4- KÜRESEL ÜRETİMDE İŞGÜCÜNÜN DURUMU

 
 

Yaklaşık otuz yıl boyunca ABD ile Avrupa'da sendikaların gücü uzun uğraşlar sonunda elde edilmiş ücret anlaşmalarını korumaya yetiyordu. Ancak, 1970'lerin başında bu değişti. İşçi hükümetleri İskandinavya ile Hollanda gibi daha birkaç yıl öncesine kadar kendilerini baştacı eden politik ortamlarda iktidardan düştüler ve 1992 de İngiliz İşçi Partisi on yılı aşkın bir Muhafazakâr Parti iktidarının ertesinde yapılan seçimde ezici bir yenilgi aldı. Eskiden işçi hareketinde komünist partilerin önemli rol üstlendikleri İtalya ile Fransa da bir zamanların bu güçlü politik oyuncularının çöküşü, örgütlenmiş işgücünü karmaşık ve zayıf bir duruma soktu. Bir OECD raporuna göre, daha 1985'de "Sendika üyeliği ve grevlerle ölçülen işçilerin gücü, çoğu ülkede savaştan bu yana en fazla düşüşü göstermiştir..."

Japonya'da ekonomik kargaşa ve işgal güçlerinin demokratikleşme yolunda zorla kabul ettirdikleri atılımlar sayesinde sendikalar II. Dünya Savaşı ertesinde büyük güç sahibi oldular. Ancak, 1950'lerden sonra bu sendikalar temelde şirket sendikaları haline dönüştüler; ücretler dostane bir `ilkbahar taarruzu' sonucu belirlenir oldu. Bu, aslında ülke çapında toplu bir pazarlık girişimi sonrası ücretlerin önceden belirlenen düzeye getirilmesinden başka bir şey değildir. İşçi-işveren ilişkileri her iki tarafın da bir güven ortamı oluşturmak ve işyeriyle ilgili kararlara işçileri de katmak yolundaki çabaları sonucu düzgün gitmektedir. Bu da uzun mesai saatlerine ve iş stresine rağmen, yaşam boyu bir fabrikada çalışmayı işçi açısından çekilir hale getirmektedir. Öte yandan, Japon ekonomisinin hızı kesilirken sürekli işçiler toplam işgücünün gitgide daha az güvenceli bir bölümünü oluşturur olmuşlardır. İşyerindeki işbirliği kültürü sendikaları geri plana itmektedir. Japon işçi ve işveren sendikaları, konuklarına göstermek üzere birer video bandı hazırlatmışlardır. Bantlar birbirlerine öylesine benzerler ki, sendikalar birbirlerinin bantlarını rahatlıkla kendilerininmiş gibi gösterebilirler. Dünya çapında ekonomik yavaşlama döneminde işverenlerin karşısında işin yerini değiştirmek, yeniden yapılanmak, yeniden örgütlenmek ve işin tanımını baştan yapmak üzere pek çok olanak vardır.

Bu yüzden sendikaların, geleneksel taktiklerini değiştirmeleri gerek- miştir. Seri üretim, sendikaların güçlü, işin bol ve sürekli olduğu bir devir açmıştı. Hesaplı üretim ve `anında' envanter kontrolüyse sürekli işlerin sayısını azaltmaya yöneliktir. Gittikçe daha fazla sayıda işçi,ancak gerek duyulduğu zaman işe alınmakta, gerek duyulmadığı zamansa ücret ödenmemektedir. Yönetim kurulları işgücünü alınıp satılabilecek bir mal; bir maliyet unsuru olarak görmektedirler. Bu her zaman böyle olmuştur. Ancak, seri üretim devrinde Ford gibi, sendikaların gücünü kıracak girişimlerde bulunan büyük şirketler bile, bunun yerine sendikalarla uzun dönemli anlaşmalara girmenin avantajını görmeye başlamışlardı. Örgütlü işgücü birkaç yıllık bir süre için sabit tutulacak fıyatlarla nitelikli işgücü sağlayabilmekteydi. Sendika ücretleri arttırsa da, düzenli işten çıkarmaların yarattığı sorunların üstesinden gelmeye ve iş huzurunu sağlamaya yardımcı olmaktaydı. Otomobil şirketleri verimlilik artışının meyvelerini işçileriyle paylaşmaya pek gönüllü olmasalar da, küresel rekabet, sektörü etkisi altına almadan önce, herkes ücretlerin yükselmeye devam edecegini varsayıyordu. Aksi halde Ford işçileri Ford satın almaya nasıl devam edebilirlerdi?

Ancak, 1970'lerde Detroit'in Büyük Üçlüsü, küresel rekabete tepki olarak, ucuz işgücüyle montajlanmış ithal malların piyasayı ele geçirmesinin sorumluluğunu yüksek işgücü maliyetiyle aşırı değer kazanan dolara yükledi. Üretimin küreselleşmesiyle esneklik de artınca, işçi işveren pazarlıklarında şirketlerin eline büyük bir koz geçti. Teknolojik yenilikler sayesinde gerekli becerileri ucuz ülkelerdeki niteliksiz işçilere aktarmak kolaylaşırken, Amerikan oto endüstrisindeki çekirdek kadronun sayısı azaldı ve şirketler eski işçilerinin işlerini koruma sorumluluğunu gittikçe daha az hisseder oldular.

ABD'de işlerini yitiren işçilerin başına gelenler, öncelikle o kişinin kendisini ve bir de, yasaların gerektirdiği ölçüde hükürneti ilgilendiriyordu. Öte yandan, Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası (UAW) işten çıkarılan işçilerin yeniden eğitilmesi ve emeklilik hakları konusunda otomobil üreticilerinden hatırı sayılır bir destek koparmayı başardı. Bu, 1990'ların başında yalnızca GM'ye yaklaşık 3 milyar dolara maloldu. Ancak, genelde Amerika'da işten çıkarılan işçilere şirketlerin tanıdıkları haklar, Almanya ve bir dizi diğer ülkedekilerden çok geridedir.

Küresel rekabetin artan baskısı altındaki otomobil üreticilerinin önünde açılan küresel seçenekler, en çok nitelikli işçileri etkiledi. Onlar Henry Ford'un düşünü gerçekleştiriyorlar; saatte 25 dolar alarak varoşlardaki evlerde oturuyor, çocuklarını okutuyorlardı. Parasal ve psikolojik açıdan tek bir yere bağımlıydılar. Öte yandan, Ford Motor Company dünyanın herhangi bir yerinde bir fabrika satın alarak, yaparak, kiralayarak ya da uluslararası bir anlaşma imzalayarak üretimini kaydırabilirdi. Ford ile rakipleri, UAW'e sektörün rekabet gücünü korumak amacıyla ücret ve diğer haklardan ödün vermeye razı olmaması halinde, ABD'deki fabrikaları kapatacaklarını açıkça bildirdiler.

1979 ile 1989 arasında sendikanın üye sayısı yaklaşık üçte bir ora- nında azaldı. Bu, sendika için büyük bir darbe oldu. UAW 1982'den itibaren işveren ilişkilerinde daha uyumlu bir strateji izlemeye başladı. Geride kalan çekirdek kadronun iş güvencesi karşılığında Büyük Üçlü'nün rekabet gücünü koruma sorumluluğunu kısmen üstlendi. Buna karşılık, şirketler de sözleşmede belirlenenlerin dışında başka fabrika kapatmamayı kabul ettiler. Sendikaların ve üretici şirketlerin ortak çıkarları açısından, küresel rekabetin çok daha büyük bir işbir- liği gerektirdiği belli olmuştu.

Otomobil endüstrisi çok genel bir olgunun özellikle çarpıcı bir örneğini sergiler. Şirketler için dünya çapındaki işgücüne ulaşmak kolaylaştıkça yerleşik endüstrileşmiş ekonomilerde ücretler üzerinde bir baskı kuruldu. Bu eğilim ABD'yi özellikle çok etkiledi. OECD üyesi ülkelerde 1980'lerin başındaki durgunluk sırasında gerçek ücretler bir süre düşse de, ABD'nin aksine, bu kısa dönemli bir olay oldu. Avrupalı sendikalar daha yüksek ücretlerin daha fazla işsizlik anlamına geldiğini anlıyorlar, ancak liberal eğilimli hükümetlerin işsizleri koruyacağına güveniyorlardı. Son yıllarda Avrupa'da kemer sıkma programları, yaşam standardı endekslerine sıkı sınırlamalar getirilmesi ve Danimarka, İtalya, Fransa gibi ülkelerdeki ücret tavanları sayesinde gerçek ücretlerde önemli bir artış olmadı. Yine de, ortalama bir işçinin bir saatlik kazancı söz konusu olduğunda, İsveç ve Hollanda'dakiler Amerikalı meslektaşlarından % 15 fazla kazanmaktadırlar. Üretim sektöründeki işçiler için bu fark daha da fazladır. Batı Almanya'daki bir fabrika işçisi Amerikalı meslektaşından % 30 fazla kazanmaktadır. Yenin değeri nedeniyle Japon endüstri işçileri, uluslararası satın alma gücü bakımından, en yüksek ücreti almaktadırlar. Ancak, Japonya'da ve diğer pek çok endüstrileşmiş ülkede gıda, konut ve tüketim ürünleri o kadar pahalıdır ki, daha yüksek ücretler devletlerin sağlık ve emeklilik yardımlarıyla bile, daha yüksek bir yaşam standardı anlamına gelmemektedir.

Ford murahhas azası Donald Petersen 1980'lerde Japonya'ya yaptığı ziyaretlerde Japonya'nın endüstrideki başarısının `gerçek sırrını' keşfetti. Japon şirketleri `çalışanlardan ekipler kuruyor, işçilerine gereken becerileri kazandırıyor ve işlerini doğru dürüst yapabilmeleri için gerekli gücü veriyorlardı." Detroit'in üç otomobil üreticisinin üst düzey yöneticileri Japonya, Almanya ve diğer ileri endüstri ülkelerinde görülen işbirliğine dayalı emekçi kültürünün, onların daha az hata yaparak daha iyi otomobiller üretmesinde bir payı olabileceğini anlamaya başladılar. Kendilerini küçümsenmiş, unutulmuş ya da yeterince önemsenmemiş hisseden nitelikli işçilerin eline üretimi baltalamak için pek çok fırsat geçmektedir. Zaman zaman, bilinçli ya da bilinçsiz olarak, bunu yaptıkları da görülmüştür.

1970'lerden bu yana işleri yeni baştan düzenleyip daha insancıl ve daha verimli bir hale getirmek amaçlı fikirler, bir dizi endüstri ve hizmet şirketinde uygulanmaya başlanmıştır. Montaj bandındaki işler kulakları sağır eden bir gürültü içinde, hızlı bir ortamda son derece sıkıcı bir çalışmayı gerektirdiğinden, otomobil fabrikaları bu iş için ideal adaylardı. Gücü azalmakta olan UAW, fabrikada birtakım Japon kökenli ekip üretimi kavramlarının denenmesini kabul etti. İşçilerle yöneticiler arasında karşılıklı güven oluşturma stratejisi çerçevesinde, yöneticilerin işçilerin gereksinim ve duygularını ciddiye aldıkları fabrikalarda hava değişiverdi. Buraları daha huzurlu birer çalışma ortamı haline gelirken, üretilen otomobiller de bunu yansıtıyordu. Ekip kavramı, az sayılı üretimin olmazsa olmaz bir unsuruydu ve fabrikadaki en son moda sözcük de `birlik'ti.

Az sayılı üretimde bir dizi farklı düşünce uygulanır. Bunlardan biri iş dönüşümüdür. Her işçinin tekrara dayalı tek bir görevden daha fazla işi vardır. Bunun sonucu işçiler pek çok farklı işlemde uzmanlaşırlar. Bir diğer ilke de, işçilerden oluşan ekiplerin üretim sürecinde, nitelik konusunda, kendi programlarının gerçekleştirilmesinde ve birbirlerine iş devrinde daha büyük sorumluluk üstlenmeleridir. Ustabaşıların rolü azaltılmakta, işçi ekipleri ürünle gurur duyup kendilerini şirket ailesinin bir üyesi olarak hissetmeye teşvik edilmektedirler. İşçi, montaj bandında uzun zaman önce yitirdiği zanaatkârlığının bir kısmını yeniden kazanmaktadır. İşçiler birden fazla iş yapma fırsatına sahip olmakla birlikte, her bir görevin getirdiği baskı her zamanki kadar; hatta daha da fazladır.

Seri üretim kültüründeki bu yenilikler genelde Amerikan otomobil fabrikalarındaki verim artışına katkıda bulundu. Ancak, ekip kavramı basın dünyasında abartıldı. ABD'deki bazı otomobil işçileri, `birden fazla işte uzmanlaşıp' işlerinin kontrolünde daha fazla özgürlüğe sahip olduklarını düşünseler de, aslında çoğu için bu geçerli değildi. Bazıları tek gerçek değişikliğin her zamankinden daha fazla çalışmaları olduğunu düşündü. Seri üretimin `insanın aklını uyuşturan baskısı' kesinlikle kaybolmamıştı ve `rahat fabrikalar' kavramı hâlâ bir hayalden başka bir şey değildi. 1990'da Michigan, Flat Rock'taki Mazda fabrikasında çalışan UAW işçileri arasında yapılan bir ankette her yedi işçiden yalnızca biri, `ustabaşının... katılımcı yönetim felsefesini uyguladığına kesinlikle güvenebileceğini' söyledi. Gereksiz hareketleri ortadan kaldırmak ve boşa geçen zamanları doldurmak amaçlı az sayılı üretim kavramı da işçilerin daha çok ve daha hızlı çalışmalarını gerektiriyordu. Mazda fabrikasındaki işçiler arasında yapılan bir ankette % 70, `Halihazırdaki iş yoğunluğuyla emeklilik zamanı gelmeden yaralanma ya da tükenme olasılıklarının yüksek olduğu' yolunda yanıt verdi.

Ford'un Michigan, Wixom'daki en son teknoloji fabrikasında az sayılı üretimin pek çok ilkesi uygulanmaktadır. Bilgisayar kontrollü anında üretim yöntemleri sayesinde, her türlü parça kullanılmadan bir saat önce fabrikaya varmakta ve pek ender olarak bir buçuk haftadan fazla beklemektedir. Fabrika müdürü dev fabrikada bağlı duran envanterin 3 milyon dolardan fazla olmamasıyla övünmektedir. Yirmi yıl önce bu sayı 20 milyon dolardı. Ne var ki, işçilere motorları takan, ön camları yerleştiren, birkaç kat boya süren ve kıvılcımlar içinde kaporta kaynağı yapan robotları kullanmayı öğretmek son derece pahalı oiduğundan, iş dönüşümü pek uygulanmamaktadır. Ancak, işçilerin, hataları üretimin erken aşamalarında yakalayabilmeleri için insiyatif kullanmaları teşvik edilmekte ve bazı önerileri de uygulanmaktadır. Fabrika müdürü, işçiler sırtlarının zorlandığından şikâyet ettikleri için, Lincoln'a döşenen 30 kiloluk halıları kaldıracak özel bir robot tasarlandığını anlatmaktadır.

Ekip kavramı postmodern fabrikaları birer işçi cennetine dönüştürmemekle birlikte, bazı durumlarda kapasite kullanımında göz kamaştırıcı artışlar sağlayabilmiştir. Toyota ile GM, Fremont, California'daki ortak yatırım fabrikalarına ekip kavramını getirmişlerdir. 1985 tarihli, GM yöneticilerine yönelik bir video bandına göre, bir Nova'nın yapımı için işçi ekiplerinin on dört saat çalışması gerekmektedir. Toyota ile birleşmeden önce aynı fabrikada bu süre kabaca yirmi iki saatti. Ancak, bazı sendikacılar ekip kavramının yalnızca işçileri daha fazla çalıştırmanın bir yolu olduğunu öne sürmektedirler. Bu yeniliklerin ne derece etkili ve adil oldukları, hemen hemen tümüyle yöneticilerle işçilerin daha iyi, daha uyumlu bir çalışma ortamı yaratmaya yönelik çabalarına bağlı olmaktadır. Amerikan otomobil fabrikalarına ekip kavramının tanıtılması, yönetimin bir zamanlar sendika koruması altındaki gereksiz işleri kaldırmasını sağlasa da, işyerinde huzur ve verimliliğin anahtarı asıl, işçilerle yöneticiler arasında karşılıklı güvendir. Bu ise, ekipler olsa da olmasa da sağlanabilir.

Ford yöneticileri dünya çapında ekonomik bütünleşmenin sonuçlarından birisinin, ekonomik durgunlukların dünyanın çoğu yerinde aynı zamana denk gelmemesi olduğunu söylerler. Şirket başlıca piyasalarında araba satmakta zorlandığında, işgücü verimliliğini arttırma ve masrafları kısma gereği de artar. İşgücü pazarındaki güç dengesi sendikaların aleyhine döndükçe, onlar da yönetimin geleneksel işçi çıkarı ve iş güvencesi kavramlarından çok, masrafları kısma ve verimlilik konularına yönelişini anlamaya başladılar. Bazı sendikacılar, UAW'yi kendilerini satmakla suçlamakla birlikte, otomobil şirketlerinin her yıl tüketicilerin istediği ya da alabileceğinden milyonlarca adet fazlasını ürettiği bir dünyada, Amerikan otomobil işçilerini korumaya yönelik daha etkin stratejiler sunamadılar.

1990'ların başındaki toplu işten çıkarmalar ABD ve Kanada'daki GM, Ford ve Chrysler fabrikalarında havayı gerginleştirdi. Daha çok fabrikanın kapanma olasılığı işçileri ürküttü; ama yine de otomobil sektöründeki işler gitgide güvencesiz hale gelirken, ABD'de işçi eylemlerinde belirgin bir canlanma görülmüyordu. Otomobil endüstrisinin yükselme yıllarında hükümetler, aslında otomobil üreticilerinin masraf kısma ve üretim akışını hızlandırma stratejilerini, işsizlik yardımı vererek teşvik ediyorlardı. Ancak, Amerikalı üreticileri işçi çıkarmaya yönelten küresel baskılar, hükümeti de işsizlere verilen yardımı kısmaya zorladı. Sendikalar grev kırma taktiklerini sınırlandıracak yasalar için gözlerini Kongre'ye çevirirken, bunlar somutlaşmadı. Küresel rekabet, hükümetin örgütlü işgücünün pazarlık gücünden geriye kalanı korumasını engelleyecek güçlü bir gerekçe olarak kullanılıyordu.

1992 Martı'nda Kuzey Amerika'da tarihinin bir yıl içindeki en büyük zararı olan 8.7 rrıilyar doları kaybeden GM, ABD ve Kanada'da yirmi fabrikayı kapatacağını ve 74.000 kişiyi işten çıkaracağını açıkladı. Michigan ile Teksas'taki fabrika arasında bir seçim yapılacaktı. 1988 yılında yapılan bir şirket içi `rekabet' araştırması Michigan'daki Willow Run'a beş üzerinden 4.1, Teksas'a da özellikle yüksek nakliye giderleri nedeniyle, yalnızca 1.5 vermişti. Ancak, GM, Michigan'daki işçileri başka fabrikalarında daha kolay değerlendirebileceği düşüncesiyle Teksas fabrikasını seçti. Kararı etkileyen bir diğer önemli gerekçe de, Teksas'taki işçilerin fazla mesai almadan üç vardiya çalışmayı kabul etmiş olmalarıydı. GM Başkanı Robert C. Stempel bu kararı açıklarken diğer fabrikalardaki GM işçilerini de `benzer yeni iş ve işçi anlaşmaları' yapılacağı konusunda uyarıyordu. İşçiler artık itaatkâr işgücüne sahip bir fabrikanın kapatılmama olasılığının daha yüksek olduğunu fark ediyorlardı.

Endüstriyel sendikaların temel taşı işçi dayanışmasıydı. Ancak, esnek üretim gitgide şirketlerin, aynı sendikada olsalar bile, bir fabrikadaki işçileri bir diğerindekine karşı koz olarak kullanıp işgücü giderlerini kısmalarını sağlıyordu. GM 1992'deki fabrika kapatma planının bir parçası olarak, yeni az sayılı üretim devrinde işçi-işveren işbirliğinin örneği olarak kabul edilen Flint'teki V-8 fabrikasını da kapatmaya karar verdi. Burada işçiler kendi üretim programlarını belirliyor, çalışma saatlerine ve hangi işleri yapmak için kaç kişi gerektiğine kendileri karar veriyorlardı. Şirket bu fabrikayı, işçilere sorumiuluk verince sağlanan üretim artışına örnek olarak gösteriyordu. Fabrikanın kapatılma kararı işçilerden ve UAW' yetkililerinden büyük tepki gördü. Ancak, sendikanın elinden pek bir şey gelmiyordu. Sendikaların gösterdiği tüm işbirliğine rağmen, ABD'nin kalbinden, düşük ücretli ülkelere iş akışı devam etti.

Meksika'nın işgücü genç ve heveslidir ve Amerikan şirketleri buradaki düşük ücretleri dayanılmaz bulurlar. Ülkedeki sendikaların uyumlu bir geçmişi vardır. Meksika işçilerinin yaklaşık % 90'ını temsil eden Meksika İşçi Konfederasyonu (CTM), 1930'lardan beri aralıksız iktidarda olan partinin bir parçasıdır. Hükümetin uyumlu, çalışkan işgücü vaadi verdiği yabancı şirketlerin yaşamını zorlaştırmaya ne niyeti ne de gücü vardır. Amerikan şirketleri de Amerika'da bir fabrika kapatıp Meksika'da aynısını açmamaya özen göstermişlerdir. İş transferi çok daha dikkatli gerçekleştirilmiştir. Otomobil üreticileri Amerika içinde ve dışındaki fabrika ve fasoncularında pek gözle görülmeyen ufak tefek üretim değişiklikleri yaparken, Meksika'daki fabrikaların kapasitesi arttırılmıştır. California Üniversitesi profesörlerinden, otomasyonun iş dünyasına etkisi konusunda uzman olan Harley Shaiken, Meksika'daki Ford fabrikalarında beş yıllık yoğun bir inceleme yapmıştır. Ford 250 milyon dolarlık bir yatırım karşılığında, Chihuahua'da 1100 kişilik bir kadroyla yılda 400.000 motor üretebilecek, en son teknolojiye sahip bir fabrika kurmuştur. Fabrika bir `emek-yoğun montaj bandından' ve `her biri bir futbol sahası büyüklüğünde, dört tane sermaye-yoğun transfer bandından' oluşmaktadır. İşgücü başlangıçta genç, tahsilli, ama eğitimsizdi. Ford en ileri teknolojiyi ve en gelişmiş eğitim tekniklerini kullanmakta, işe alacağı kişileri titizlikle seçmektedir. Shaiken, "Başlangıçta gereken 250 işçi için tam 3000 kişi başvurdu," diye anlatır; "125 kalifiye iş içinse tam 1500 kişi."

Fabrikada lazerli matkaplar, parçaları bir insan saçının onda biri kalınlığındaki toleranslarda sıkabilen otomatik gereçler, 30 metrelik makine kompleksleri ve yalnızca on altı işçinin gözetiminde, saatte 150 silindir bloğu çıkaran bilgisayar kontrollü bir bant bulunmaktadır. Bu düşük-ücretli işgücüyle sermaye-yoğun makine parkının evliliğini yürüten unsur da açıkça eğitimdir. Ön eğitim yerel bir yüksek okulda verilir. Buradaki işçiler diplomalarını alıp Ford'un mavi-beyaz üniformasını giydikten sonra `operatör' ya da `teknisyen' olarak anılmaktadırlar.

İşçilerin gözetilmesi, eğitilmesi ve deneyimsizliklerinden ya da beceriksizliklerinden kaynaklanan sorunların çözümü için yöneticiler, mühendisler ve dış uzmanlar getirilmektedir. Öte yandan, Ford ABD'de yaygın olan, yeni işçileri deneyimli işçilerin çırağı olarak gören uygulamadan kaçınmakta; `eskilerin fabrikaya eski tavırları ve çalışma yöntemlerini sokacağından' korkmaktadır. Sendika fabrika içinde olup biten konusunda hemen hemen hiç söz sahibi değildir. Ford, burada Meksika'daki daha eski fabrikalarında ödediği ücretlerin yarısını vermekte ve ek yardımların üçte birini kesmektedir. Amerikalı bir yönetici, "Bana kalırsa," demektedir, "burada sendika fılan yok."

Ford'un Meksika'nın kuzeyindeki Hermosilio tesislerindeki yüksek teknolojiye sahip fabrikası, daha önce sözü geçen MIT incelemesine de konu olmuştur. İlk başlarda % 65'i Japonya'dan gelen parçalar, 1990'ların başında çoğunlukla artık Kuzey Amerika'da üretiliyordu. Burası, kalite düzeyi ve kapasite kullanımı açısından Ford'un Honda Civic dışında tüm Japon rakiplerini de geride bırakan, Kuzey Amerika'daki en iyi fabrikasıdır. Japonya'daki en ileri Mazda fabrikasının hemen hemen tam bir kopyası olan bu tesis, Shaiken'in dediğine göre, çalışanlarına saat başına 2 dolar ödemektedir. Bu rakam Detroit'de 30 dolar olup, araç başına saat ücretinde toplam 672 dolar tasarruf anlamına gelmektedir.