bastığı gözlenmektedir. Bu, bazı
önerilerde, belediye ve mahallî idarelerin kaldınlmasını istemek kadar aşırı
boyutlara varmaktadır. Bundan başka, üzerinde en çok durulan konu, valilerin siyasal
iktidarların baskısından kurtarılması, güvenceye kavuşturulması hususudur.
Özeliikle valilikler bu nokta üzerinde titizlikle durmaktadırlar. Bu konudaki haklı
duyarlılık, yine yıllar süren partizan uygulamanın yarattığı doğal bir sonuçtur.
Memurların, politik baskılardan arındırılması, politikanın dışına çekilmesi
istemleri de çoğunluğun önerileri arasında yer almaktadır.
Bu arada, üniversite
özerkliği'ne (madde: 120) Anayasa'da yer verilmesini isteyen kurum ve kuruluşlar
büyük bir çoğunluk teşkil etmektedirler. Sadece dört kuruluşun bu konuda öneri
getirmemesine karşılık, ondört kuruluş özerkliğin, şu veya bu şekil altında,
Anayasa'da tanınmasından yana durum almışlardır.
Dikkati çekmek istediğimiz ilginç
bir öneri de olağanüstü haller (madde: 123) ile ilgilidir. Bu öneri,
olağanüstü hallerin düzenlenmesinde çalışma ve ücretle ilgili hükümlere de yer
verilmesini istemektedir. Olağanüstü hal, sıkıyönetim gibi, olağanüstü yönetim
yöntemlerinden biridir. Olağanüstü hal, doğal âfetler, karışıklık gibi
olağanüstü koşullarla ilân edilecek bir durumdur. Böyle bir durumda, örneğin,
âfetle mücadele için bazı çalışma yükümlülükleri getirilebilir. Fakat bu
durumdan yararlanıp, ücretlerle ilgili tedbirler almaya düzenlemeler yapmaya
kalkışmak amaca tamamen ters düşer. Ücret bir emeğin karşılığı olduğuna göre,
olağanüstü halden yararlanıp, ücretlere el atmayı düşünmenin savunulabilecek
yanı yoktur.
Yargı. Yargı bölümünde
en fazla ilgi toplayan konu, Anayasa Mahkemesi'dir. (Madde: 145-152). Buradaki temel soru,
Anayasa Mahkemesi kalmalımıdır yoksa kaldırılmalı mıdır sorusudur. Anayasa
Mahkemesi'nin göreve devam etmesi şeklindeki görüş, büyük çoğunluğun
görüşüdür. Yalnızca istenen, Mahkeme'nin çalışma yöntemiyle ilgili olarak, bir
takım düzenlemelerin yapılmasıdır. Bu konuda çeşitli öneriler olmakta beraber,
Anayasa Mahkemesi'nin muhafaza edilmesi, büyük çoğunluk tarafından istenmektedir.
Yargı bölümünün, diğer önemli
bir konusu da Devlet Güvenlik Mahkemeleri'dir. Bu konudaki görüş ve önerilerin
hemen tümü, bu mahkemelerin kurulmasında birleşmektedir. 12 Eylül 1980 öncesinin
geçirilen acı deneyimleri, hemen bütün kurum ve kuruluşları, devlet güvenliğiyle
ilgili konularda yetkili, böyle özel bir yargı organı kurulmasını istemeğe
itmiştir.
Bunların dışında, yeni
Anayasa'da yer almak üzere bir takım yeni kurum ve organlar önerilmektedir. Burada,
genel olarak, gözetilen amaç, yetkileri artırılan Cumhurbaşkanı'na, üst düzeyde,
bir danışma organı sağlamaktır. Bir çok önemli konuda, karar vermeden önce,
Cumhurbaşkanı, adına olursa olsun, bu yüksek danışma organının fikrini alacaktır.
Organın görevi danışma niteliğinde olacağı için üye sayısının asgarî düzeyde
tutulmasında, pratik yararlar bulunacağı şüphesizdir.
Buraya kadar özetlediğimiz, genel
bir değerlendirmesini yaptığımız görüş ve önerilerin hepsine, normal boyuttaki
bir kitap içerisinde yer vermenin imkânsızlığı nedeniyle burada, bunlardan bazı
örnekler bulacaksınız.
Sonuç
Türkiye'nin 1808 den başlayıp,
1961 e kadar gelen, 153 yıllık bir siyasal gelişme süreci vardır. Bu gelişme, 1961
Anayasası ile o zamana kadar özlenen hedefine varmıştır. Özlenen hedef, Atatürk'ün
de özlemi olan: çoğulcu, özgürlükçü, demokratik rejimdir. Bununla beraber,
Anayasa'nın kabulünden kısa bir süre sonra bir kesimin yeni Anayasa'ya karşı durum
aldığı görülmüştür. Bu kesim 27 Mayıs 1960 hareketiyle iktidardan devrilen
Demokrat Parti'nin temsil ettiği kesimdir. Ülkenin iki ana partisinden biri olan
Demokrat Parti'nin yandaşlarının, 1961 Anayasası'nın yapımında dışlanmış
olmalarının, bu tutumda payı bulunduğu inkar edilemez. Çoğulcu, özgürlükçü,
demokratik rejimlerin işleyebilmesi, Anayasa'dan çok konsensüse dayanır. Ülkenin
belli başlı siyasal güçlerinin, temel ilkelerinde birleşmedikleri bir sistem, nasıl
Anayasa yapılırsa yapılsın işletilemez.
Daha yukarıda da değindiğimiz
gibi, 1961 Anayasası'nın ifrata kaçan düzenlemeleri, aksayan yönleri vardır. Bu
noktalar düzeltilerek Anayasa'ya işlerlik kazandırılabilir. Türkiye'nin 12 Eylül
1980 arefesindeki perişan duruma gelmesinin tek sorumlusu Anayasası değildir. O halde,
yeni sistemler, yeni formüllerle sorunların çözümleneceğini sanmak, bunları çok
basite indirgemek olur. En önemli nokta, ülkenin belli başlı sosyo-politik
güçlerinin üzerinde anlaşacakları bir metni ortaya koyabilmektir. Bu grupları
dışlayarak, konsensüs aramadan, hazırlanacak bir Anayasa ne denli mükemmel olursa
olsun, uzun ömürlü olamaz.
|