Bankalarla Boğuşuyor ve Desteklerini Sağlıyoruz

 
 

CHRYSLER' i maddi özverilerle desteklemek, ilgili çevrelerin hepsine önce zor geldi, Ama başka türlü kalkınamayacağımızı anlayınca, özverinin eşit ölçüde paylaşıldığını görünce, üstlerine düşeni seve seve yaptılar.

Bankalar dışında! Borçlu olduğumuz dört yüz kuruluşu bazı alacaklarından feragate razı etmek, 1,5 milyar tutarında borç garantisine ilişkin yasayı Kongre'ye onaylatmaktan daha uzun sürdü. Kongre oturumları, bankalarla yapılan görüşmelerin yanında eğlenceli sayılırdı. Bankacıların tutumu beni düş kırıklığına uğratmış, ama pek şaşırtmamıştı. Kongre oturumları sırasında da olumsuz bir tutum içindeydiler. Citibank Başkanı Walt Wriston, Bank of America'nın Genel Müdürü Tom Clausen, Lehman Brothers'ın Başkanı Pete Peterson, CHRYSLER aleyhinde ifade vermişlerdi. Hatta Peterson, CHRYSLER'in durumunu Vietnam'a benzetmiş, bataktan kurtulamayacağımızı iddia edecek kadar ileri gitmişti.

Irving Trust'dan Ron Drake ve Citibank temsilcisi Peter Fitts'le çok çekişmeli geçen, birkaç görüşme yaptım. İkisi de mali restorasyon konusunda uzmandı. İflasa yanaşmadığımız için bizi bir avuç şaşkın olarak görüyor; yatırımlarımızı, ümidini bize bağlamış yarım milyon insanı düşünmüyorlardı. Tek düşünceleri alacaklarını kurtarmaktı. Bu görüşmeler sırasında Ron Drake'le birbirimize girdik. Ama sonraları çok iyi anlaşmaya başladık. Ron şimdi hem yakın arkadaşım, hem de özel mali danışmanım.

Borç Garantisi Yasası'nın onaylandığı 1979 yılında, CHRYSLER Corporation ve kredi kanadımız CHRYSLER Financial, dört yüzden fazla banka ve sigorta şirketine yaklaşık 4,75 milyar dolar borçluydu. Bu borçlar birikirken bankacılar uyuyordu herhalde. Şirketin mali durumunu incelemek hiçbirinin aklına gelmemişti. Biraz dikkat etseler, kötü işaretleri görebilirlerdi.

Elli yıldır bankalardan sürekli borç alan ve borçlarını her zaman vadesinde ödeyen CHRYSLER, bankalar için altın madeniydi. Beleş atın dişine bakılmazdı tabii. CHRYSLER, kurulduğu günden bu yana cömertçe pay dağıtmış ve bankalardan yüklü krediler almıştı. Yüksek leveraj (1) aşırı uçlarda oynamak demektir. Bankaların işine gelirse de, şirket için her zaman iyi sonuç vermez. Mali sıkıntınız yoksa, daha çok kazanırsınız. Bunalımlı dönemlerde ise, çok daha kötü duruma düşersiniz.

Yine bu uygulamanın bir sonucu olarak, CHRYSLER'in kredi itibarı, Ford ve GM'inki kadar yüksek değildi. Bankalara prim vermek zorundaydık. Örneğin GM, kendi bankası gibi çalışacak kadar büyük ve kârlı bir şirkettir. Oysa CHRYSLER, ancak yürürlükteki faizlerle borç alabiliyordu.

İyi günlerde peşimizden ayrılmayan bankacılar, şimdi bize sırt çevirmişlerdi. Koyu birer Cumhuriyetçi olarak,

(1) Leveraj: Işletmelerde hisse senedi çıkarılarak sağlanan anaparanın uzun vadeli borçlarla olan ilişkisi.

Borç Garantisi Yasası'nın onaylanmasını doğru bulmamışlardı, Borçlarımızın büyük bölüm CHRYSLER Financial adına alınmış olduğu için, iflasa gitsek bile, alacaklarını kurtaracaklarını düşünüyorlardı. Gelgelelim kazın ayağı öyle değildi. İflas uzmanı Ron Trost ve Steve Miller'ın, 1979 sonlarında Jerry Greenwald'un isteğiyle hazırladıkları "tasfiye raporun, CHRYSLER Corporation'ın borçlarıyla. Financial'ın borçları arasında hiçbir fark olmadığını açıkça gösterdi. İflas durumunda bütün borçlarımız beş ile on yıl arasında mahkemelerce dondurulacak, alacaklı bankalar da önemli ölçüde zarara girecekti. Ayrıca Michigan eyaleti yasalarına göre, sorun çözülünceye kadar borçların faiz oranı yılda % 6'ya düşecekti. Bankacılar, bize yardım etmenin kendi çıkarlarına olduğunu çok geçmeden anladılar.

Yine de, işçilerimiz ve mal aldığımız firmalar kadar özveride bulunmaya niyetli görünmüyorlardı. Birincisi, onların kurtuluşu CHRYSLER'in kurtuluşuna bağlı değildi, ikincisi de, sayıları çok fazlaydı. 1971'de Hükümetten borç olan Locheed'in, sadece yirmi dört Amerikan bankasına borcu vardı. Bizim alacaklılarımız dört yüzden fazlaydı. Yalnız Amerikan bankalarına değil, yabancı bankalara da borçlanmıştık.

İş çevrelerinde Manny Hanny olarak bilinen Manufacturers Hanover Trust. yıllardır CHRYSLER' le iş yapardı. Lynn Townsend, Manny.. Hanny'nin yönetim kurulunda dokuz yıl süreyle üyelik yapmış, bankanın iki başkanı da CHRYSLER yönetim kurulundu çalışmıştı. 200 milyon dolar borçlu olduğumuz Manny Hanny'den büyük yardım gördük. Yönetim kurulu başkanı John McGillicuddy, CHRYSLER'e 455 milyon tutarında işletme sermayesi kredisi sağlamıştı. John, Meclis komisyonunda lehimizde ifade verdi, daha sonra da meslektaşlarını bize yardıma zorladı. Kongre'de CHRYSLER'in kurtarılması gerektiğini savunan ve bankalara özveride bulunmaları için baskı yapan Hazine Bakanı 'Wiliiam Miller'ın desteğini de hiç unutmayacağım. Öte yanda, ülkenin en nüfuzlu bankacısı olan Walter Wriston, kredi garantisine şiddetle karşı çıkıyor, eninde sonunda iflas edeceğimize inanıyordu. Bizi yokuşa sürmek için ne mümkünse yaptı.

Manny Hanny'yle Citibank arasındaki sert tartışmalar öykünün yalnız bir bölümü. Büyük küçük, yerli yabancı bir sürü bankadan, CHRYSLER Corporation, CHRYSLER Financial ve CHRYSLER Canada adına borç ve teminat mektupları almıştık. Alacaklılarımız arasında birkaç da sigorta şirketi vardı. Borçların faiz ,oranları % 9 ile % 20 arasında değişiyordu. Bazı bankalardaki kredi limitimizi sonuna kadar kullanmıştık. Vadesi altı ay önce dolmuş borçlarımız olduğu gibi, uzun vadeli olanlar da vardı. Sigorta şirketlerine olan borçların vadesi 1995 yılında dolacaktı. Bir İspanya bankasından doksan gün vadeyle 1979 Temmuz'unda aldığımız 5 milyon doları hâlâ ödeyememiştik. Londra, Toronto, Ottowa, Frankfurt, Paris, Tokyo, hatta Tahran'daki bazı bankalara da borçluyduk. Bütün bu bankaların bir araya gelip CHRYSLER'e yardım konusunu adil bir karara bağlamaları çok güçtü. Bizden çok, birbirleriyle çekişmekteydiler. Her bankacı kendine göre haklı nedenler ileri sürerek, yükü karşısındakine yıkmaya çalışıyordu.

Büyük Amerikan bankalarının, Meksika, Polonya ve Brezilya'ya verdikleri borçlar yüzünden ne halde olduklarını, o günlerde pek bilmiyordum. Borçlar vadesinde ödenmediği ve sürekli ertelendiği için, şimdi hepsi sarsıntı geçiriyor. Hiç üzülmesinler. Zengin amcaları onlara yardım eder nasıl olsa. Nitekim bir süre önce, New York bankalarına ,olan borçlarını vadesinde ödeyebilmek için, Meksika hükümetine 1 milyar dolar gerekti ve Federal Reserv Kurulu başkanı Paul Volcker 1 milyarlık çeki yazıp alelacele Meksika'ya postaladı. Para, vergi yükümlülerinin cebinden çıktı tabii. Ben buna "Bankacı kardeşlere yardım servisi" derim. Sorgulamalar ağır koşullar, cezalar biz zavallılar için. Federal Reserv Kurulu işadamlarından değil, bankacılardan oluşmuştur. Kötü duruma düşen bankalara hemen kucak açılır. İki küçük banka batma tehlikesi geçirse, Volcker, "Para piyasası bunalım içinde. Paranın iplerini gevşetin!» diye avaz avaz haykırır. CHRYSLER'e gelince, "Ne yapalım serbest piyasa ekonomisi." der geçer.

CHRYSLER'in hükümetten yardım istemesi bankacıların hiç hoşuna gitmemişti. Ücretlerin düşürülmesi, kâr dağıtımından vazgeçilmesi gibi ağır koşullar koyarak bizi cezalandırdılar. Oysa bakıyorum, kimse onları cezalandırmıyor. Yabancı ülkelere kredi açarak pek çok hata yaptılar, ama Uluslararası Para Fonu her seferinde imdada yetişti. Citibank'ı aynı ağır koşullarla cezalandırmayı nasıl istediğimi Tanrı bilir!

Amerikan bankaları, "Yabancı bankaların canı cehenneme." derken, Japon bankaları bize akıl veriyordu. "Japonya'da böyle sorunları biz kendi aramızda halleder, yabancı bankaların alacaklarını öderiz. CHRYSLER'in sorununu çözmek Amerikan bankalarına düşer." Kanada bankaları ise, "İtilip kakılmaktan usandık. Bundan sonra Amerikan bankalarından emir alacak değiliz." diyor, Kanada hükümeti de bu tutumu destekliyordu. Garantili hükümet borçlarına karşılık, bizden sabit istihdam düzeyi garantisi istediler. Kanadalılar kendilerini, ağabeyinin eskileriyle geçinmek zorunda olan küçük kardeş gibi hissediyordu. Arkadan çekişli, büyük nakil araçlarımız Kanada'da üretilmekteydi ve benzin fiyatlarının birden fırlaması yüzünden bu araçların satışı hemen hemen durmuştu. Sonunda, Kuzey Amerika işletmelerimizde % 11 oranında Kanadalı işçi çalıştırmayı garanti ettik. Sözümüzü tutmak kolay oldu. Birleşik, Devletlerin enerji politikası almadığı için, benzin fiyatları birkaç yıl sonra düştü ve büyük araçların satışında korkunç bir artış görüldü. Kuzey Amerika işletmelerimizde çalışan Kanadalı işçi oranı, bir ara %18'e kadar yükseldi.

Avrupa bankaları, "Telefunken olayını ne çabuk unuttunuz. Bizden yardım beklemeyin. Bu sorunu çözmek Amerikan bankalarının görevi," dedi. Birkaç yıl önce, Alman hükümetinin Telefunken'i kurtarma operasyonu sırasında, Amerikan bankaları geri çekilmiş ve Alman bankalarını yüzüstü bırakmıştı. Başlarına gelecekleri anlayan Amerikan bankaları birden ağız değiştirdiler. "Bu işte hepimiz birlikteyiz. CHRYSLER iflasa giderse, mahkemeler aramızda ayırım yapmayacağına göre, sonunda hepimiz zararlı çıkarız." Alacaklılarımız olan bütün bankalar, adil ölçüler içinde CHRYSLER'e yardım etmek zorunda olduklarını anlamaya başlamıştı. Yine de birtakım sorunlar vardı. Örneğin küçük bankalar, büyük bankaların daha fazla yardım etmeleri gerektiğini ileri sürmekteydi.

İhtiyacımız olan para yardımını alabilmek için bankalara 1990 yılına kadar geçerli ve hisse senetlerimizin 13 dolara yükselmesi. durumunda kullanılabilir olan 12 milyon rehin senedi önermek zorunda kaldık. Bunu duyan Borç Garantisi Kurulu, kendilerinin de alacaklı olduğunu, üstelik bankalardan daha fazla para riske ettiklerini söyleyerek rehin senedi istedi. Böylece hükümete 14,4 milyon hisse senedi rehni verdik. Toplam 26,4 milyon rehin senedi, hisse senetlerimizde değer kaybına yol açabilirdi. O zamanlar bunu pek düşünmedik. Bankaların yardımına ihtiyacımız vardı. Hisse senetlerimiz 3,50 dolara düşmüştü, 13 dolara yükselmesi hayal gibi görünüyordu.

Her kafadan ayrı ses çıktığı için, bütün bankaların kabul edebileceği bir tasarı hazırlanması aylar sürdü. İlk birkaç toplantıda hazır bulunduktan sonra, bankalarla savaşmayı Jerry Greenwald ve Steve Miller'a bırakıp, işimin başına döndüm.

Jerry, yirmi iki ekibiyle birlikte, Highiand Park, CHRYSLER Merkezi'nde sabahtan akşama dek tasarı üstünde çalışmaktaydı. Steve hem bu çalışmalara katılıyor, hem de Detroit'le Washington, New York, Ottawa, Paris, Londra gibi çeşitli kentler arasında mekik dokuyordu. Haftanın üç dört gününü de New York'da geçirmek zorundaydı. Günlük programı inanılmaz ölçüde yüklüydü. Sabah altı buçukta avukatlarımızdan biriyle kahvaltı ediyor; gün boyu bankacılar ve avukatlarıyla toplantılar yapıyor; akşam saat altıda başka bir bankacı grubuyla içki içiyor; sekizde yine başka bir grupla yemek yiyor; onda oteline dönüp ertesi günün programını hazırlıyor; gece yarısına doğru Mitsubishi firması ve Japon bankalarıyla görüşmek üzere telefonun başına geçiyordu. Canı çıkıyordu sözün kısası.

Steve'in kişiliği bu göreve çok uygundu. Sert ve ciddi bir adamdı, ama gerektiğinde havayı yumuşatmayı bilirdi. Örneğin toplantılardan birinde, bankacılar kendi aralarında ağız kavgası ederlerken, oyuncak tabancayı şakağına dayayıp, "Bu konuda görüş birliğine varmazsanız, beynimi uçuracağım," demiş.

Başka bir toplantıda, bizim ekipten biri yakınlardaki şarküteriye telefon edip sandviç ısmarlamış. "Siz CHRYSLER'de çalışıyorsunuz, değil mi?" demiş şarküteri sahibi."Kusura bakmayın, ama parayı peşin ödemezseniz, siparişinizi gönderemem." Düşünün, biz bankalardan milyonlarca dolar tutarında. yardım sağlamaya çalışıyorduk, borcumuzu ödeyemeyeceğimizden korkan, şarküteri sahibi ise bize sandviç göndermiyordu!

Steve önceleri bankalarla ayrı ayrı görüşmekteydi. Bu yolun, bankacıların uzlaşmaz tutumlarını körüklemekten başka işe yaramadığını anlayınca. hepsiyle toplu olarak görüşmeye karar verdi, Böylece, değişik bankaların temsilcileri birbirleriyle konuşmak zorunda kalacaklar, koca adamların bazen ne kadar mantıksız davrandığını gözleriyle göreceklerdi.

Hemen hemen bütün bankaların temsil edildiği ilk toplantı hayhuy içinde geçti. Bankacılar arasında birbirlerini hiç tanımayanlar vardı. Steve toplantının sonunda kısa bir konuşma yaptı. "Tartışmayı burada keselim beyler. Hazırladığımız tasarıyı adil bulmayacağınızı biliyorum. Umarım, haksızlığı eşit olarak paylaştırmışızdır. Tasarıyı evinize götürüp hafta sonunda inceleyin. 1 Nisan Salı günü yeniden toplandığımızda yanıtınızı bildirirsiniz. Hayır derseniz, bu işi unuturuz."

Bazı bankacılar bizi salı günkü toplantıya katılmamakla tehdit ettiler, ama çoğu geldi. O gün bankacılık dünyası allak bullaktı. Gümüş piyasası çıldırmıştı. Bir günde % 20'ye fırlayan faiz oranları, % 25'e kadar tırmanacak gibi görünüyordu. Pek çok şirketin geleceği tehlikeye düşmüştü. Bankacılar tasarımızı onaylamazsa, iflas bayrağını çekerdik. CHRYSLER'in iflası zaten sarsıntı geçiren ülke ekonomisinde büyük bir deprem başlatabilirdi. Steve toplantıyı şu sözlerle açtı: "Dün gece olağanüstü toplanan CHRYSLER Yönetim Kurulu, ülkenin ekonomik durumunu, hızla tükenen anaparamızı, jet hızıyla yükselen faizleri ve tabii siz alacaklılarımızın uzlaşmaz tutumlarını göz önüne alarak, iflasa gitmeye karar verdi. Bu sabah dokuz buçukta iflasımızı açıklıyoruz beyler." Salonda çıt yoktu. Jerry şaşkınlık içindeydi. Kendi de yönetim kurulu üyesi olduğu halde, dün gece toplantı yapıldığını yeni duymuştu. Steve, bakışlarını salonda dolaştırdıktan sonra ekledi: "Bugün 1 Nisan!" Herkes derin bir soluk aldı. Nisan şarkısını bilmeyen Avrupalılar ise aptal aptal duvara bakıyorlardı. Böyle bir şaka yapmak, Steve'in aklına toplantıdan beş dakika önce gelmişti. Tehlikeli bir şakaydı, ama CHRYSLER'in iflasının kendileri için ne demek olduğunu bankacılara anımsatmakta çok etkili oldu. Ve tasarımız toplantıda hazır bulunan bütün bankalarca onaylandı: Faiz ertelenmesi ve indirimi biçiminde toplam 660 milyon dolar, ayrıca da 4 milyarlık borcun % 5,5 faizle dört yıl uzatılması.

Planın yürümesi için, borçlu olduğumuz her bankanın işbirliğini sağlamak zorundaydık. Îran Ticaret Bankası gibi bazı bankalar bizi düşündürüyordu. Bu bankaya sadece 3,6 milyon dolar borçluyduk. Ama rehineler olayından sonra, Birleşik Devletler hükümeti İran mevduatının 8 milyar dolarını dondurmuştu. Neyse ki Îranlı bankacılar sorun çıkarmadan anlaşmayı imzaladılar. Haziran başında, alacaklılarımızın % 90'ını işbirliğine razı etmiştik. Garantili borçların 500 milyon dolarlık ilk bölümünü hükümetten alabilmek için, geri kalanların da onayı gerekiyordu. Yoksa bir dolar bile alamaz, zorunlu olarak iflasa giderdik. Nakitimiz hızla eriyordu. 10 Haziran 1980'de faturalarımızı ödeyemez olduk. Ufukta yine iflas olasılığı belirmişti. Mal aldığımız firmalar bizi bekleyecek miydi? Hemen iflas etmemiz için baskı yapabilirler ya da mal teslimine son verebilirlerdi. Stokumuz sınırlı olduğundan, mal akışı durursa, fabrikalarımız da dururdu. Vakit daralmıştı. Tasarıyı onaylatmakla iş bitmiyordu. İmzalar, belgeler, kırtasiye işler dünyanın vaktini alacaktı.

Terslikler yakamızı bırakmıyordu bir türlü. Alaska'daki bir banka anlaşma belgelerini imzalamış, ama kuryeyle göndermek yerine postaya vermişti. Elimize vaktinde ulaşması olanaksızdı. Belgeleri yeniden yazdık ve onaylatıp geri getirmek üzere kuryeyle Alaska'ya gönderdik. Minnesotta'da, borçlu olduğumuz bankanın yöneticisi, ertesi gün imzalamak niyetiyle belgeleri masasının yanındaki kutuya koymuş, gece gelen temizlikçi kadın da belgeleri kağıt öğütme makinesine atmıştı. Lübnan bankalarından biri, iç savaş yüzünden uçak kalkmadığı için, onaylanmış belgeleri gönderememişti. Epey uğraştıktan sonra, belgeleri Birleşik Devletler Elçiliği'ne teslim etmelerini sağladık. Borç Garantisi Kurulu, elçiliğin belgelerin tamam ve imzalanmış olduğu yolundaki ifadesini yeterli buldu bereket versin.

Steve Miller hâlâ inat eden bazı bankalarla görüşmek üzere Avrupa'ya gitti. O sıralarda Financial Times'da yayınlanan bir makalede, CHRYSLER'in tasarıyı onaylamayan Avrupa bankalarına el altından rüşvet önereceği söyleniyordu. Steve, böyle bir şeyin söz konusu olmadığını açıklayınca, Avrupalı bankacılar fena halde düş kırıklığına uğramışlar.

Sorun çıkaranların çoğu, küçük Amerikan bankalarıydı. Bunlardan biri 75.000 dolar alacağı yüzünden, bizi günlerce uğraştırdı. Nazlanmalarının bir nedeni de, tasarıyı onaylamamakta direten bankalara rüşvet dağıttığımız yolundaki dedikodulardı. En ağır darbe, Illinois, Rockfold'da bulunan American National Bank and Trust Company'den geldi. Bankanın genel müdürü David Knapp, hükümet borçlarının bile bizi kurtaramayacağına inanmıştı. CHRYSLER iflasa gitmeden, 650.000 dolarlık alacaklarını kurtarmak telaşıyla yasal yollara başvurdular. Rockfold'da büyük montaj fabrikalarımız vardı. Fabrikalarımızda ve mal aldığımız firmalarda çalışan beş bin kişi, durumu öğrenince, Knapp'a baskı yapmaya başladı. Bankadan paralarını çekmekle tehdit ettiler.

Politikacılar da işe karıştı. Steve Miller, Rockfoid belediye başkanının aracılığıyla Knapp'lo buluşup görüştü. Adam hâlâ direniyor, "Madem borç aldınız, borcunuzu ödeyeceksiniz," diyordu. Ama baskılara ve tehditlere daha fazla dayanamamış olacak ki, birkaç gün sonra tasarıyı onayladığını bildirdi. (Duyduğuma göre bomba tehditleri bile gelmiş. Biz yaptırdık sanmıştır tabii.)

Haziran ayı sonlarına doğru, tasarımız bütün bankalarca onaylanmıştı. Şimdi, imzalı belgeler bir araya toplanacak, bir grup avukat bunları inceledikten sonra anlaşmanın tamamlandığını banka temsilcilerinin önünde resmen açıklayacaktı. Gelgelelim tam on bin belge vardı. Üst üste koysak, yedi katlı bir binanın yükselliğine ulaşırdı. Baskı masrafı 2 milyon dolar tutmuştu! Tek bir belge kaybolsa, mahvolurduk. Belgelerin büyük bölümü, hukuk danışmanlarımızın Manhattan, Park Avenue'daki bürolarındaydı. Geri kalanlar ise, çoğu New York'da olmak üzere çeşitli kentlerdeki hukuk firmalarındaydı.

23 Haziran Pazartesi günü akşamı Steve Miller ve avukatlarımız Park Avenue, Westvaco Yapısı'nın otuzuncu katında, belgeleri düzene sokmak üzere toplanmışlar. Steve bir ara otuz üçüncü katta bulunan kafeteryaya gitmiş, kahvesini içerken pencereden kara dumanlar çıktığını fark etmiş. Mutfakta yağ tavası tutuştu sanıp üstünde durmamış. Meğer yapının yirminci katı yanıyormuş. Birkaç dakika içinde yapı boşaltılmış, herkes otuz üç kat merdivenden caddeye inmiş. Park Avenue trafiğe kapatılmış, yangın söndürme çalışmalarına başlanmış. Alevlerin pencerelerden dışarı püskürdüğünü gören Steve, "Tanrı da hükümet yardımına karşı besbelli" diye düşünmüş. "Serbest piyasa sistemini fazla hafife aldık galiba." Avukatlar ve bizim ekip yirminci kattaki işyerlerinin birer birer yanmasını, camların gürültüyle caddeye düşmesini dehşet içinde seyretmişler. Yangın otuzuncu kata sıçrar, diye ödleri kopuyormuş. Neyse ki yangın az sonra kontrol altına alınmış. Steve, bizim ekiple birlikte yakınlardaki bir lokantaya doğru yürürken. Jerry Greenwald'a rastlamış. "Az önce uçaktan indim," demiş Jerry. "Belgeleri imzalamaya geliyordum. Buralarda bir yerde yangın cıkmış, trafik karmakarışık. Bizim yapı yansaydı, biz de yanmıştık." Steve, "Bizim yapı yandı zaten," deyip yürümüş. Steve'in şakalarına alışık olan Jerry, işin şaka olmadığını, yapının önündeki polis kordonunu görünce anlamış ancak.

Steve, Jerry ve avukatlar gece saat ikide Westvaco'nun önüne gelmişler. CHRYSLER'in kurtuluşunun yukarıdaki belgelere bağlı olduğunu söyleyerek, polislerden binbir güçlükle izin koparıp otuzuncu kata çıkmışlar. Belgeleri el arabalarına karton kutulara doldurup aşağı indirmişler, bankaları temsil eden hukuk firmalarından Shearman& Sterling'in Citicorp Yapısı'nda bulunan bürosuna taşımışlar ve sabaha kadar çalışıp belgeleri düzene koymuşlar. Mucize eseri biri bile kaybolmamış.

Ertesi gün öğle vakti, ilgili bankaların temsilcileri ve avukatları Shearman&Sterling'in büyük toplantı salonunda toplandılar. Paris, Detroit, Wall Street, Toronto ve Borç Garantisi Kurulu'nun bulunduğu Washington'la telefon bağlantısı kuruldu. Başavukatımız Bill Matteson, bankaların adını tek tek okuyarak, "Anlaşmayı bağlamaya hazır mısınız?" diye sordu. Hepsi "evet" dediler ve böylece 24 Haziran günü saat 12.26'da, alkışlar arasında anlaşma tamamlandı. Birkaç saat sonra da garantili borcun ilk bölümü olan 500 milyon doları aldık. Önce mâli danışmanımız Solomon Brothers'ın 13.250.000 dolar tutarındaki ücretini ödedik. Bu iş de bitince, Steve doğruca Manny Hanny'ye gitti, herhangi bir müşteri gibi hesap kartı doldurdu ve 486.750.000 dolarlık hesap açtırdı.

Yeni CHRYSLER Corporation iş başındaydı.