kmars.JPG (3297 bytes)

LİDERLİK

ETKİLİ İNSANLARIN YEDİ ALIŞKANLIĞI: GENEL BAKIŞ

Stephen COVEY

Etkili İnsanların 7 Alışkanlığı : VARLIK/ÖZEL 5.B. 1998

 

Sürekli yaptığımız şey neyse, biz de oyuz.

O halde mükemmellik bir eylem değil, bir alışkanlıktır.

ARİSTO

KARAKTERİMİZ, TEMELDE âlışkanlıklarımızdan oluşur. ''Düşünce ek, eylem biç; eylem ek, alışkanlık biç; alışkanlık ek, karakter biç; karakter ek, kader biç," der bir özdeyiş.

Alışkanlıklar yaşamımızdaki güçlü etkenlerdir. Tutarlı ve çoğu zaman da bilinçsiz davranış modelleri oldukları için, her gün sürekli olarak karakterimizi ortaya koyar ve etkili ya da etkisiz olmamıza yol açarlar.

Büyük eğitimci Horace Mann'ın da söylediği gibi: "Alışkanlıklar bir halatâ benzer. Her gün bir ilmik daha atarız ve çok geçmeden halat koparılamayacak bir duruma gelir." Ben, bu sözlerin son bölümünü kabul etmiyorum. Koparılabildiğini biliyorum. Alışkanlıklar öğrenilir de, unutulur da. Ayrıca kolay ve pratik bir çözüm olmadığını da biliyorum. Bu hem bir süreci, hem de müthiş bir yükümlülüğü içerir.

Apollo II'nin aya yaptığı yolculuğu izleyenlerimiz, insanın ilk kez ayda yürüdüğüne, sonra da dünyaya döndüğüne tanık olunca, hayretten donup kaldılar. O önemli günleri tanımlamak için "harika" ve "inanılır gibi değil'' türünden görkemli sözcükler yeterli değildi. Ama o astronotlar aya erişebilmek için yeryüzünün müthiş yerçekiminden kurtulmak zorundaydılar. Roket ateşlendikten sonra "yerden kopuş"unun ilk birkaç dakikası ve yolculuğun ilk birkaç kilometresi sırasında, yaklaşık bir milyon kilometreyi aşmakla geçen birkaç günlük süreye göre daha fazla enerji harcanmıştı.

Alışkanlıkların da müthiş yerçekimleri vardır. Bunu çoğu kişi anlayamaz ya da itirafa yanaşmaz. Sürüncemede bırakmak, sabırsızlık, eleştiricilik ya da etkili olmanın temel ilkelerini çiğneyen bencillik gibi çok derine gömülmüş alışkanlıklardan kurtulmak için, biraz irade gücü ve yaşantımızda yapacağımız birkaç küçük değişiklikten daha fazlası gerekir. "Yerden kopuş", müthiş bir çaba ister. Ama yerçekiminin etkisinden kurtulduğumuz an, özgürlüğümüz yepyeni bir boyut da kazanır.

Bütün doğal güçler gibi, yerçekimi hem bizimle birlikte, hem de bize karşı çalışır. Bazı alışkanlıklarımızın yerçekimi, şu ara gitmek istediğimiz yere erişmemizi engelliyor olabilir. Ama dünyamızı bir arada, gezegenleri yörüngelerinde tutan ve evrenin düzenini koruyan da, yine yerçekimidir. Çok büyük bir güçtür bu ve etkili bir biçimde kullanırsak, alışkanlığın yerçekim gücü yaşamda etkili olmak için gereken düzen ve birlikteliği yaratabilir.

''ALIŞKANLIKLAR'' TANIMLANIYOR

Burada, alışkanlığı bilgi, beceri ve arzunun kesişmesi olarak tanımlayacağız.

Bilgi kuramsal paradigmadır: Ne yapmalı ve neden? Beceri Nasıl yapmalı. Arzu ise, dürtüdür: Yapma isteği. Bir şeyi yaşantımızda alışkanlık haline getirmek istiyorsak, bu üçüne de sahip olmalıyız.

İş arkadaşlarım, eşim ya da çocuklarımla ilişkilerimde onlara sürekli ne istediğimi söyleyip hiçbir zaman kendilerini tam olarak dinlemediğim için etkili olamayabilirim. İnsan ilişkilerinin doğru ilkelerinî arayıp bulmadıkça, dinlemem gerektiğini bile bilemeyebilirim.

Başkalarıyla etkili biçimde iletişim kurmak için onları dinlemem gerektiğini bilsem bile, beceri sahibi olamayabilirim. Bir başka insanı derin bir dikkatle nasıl dinleyeceğiini bilemeyebilirim.

Ancak dinlemem gerektiğini ve nasıl dinleyeceğimi bilmem de yeterli değildir. Dinlemek istemedikçe, arzu duymadıkça, bu, yaşantımda ,bir alışkanlık halini alamaz. Bir alışkanlık yaratmak her üç boyutta çaba harcamayı gerektirir.

Olmak/görmek değişimi, yukarıya doğru uzanan bir süreçtir; olmak, görmeyi değiştirirken, görmek de olmayı değiştirir ve yükselen gelişme sarmalında ilerledikçe, böylece sürer gider. Bilgi, beceriler ve arzu üzerinde çalışarak yıllar boyunca belki de yapay bir güvence kaynağı olan eski paradigmalarla bağlarımızı koparabiliriz. Böylece kişisel ve kişilerarası etkililik konusunda yeni düzeylere erişebiliriz.

Bu süreç bazen acı verebilir. Daha yüksek bir amacın; şimdi istediğinizi sandığınız şeyi daha sonra isteyeceklerinizin ardında ikinci sıraya koymaya razı olmanın harekete geçirdiği bir değişimdir bu. Ama mutluluk veren bir süreçtir; "varlığımızın amacı ve hedefi"dir. Mutluluk hiç olmazsa kısmen, şimdi istediğimiz şeyi ileride isteyeceğimiz şey uğruna feda edebilme yeteneği ve arzusunun meyvesi olarak tanımlanabilir.

OLGUNLUK SÜREDURUMU

Yedi Alışkanlık, tek tek ya da parçalar halinde moral yükseltici formüllerden oluşan bir dizi değildir. Bunlar, doğal gelişim yasalarıyla uyum halinde, kişisel ve kişilerarası etkililiğin gelişmesinde sürekli artış gösteren, birbirini izleyen ve bir bütün oluşturan bir yaklaşımdır. Bu alışkanlıklar bizi Olgunluk Süredurumu içinde, önce bağımlılıktan bağımsızlığa, oradan da karşılıklı bağımlılığa götürür.

Yaşamaya, başkalarına tamamen bağımlı bir bebek olarak başlarız. Bizi başkaları yönlendirir, besler ve destekler. Bu besleme olmazsa ancak birkaç saat, en fazla birkaç gün yaşayabiliriz.

Sonra doğumu izleyen aylar ve yıllar boyunca, fiziksel, duygusal ve ekonomik açıdan gitgide bağımsızlık kazanırız. Sonunda, başının çaresine bakabilecek, kendine güvenen, kendi işini görebilecek biri oluruz.

Gelişmemiz ve olgunlaşmamız sürerken doğada her şeyin birbiriyle karşılıklı bağımlı olduğunu, toplum dahil, doğayı yöneten bir ekoloji sistemi bulunduğunu gitgide daha iyi anlarız. Sonradan, doğamızın en yüksek etki alanlarının başkalarıyla olan ilişkilerimizle ilgili olduğunu, yani insan yaşamının dâ karşılıklı bağımlılık olduğunu keşfederiz.

Bebeklikten erginliğe doğru gelişimimiz doğa yasalarına uygundur. Gelişmenin pek çok boyutu vardır. Örneğin tam bir fiziksel olgunluğa erişmemiz, duygusal ya da zihinsel açıdan aynı olgunluğa eriştiğimiz anlamına gelmez. Diğer taraftan bir insanın fiziksel bağımlılığı onun zihinsel ya da duygusal açıdan olgunlaşmamış olduğunu da göstermez.

Olgunluk denilen süredurum içinde, bağımlılık, sen paradigmasıdır. Benim bakımımı sen üstlenirsin; imdadıma sen yetişirsin; yardıma gelmeyen sensin; sonuçtan seni sorumlu tutarım.

Bağımsızlık, ben paradigmasıdır. Bunu ben yapabilirim. Ben sorumluyum. Ben kendime güvenirim. Ben bir seçim yapabilirim.

Karşılıklı bağımlılık, biz paradigmasıdır. Biz bunu başarabiliriz. Biz işbirliği yapabiliriz. Biz yeteneklerimizi ve becerilerimizi birleştirip birlikte daha büyük bir şey yaratabiliriz.

Bağımlı insanların istediklerini elde edebilmeleri için başkalarına gereksinimleri vardır. Bağımsız insanlar istediklerini kendi çabalarıyla elde ederler. Karşılıklı bağımlı insanlar kendi çabalarının diğerlerininkilerle birleştirerek en büyük başarılâra erişirler.

Fiziksel açıdan bağımlı olsaydım; yani felçli, sakat olsaydım ya da fiziksel bakımdan hareketlerim kısıtlansaydı, o zaman bana yardım etmeniz için size gereksinimim olurdu. Duygusal açıdan bağımlı olsaydım, güvenliğim ve kendim hakkındaki değer yargım, hakkımdaki fıkirlerinize bağlı kalırdı. Benden hoşlanmadığınız takdirde yıkılabilirdim. Entelektüel âçıdan bağımlı olsaydım, benim yerime sizin düşünmenizi, yaşantımdaki sorunlara başından sonuna kadar kafa yormanızı beklerdim.

Fiziksel bakımdan bağımsız olsaydım, kendi başıma hareket edebilirdim. Zihinsel açıdan kendi düşüncelerimi üretir, bir soyut düzeyden diğerine geçebilirdim. Analitik ve yasatıcı bir biçimde düşünür, düşüncelerimi anlaşılacak bir biçimde düzenleyip ifade ederdim. Duygusal açıdan kendi kendimi içten onaylardım. Beni iç dünyam yönlendirirdi. Kendimi değerlendirirken kullandığım ölçütün, hoşlanılmak ya da iyi davranılmakla bir ilişkisi olmazdı.

Bağımsızlığın, bağımlılıktan çok daha olgun bir düzey olduğu kolaylıkla anlaşılır. Bağımsızlık, kendi başına önemli bir başarıdır. Ama en üstün olan bağımsızlık değildir.

Ne var ki, son zamanlarda geçerli olan toplumsal paradigma, bağımsızlığı tahta çıkarıyor. Pek çok kişi ve toplumsal hareketin erişmeye ant içtiği bir hedef oldu bu. İnsanların kendilerini geliştirmelerini hedefleyen birçok kaynak, iletişimin, ekip çalışmasının ve işbirliğinin hiç önemi yokmuş gibi, bağımsızlığı anıtlaştırıyor.

Son zamanlarda bağımsızlığın üzerinde fazla durmamız aslında bağımlılığa karşı; başkalarının bizi denetlemesine, belirlemesine, kullanmasına, yönetmesine karşı gösterilen bir tepkidir.

Pek az anlaşılan karşılıklı bağımlılık kavramı, birçok kişi için bağımlılıkla eşanlamlıdır. Bu nedenle insanların çoğu zaman bencil nedenlerle eşlerini, çocuklarını terk ettiklerini ve her türlü toplumsal sorumluluktan kaçtıklarını görüyoruz. Bütün bunları bağımsızlık adına yapıyorlar.

İnsanların "prangalarından kurtulmaları", "özgür" olmaları "kendilerini kanıtlamaları" ve "bildiklerini okumaları"yla sonuçlanan tepkileri, çoğu zaman, başkalarının zayıflıklarının duygusal yaşamımızı mahvetmesine izin vermek, denetleyemediğimiz olaylar ve insanlar tarafindan mağdur edildiğimizi hissetmek gibi, dışsal değil, içsel olduğu için kaçınamadığımız daha köklü bağımlılıklara yol açar.

Kuşkuşuz, koşullârımızı değiştirmemiz gerekebilir. Ancak bağımlılık, kişisel olgunlukla ilgili bir sorundur ve bunun koşullarla da pek bir ilgisi yoktur. Daha iyi koşullar altında bile olgun olamama ve bağımlılık genellikle devam eder.

Gerçek kişilik bağımsızlığı, bize etki altında kalmadan hareket etme gücünü sağlar. Bu, bizi koşullara ve başkalarına bağımlı olmaktan kurtarır. Değerli ve özgürleştirici bir hedeftir. Ancak etkili yaşamın son hedefi de değildir.

Bağımsız düşünce, tek başına, karşılıklı bağımlılık gerçeğine uygun değildir. Karşılıklı bağımlılığı düşünüp buna göre hareket edecek kadar olgun olmayan bağımsız insanlar, iyi birer üretici olabilîrler. Ancak iyi bir lider ya da takım oyuncusu olamazlar. Çünkü onlar evlilik, aile ya da örgütsel gerçeklikte başarılı olmak için gerekli olan karşılıklı bağımlılık paradigmâsına sahip değildir.

Yaşam, doğal olarak, birbirine son derece bağımlı ayrıntılardan oluşur. Bağımsızlık yoluyla en yüksek etkinlik derecesine erişmeye çalışmak, golf sopasıyla tenis oynamaya benzer. Araç, gerçekliğe uygun değildir.

Karşılıklı bağımlılık çok daha olgun, çok daha gelişmiş bir kavramdır. Fiziksel açıdan karşılıklı bağımlıysam, kendisine güvenen yetenekli biriyim, ancak şunun da farkındayım: Siz ve ben birlikte çalışırsak, yalnız başıma en iyi koşullar altında başardığım şeylerin çok daha fazlasını başarabiliriz. Duygusal açıdan karşılıklı bağımlıysam, kendi içimde büyük bir değerlilik duygusu taşırım, ancak sevmek, vermek ve başkaları tarafından sevilmek gereksinimlerini de kabul ederim. Düşünsel açıdan karşılıklı bağımlıysam, kendi fikirlerimle başkalarının en iyi fikirlerinin birleşmesine ihtiyacım olduğunu bilirim.

Karşılıklı bâğımlı biri olarak, özümü diğer insanlarla anlamlı bir biçimde, derinden paylaşma firsatı bulurum. Diğer insanların birikimlerine ve geniş kaynaklarına da erişebilirim.

Karşılıklı bağımlılık, ancak bağımsız insanların yapabileceği bir seçimdir. Bağımlı insanlar, karşılıklı bağımlılığı seçemezler. Bunu yapacak karaktere sahip değildirler, zaten kendilerine de yeterince sahip çıkamazlar.

İşte bu nedenle bundan sonraki bölümde yer alan 1., 2. ve 3. Alışkanlıklar, insanın kendi kendisinin efendisi olması konusunu inceliyor. Bu üç alışkanlık, kişiyi bağımlılıktan bağımsızlığa götürür. Bunlar, karakter gelişiminin özü olan "Özel Zaferler"dir. Özel zaferler, genel zaferlerden önce gelir. Nasıl tohum ekmeden hasat yapamazsanız, bu süreci de tersine çeviremezsiniz.

Gerçekten bağımsız olduğunuzda, karşılıklı bağımlılığın temelini atmış olursunuz. Edindiğiniz temel karaktere dayanarak; 4., 5. ve 6. Alışkanlıklar'da belirtilen ekip çalışmaları, işbirliği ve iletişim gibi kişiliğe daha fazla yönelik olan "Genel Zaferler" üzerinde etkili bir biçimde çalışâbilirsiniz.

Bu, 4., 5. ve 6. Alışkanlıklar üzerinde çalışmadan önce 1., 2. ve 3. Alışkanlıklar konusunda kusursuz olmalısınız anlamına gelmez. Sırayı anlamak, gelişiminizi daha etkili bir biçimde denetlemenizi sağlar, ancak 1., 2. ve 3. Alışkanlıkları tam olarak geliştirinceye kadar birkaç yıl yalnız başınıza yaşamanızı öneriyor değilim.

Karşılıklı bağımlı bir dünyanın parçası olarak, bu dünyâyla her gün iletişim kurmak zotundasınız. Ancak bu dünyanın ağır sorunları, kronik nitelikteki davaların üstünü kolayca örter. Kişiliğinizin diğer insanlarlâ bütün ilişkilerinizi nasıl etkilediğini görmek, çabalarınızı birbiri ardından, gelişmenin doğal yasalarıyla uyumlu bir biçimde yoğunlaştırmanıza yardımcı olur.

7. Alışkanlık, yenileme alışkanlığı, yani yaşamın temel dört boyutunun düzenli ve dengeli bir biçimde yenilenmesidir. Bütün diğer alışkanlıkları kapsar ve somutlaştırır. Sizi yeni anlayış düzeylerine çıkaran, yukarıya uzanan gelişme sarmalını yaratan sürekli iyileştirme alışkanlığıdır. Yavaş yavaş bir üst düzeye çıktıkça, karşınıza çıkan alışkanlıkları birer birer yaşarsınız(*).

Bir sonraki sayfada göreceğiniz şema Yedi Alışkanlığın sırasını ve aralarındaki bağlantıyı gösteriyor. Bu şema, alışkanlıklar arasındaki sıralanma ilişkisini ve birbirlerini güçlendirmelerini (sinerjilerini) incelerken, kitabın bütün bölümlerinde kullanılacaktır. Alışkanlıklar birbirlerine bağlı olarak çarpıcı yeni biçimler yaratırlar ve bu, onların değerlerini daha da artı~ır. Her kavram ya da alışkanlık, sunulurken, dişi yazıyla wrgulanacaktır.

ETKİLİ OLMANIN TANIMI

Bu Yedi Alışkanlık, etkili olma alışkanlıklarıdır. İlkelere dayandıklari için mümkün olan en uzun vadeli yararlı sonuçları sağlarlar. Doğru haritalardan oluşan güçlü bir merkez yaratarak, karakterin temeli haline gelirler. Kişi, bu haritalardan yola çıkarak, sorunları etkili liir biçimde çözebilir, fırsatları artırabilir, yükselen gelişim sarmalında sürekli yeni ilkeler öğrenip bunları benimseyebilir.

Bunlar, ayrıca insanı etkili kılan alışkanlıklardır, çünkü doğal bir yasayla uyum içinde olan bir etkililik paradigmasına dayanırlar. Ben bu ilkeyi "Ü/ÜY Dengesi" diye tanımlıyorum. Pek çok kişi buna çarparak paramparça oluyor. Ezop'un altın yumurtlayan kaz masalını hatırlarsanız, bu ilkeyi de kolaylıkla anlayabilirsiniz.

Bu masal, bir gün en sevdiği kazının kümesinde pırıl pırıl bir altın yumurta bulan yoksul bir çiftçiyi anlatır. Adam önce bunun bir tür oyun olduğunu düşünür. Ama tam yumurtayı atacağı sırada duraklar ve ona değer biçtirmeye götürür.

Yumurta, saf altındandır! Çiftçi, şansının bunca açılmış olmasına inanamaz. Ertesi gün de aynı şey olunca, iyiden iyiye şaşırır. Her sabah kümese koşar ve her seferinde altın bir yumurta bulur. Adam dillere destan bir servet edinir. Bu, inanılmayacak bir şeydir.

Ancak çiftçinin serveti artarken açgözlülük ve sabırsızlık da başlar. Adam her Tanrı'nın günü altın yumurta beklemekten sıkılır. Kazı öldürerek bütün yumurtaları elde etmeye karar verir. Ancak kazın karnını yardığı zaman içinin boş olduğunu görür. Hayvanın içinde altın yumurta yoktur. Çiftçinin artık onları elde etmesi de olanaksızdır. Çiftçi, altın yumurta yumurtlayan kazı öldürmüştür.

Bence bu masalın içinde doğal bir yasa, bir ilke; etkililiğin temel tanımı var. Çok kişi, altın yumurta paradigmasındaki etkililik kavramını görür: Ne kadar fazla üretir, ne kadar çaba harcarsan o kadar etkili olursun.

Ancak masalda da görüldüğü gibi, gerçek etki iki şeyin işlevidir: Üretilen şey (altın yumurtalar) ve üreten varlık ya da üretebilme yeteneği (kaz).

Odak noktası altın yumurtalar olan ve kaza aldırış etmeyen bir yaşam biçimi seçerseniz, çok geçmeden altın yumurtaları yumurtlayan varlıktan da olursunuz. Diğer taraftan altın yumurtaları düşünmeden yalnızca kazla ilgilenirseniz; çok geçmeden kazı da, kendinizi de besleyecek parayı bulamazsınız.

Etkili olmak, dengeye bağlıdır, yani, benim Ü/ÜY Dengesi dediğim şeye. Ü, istenilen sonucun üretilmesini, yani altın yumurtaları temsil eder; ÜY ise üretim yeteneğini; yani altın yumurtayı üreten yeteneği ya da varlığı.

ÜÇ TÜR VARLIK

Temelde üç tür varlık vardır: Fiziksel; parasal ve insani varlık. Şimdi hepsini sırayla inceleyelim.

Birkaç yıl önce bir fıziksel varlık satın aldım: Motorlu bir çim biçme makinesi. Makinenin bakımını yapmadan sürekli kullandım. Makine, iki mevsim boyunca çok işe yâradı. Ama ondan sonra bozulmaya başladı. Onarılması için bakıma götürdüğümde, motorun başlangıçtaki kapasitesinin yarısını kaybetmiş olduğunu anladım. Aslında değeri kalmamıştı.

ÜY üzerinde dursaydım; yani, varlığın bakımını yapıp onu korusaydım, bugün hâlâ onun Ü'sünün; yani, biçilmiş çimli bir alanın zevkini çıkaracaktım. Eskisinin yerine yeni bir çim biçme makinesi aldım. Eski makinenin bakımını yapsaydım o kadar para ve zaman harcamâk zorunda kalmayacaktım. Etkili bir davranış olmamıştı bu.

Kısa vadeli kazânçlar ya da sonuçlar uğruna, çoğu zaman değerli bir fıziksel varlığı; bir arabayı, bilgisayarı, çamaşır yıkama ve kurutma makinesini, hatta kendi vücudumuzu ve çevremizi mahvederiz. Ü ve ÜY'nin dengede tutulması, fiziksel varlıkların etkili bir biçimde kullanılması bakımından son derecede önemlidir.

Bu, ayrıca para durumunu da güçlü bir biçimde etkiler. İnsanlar sık sık ana parayla faizi karıştırırlar. Yaşama standardınızı yükseltmek, yani daha fazla altın yumurta elde etmek için ana parayı harcadığınız oldu mu hiç? Azalan ana paranın faiz ya da gelir sağlama gücü de azalır ve sonunda temel gereksinimleri bile karşılayamaz.

En önemli maddi varlığımız, para kazanma yeteneğimizdir: Sürekli olarak kendi ÜY'mizi geliştirmek için çabalamazsak, seçeneklerimizi ciddi bir biçimde kısıtlamış oluruz. Şimdiki durumumuza saplanıp kalır, şirketimizin ya da patronumuzun hakkımızdaki fikirlerini düşünerek korkuyla titreriz. Ekonomik bakımdan bağımlı oluruz ve kendimizi savunmâya çalışırız. Dolayısıyla, bu da etkili bir yol değildir.

İnsan konusunda da Ü/ÜY Dengesi, yine bir temel oluşturur. Söz konusu denge burada daha da önemlidir. Çünkü fıziksel kaynakları ve parayı, insanlar denetler.

Evli bir çift, ilişkiyi korumaktan çok altın yumurtaları, yâni çıkarlarını düşünürse çoğu zaman duygusuz ve düşüncesiz olup çıkarlar. Sağlam bir ilişki için gerekli olan asgari nezaket ve saygıyı unuturlar. Birbirlerini yönetmek için kontrol manivelalarını kullanırlar. Dikkatlerini kendi gereksinimlerine verirler. Kendilerini haklı çıkarmaya çalışıp diğer eşin hatalarını gösterecek kanıtlar ararlar. Sevgi; duygusal zenginlik, içtenlik ve uysallık azalmaya başlar. Kaz, günden güne verimsizleşir.

Ya bir anneyle babanın çocuğuyla olan ilişkisi? Çocuklar küçükken çok savunmasız, çok bağımlı olur. Bu durumda ÜY çalışmalarını; eğitimi, iletişimi, anlayışı, dinlemeyi ihmal etmek pek kolaydır. O anda çocuğun zayıflığından yararlanmak, onu yönetmek, istediğinizi yine istediğiniz biçimde elde etmek çok kolaydır! Çünkü siz daha büyük, dâha zeki ve haklısınız! O halde çocuklara sadece ne yapmaları gerektiğini söylemeniz yeterli değil midir? Gerekirse bağırıp çağırır, küçükleri korkutur, istediğinizin yapılması için ısrar edersiniz.

Ya da onları şımartırsınız. Sevilmek, çocukları memnun etmek, her zaman istediklerini yapmalarına izin vermek gibi altın yumurtaları seçebilirsiniz. Çocuklar da o zaman bir iç standartları ya da beklentileri olmadan, kişisel disiplin yâ da sorumluluk kavramından uzak büyürler.

Her iki yöntem de -otoriterlik ya da şımartma- sizin altın yumurta zihniyetinde olduğunuzu gösterir. Emirlerinizin yerine getirilmesini istiyor, ya da sevilmeyi tercih ediyorsunuz. Ama o arada kaza ne oluyor? Çocuğun birkaç yıl sonra sorumluluk duygusu, iyi seçimler yapmak ya da önemli hedeflere erişmek konusunda yeteneğine güveni ne olâcak? Ya aranızdaki ilişki? O tehlikeli ergenlik yaşlarında kimlik bunalımı başladığı zaman, sizinle gili deneyimleri sonucu kendisini bir yargıya varmadan dinleyeceğinize, insan olarak onu gerçekten çok sevdiğinize, ne olursa olsun size güvenebileceğine inanacak mı? Bu ilişki ona erişmenizi; iletişim kurmanızı ve onu etkilemenizi sağlayasak kadar güçlü olacakmı?

Diyelim ki, kızınızın odasını temiz tutmasını istiyorsunuz. Bu bir Ü'dür. Üretim. Yani, altın yumurta. Ve diyelim ki odayı kızınızın temizlemesini arzu ediyorsunuz. Bu da ÜY'dir: Üretim Yeteneği. Kızınız altın yumurta yumurtlayan kaz, ya da varlıktır.

Ü ve ÜY dengeliyse, kızınız odasını keyifle, kendisine hatırlatılmadan temizler; çünkü görevine bağlıdır ve buna uyacak disiplini de vardır. O değerli bir kaynak, yani altın yumurta yumurttayı kazdır.

Ancak paradigmanızın merkezi üretimse, yani amaç odanın temizlenmesiyse, o zaman kızınıza bu işi yaptırtmak için dırdır edersiniz. Hatta belki bağırmaya, onu tehdit etmeye başlarsınız. Altın yumurtayı alma isteği yüzünden kazın sağlığını ve iyiliği tehlikeye atarsınız.

İzin verin de kızlarımdan biriyle aramızda geçen bir ÜY olayını sizinle paylaşayım. Onunla özel olarak dışarı çıkmayı planlıyorduk. Bu, bütün çocuklarımla zevk duyarak yaptığım bir şeydir. Randevuyu beklemenin, randevunun gerçekleşmesi kadar zevkli olduğunu bilirsiniz.

Kızıma yaklaşıp, "Hayatım, bu gece senin gecen," dedim. "Ne yapmak istersin?"

"Fark etmez, babacığım," diye cevap verdi.

"Olmaz, doğruyu söyle," dedim. "Gerçekten ne yapmak istersin?"

Sonunda açıkladı: "Şey... Benim yapmayı istediğim şeyi sen istemezsin."

İçtenlikle, "Hayatım, gerçekten istiyorum," dedim. "Ne olursa olsun, seçim senin!"

"Yıldız Savaşları filmini görmeyi istiyorum," diye karşılık verdi: "Ama senin Yıldız Savaşları'ndan hoşlanmadığını biliyorum. Daha önce de filmin başından sonuna kadar uyudun. Bilim kurgu filmlerinden hoşlanmıyorsun baba, onun için önemli değil."

"Olmaz, canım. İstediğin buysa, seve seve yaparım."

"Babacığım, bunun için üzülme. Seninle her zaman dışarı çıkmamız şart değil ki." Bir an durdu, sonra da ekledi. "Yıldız Savaşları'ndan neden hoşlanmadığını biliyor musun? Çünkü sen bir Jedi Şövalyesinin felsefesini ve eğitimini anlayamıyorsun."

"Ne?"

Şu öğrettiğin şeyler; baba... Onlar, bir Jedi Şövalyesi'nin yetiştirilmesi için yararlanılan şeylerin aynısı."

"Öyle mi? O halde hemen gidip Yıldız Savaşları'nı görelim!" Öyle de yaptık. Kızım yanımda oturarak bana paradigmayı verdi. Ben onun öğrencisi, çırağı oldum. Bu çok ilginç bir şeydi. yepyeni bir paradigma sayesinde, bir Jedi Şövalyesi'nin eğitimindeki temel felsefenin değişik koşullarda ortaya çıkışını görmeye başladım.

Bu, planlı bir Ü deneyimi değildi. Aslında bir ÜY yatırımının mutlu bir meyvesiydi. Ama altın yumurtaların zevkini çıkardık. Çünkü kaz da -yani, ilişkinin niteliği de- önemli bir biçimde beslendi.

 

ÖRGÜTSEL ÜY

Doğru bir ilkenin son derecede değerli yanlarından biri de, çok değişik durumlarda geçerliliği ve uygulanabilirliğidir. Bu kitap boyunca sizinle, bu ilkelerin aileler de dahil hem örgütlere, hem de kişilere uygulanma yöntemlerinden bazılarını paylaşmayı istiyorum.

İnsanlar örgütlerde fiziksel kaynakları kullanırken Ü/ÜY Dengesi'ne saygı göstermezlerse, örgütün etkisini azaltır ve çoğu zaman başkalarını ölmek üzere olan kazla başbaşa bırakırlar.

Örneğin, makine gibi fıziksel bir kaynakla ilgilenen birisi, patronlarının üzerinde iyi bir izlenim bırakmayı çok isteyebilir. Belki de şirket hızla büyüme devresindedir ve çalışanlar çabucak terfi ettirilmektedir. Bu adam da bu nedenle en fazla randımanı almaya çalışır. Makineyi ne dinlendirir, ne de bakımını yapar. Üretim müthiştir. Maliyet düşer, kazanç göklere yükselir. Adam kısa bir süre içerisinde terfi ettirilir. Altın yumurtalar!

Ama diyelim ki, aynı işe bu adamdan sonra siz getirildiniz. Si ze pek hasta bir kaz, paslanmış ve bozulmaya başlamış bir makina miras kalmıştır. Onarım ve bakımı için fazlasıyla para harcamâ gerekir. Maliyet çok yükselir, kazanç iyice düşer. Altın yumurtaların azalmasından kim sorumlu tutulur? Tabii ki, siz. Sizden önce adam kaynağı mahvetmiştir. Ama muhasebe sistemi sadece birim üretimi, maliyet ve kârı bildirmiştir.

Ü/ÜY, bir örgütün insan kaynağına, yani personel ve müşterilere de uygulandığı için özellikle önemlidir.

Harika midye çorbası yapan bir lokanta biliyorum. Öğle zamanı müşterilerle tıka basa dolardı. Sonra lokanta satıldı ve yeni sahibi bütün dikkatini altın yumurtalara verdi. Yani, çorbayı sulandırmaya kalkıştı. Bir ây kadar, maliyet düşük; gelir de sürekli olduğu için kazanç çok arttı. Ama sonra yavaş yavaş müşteriler ortadan kaybolmaya başladı. Güven tükenmiş, iş de hemen hemen sıfırı tüketmişti. Lokantanın yeni sahibi telaşa kapılarak işi canlandırmaya çabaladı. Ama müşterilerini ihmal etmiş, onların güvenlerini kötüye kullanmış ve o değerli varlığı, yani müşterilerin güvenini kaybetmişti. Artık altın yumurta yumurtlayacak bir kaz yoktu.

Birtakım şirketler müşterilerden sık sık söz eder ama onlarla iş yapan kişileri, yani personeli ise tümüyle unuturlar. ÜY ilkesi şöyledir: Personelinize, en iyi müşterilere nasıl davranmalarını istiyorsanız öyle davranın.

Bir insanın elini satın alabilirsiniz, ama yüreğini asla. Onun yüreği; coşkularına ve sadakat duygusuna bağlıdır. Sırtını satın alabilir, ama beynini alamazsınız. Bu kişinin yaratıcılık, zekâ ve verimliliğinin kaynağı o beyindir.

ÜY'ye göre, personele birer gönüllü gibi davranmalısınız, tıpkı müşterilere davrandığınız gibi. Çünkü personel, gönüllü kişiler sayılır. Size gönüllü olarak en iyi yanlarını verirler: Yürek ve zihinlerini.

Bir gün, topluluk içinden birisi, "Tembel ve verimsiz personeli nasıl yola getiriyorsunuz?" diye sordu: Bir adam hemen cevap verdi: "El bombasıyla!" Birkaç kişi, bu maço yönetim tarzını alkışladı. "Ya hizaya gir, ya da defol!" tutumuydu bu.

Ama başka birisi, "Peki, sonradan parçaları kim topluyor?" diye sordu.

"Parça kalmıyor ki."

Adam o zaman, "Öyleyse neden aynı şeyi müşterilerinize de yapmyorsunuz? Onlara, 'Bakın, bir şey almak istemiyorsanız çıkıp gidin' dersiniz olur biter" dedi.

Beriki başını salladı. "Müşterilere böyle davranılmaz."

"O halde personele nasıl böyle davranabiliyorsunuz?"

'' Çünkü onlar benim emrimde."

"Anlıyorum. Personelimiz size bağlı mı? İyi çalışıyorlar mı İşten çıkanlar var mı?"

'' Alay mı ediyorsunuz? Son zamanlarda doğru dürüst birisi bulunamıyor. İşi bırakıveriyor, kaytarııyorlar. Başka şeylerle ilgileniyorlar. İnsanlar artık hiçbir şeyi takmıyor."

 

Sadece altın yumurta üzerinde durma eğilimi -bu tutum, bu paradigma- bir başka insanın zihnindeki ve yüreğindeki güçlü enerjilerden yararlanmak için hiç yeterli değildir. Kısa vadeli kazanç önemlidir. Ama bunu abartmamak gerekir.

Etkililik, dengededir. Ü'ye gereğinden fazla önem vermek, bozulmuş sağlık, yıpranmış makineler, erimiş banka hesapları ve kopuk ilişkilerle sonuçlanır. ÜY'ye fazla önem vermek ise, günde üç dört saat koşan, bunun yaşamına on yıl daha kattığını söyleyerek övünen bir insanın tutumuna benzer. Bu kişi on yılını koşârak harcadığının farkında bile değildir. Ya da hep okula giden, hiçbir şey üretmeyen, başkalarının altın yumurtalarıyla geçinen birinin tutumuna benzer. Bu, ebedi öğrenci sendromudur.

Ü/ÜY Dengesini; yani altın yumurtayla (üretim) kazın sağlık ve iyiliği (Üretme Yeteneği) arasındaki dengeyi sürdürmek, çoğu zaman verilmesi zor kararlar gerektirir. Ama bence bu, etkili olmanın da özüdür. Kısa vadeyle uzun vadeyi dengeler. Dereceye girme isteğiyle, eğitimin hakkını vermeyi dengeler. Odasının temiz olmasını istemekle, bir çocuğun bunu neşeyle, isteyerek, dış denetim olmaksızın yapmayı kendi sorumluluğu saymasını sağlamak arasındaki dengeyi sağlar.

Bu, daha fazla altın yumurta elde etmek için durmadan çalıştığınız ve sonunda hasta ya da bitkin düşüp hiçbir şey üretemeyecek duruma geldiğinizde; ya da gece güzelce uyuyup bütün gün üretime hazır bir durumda uyandığınızda, kendi yaşamınızdâ da geçerli olduğunu göreceğiniz bir ilkedir.

Bunu, istediğinizi yaptırmak için birisini zorladığınız, sonra da ilişkide bir boşluk sezinlediğinizde, ya da bir ilişkiye yatırım yapmak için gerçekten zaman ayırdığınız ve birlikte çalışma, iletişim kurma yeteneğinizin iyice arttığını anladığınız zaman görürsünüz.

Ü/ÜY Dengesi etkili olmanın ruhudur. Bu, yaşamın her alanında geçerlidir. Onunla birlikte ya da ona karşı çalışırız, ama bu denge hep vardır. Bu, bir deniz feneridir. Kitaptaki "Yedi Alışkanlık"ın temelini oluşturan etkililiğin tanımı ve paradigmasıdır.

BU KİTABIN KULLANIMI

"Etkili İnsanların Yedi Alışkanlığı" üzerinde çalışmaya başlamadan önce iki paradigma değişimini önermek istiyorum. Bu, kitaptaki malzemeden sağlayacağınız yararı kat kat artıracaktır.

Önce size, bu malzemeyi herhangi bir kitap olarak görmenizi, yani bir defa okuduktan sonra rafa kaldırmamanızı önereğim.

Bütünü kavramak için kitabı bir kez başından sonuna kadar okuyabilirsiniz. Ancak bu malzeme, değişim ve gelişimle ilgili sürece eşlik etmesi için hazırlandı. Gitgide etkisi artacak bir biçimde düzenlendi. Her alışkanlığın sonunda da uygulamayla ilgili öneriler verildi. Böylece, hazır olduğunuzda, herhangi bir alışkanlığın üzerinde durup onu inceleyebilirsiniz.

Anlama ve uygulama konusunda daha derinlere inerken, zaman zaman geriye dönüp alışkanlıkların içerdiği ilkelere bakarak bilgi, beceri ve arzunuzu artırmak için çalışabilirsiniz.

İkinci önerim şu: Bu malzemeyle kendi ilginizin paradigmasını, öğrencilikten öğretmenliğe kaydırın. İçeriden dışarıya bir yaklaşım seçin ve kitabı okurken bir amacınız da, bunu 48 saat içerisinde bir bâşkasıyla paylaşmak ya da tartışmak olsun.

Örneğin: Ü/ÜY Dengesi ilkesiyle ilgili malzemeyi 48 saat içerisinde bir bâşkasına öğreteceğinizi bilseydiniz, o bölümü okuma tarzınız etkilenir miydi? Bu bölümün son kısmını okurken şimdi bunu deneyin. Bu satırları, bugün ya da yarın eşinize, çocuğunuza, iş arkadaşınıza ya da bir dostunuza her şey kafanızda henüz tazeyken öğretecekmişsiniz gibi okuyun. Zihinsel ve duygusal süreçlerinizdeki farklılıklara dikkat edin.

Bundan sonraki bölümlerin içeriğine bu tarzda yaklaşırsanız, okuduğunuzu daha iyi hatırlamakla kalmayacaksınız; ayrıca görüş açınız genişleyecek, anlayışınız derinleşecek ve malzemeyi uygulama isteğiniz de artacak. Bu konuda size güvence veriyorum.

Öte yandan, öğrendiklerinizi başkalarıyla açık açık, dürüstçe paylaşırsanız, onların sizinle ilgili olumsuz yargı ya da algılarının kaybolmaya başladığını görerek şaşıracaksınız. Eğittiğiniz kişiler sizi değişen, gelişen bir insan olarak görecekler ve belki de birlikte, Yedi Alışkanlığı yaşamlarınızın birer parçası durumuna getirmek için çalışırkan, size yardım etmek ve destek olmak için daha fazla istek duyacaklardır.

BEKLENTİNİZ NE OLABİLİR?

Sonuçta, Marilyn Ferguson'un dediği gibi: "Kimse bir başkasını değişmesi için ikna edemez. Hepimiz, ancak içeriden açılabilen bir değişim kapısında nöbet bekleriz. Bir başkasının kapısını tartışarak ya da duygulara seslenerek açamayız."

Yedi Alışkanlığın somutlaştırdığı ilkeleri gerçekten anlamak ve onları yaşamak için "değişim kapınızı" açmaya karar verdiğinizde, birçok olumlu şeyin olacağı konusunda size rahatlıkla güvence verebilirim.

Önce, gelişmeniz evrimsel olacak. Ama net etkisi de bir devrim sayılacak. Ü/ÜY Dengesi ilkesi tam anlamıyla yaşanacak olursa, bunun tek başına birçok kişiyi ve kurumu değiştireceği düşüncesinde değil misiniz?

"Değişim kapısı"nı ilk üç alışkanlığa -Özel Zafer alışkanlıklarına- açmanın net etkisi, kendinize olan güveninizin önemli bir biçimde artması olacak. Kendinizi, doğanızı, en temel değerlerinizi ve o emsalsiz katkıda bulunma yeteneğinizi daha derin ve anlamlı bir biçimde tanıyacaksınız. Değerlerinizi yaşarken, kimlik, dürüstlük, denetim ve içtenlik sezgileriniz size hem huzur sağlayacak, hem de coşku! Kendinizi, başkalarının düşünceleriyle ve başkalarıyla karşılaştırarak değil, içinizden tanımlayacaksınız. Kendinizi anlamanın "yanlış" ya da "doğru''yla pek bir ilişkisi olmayacak.

İşin ilginç yanı, başkalarının sizin hakkınızda ne düşündüğüne eskisi kadar aldırmamaya başlarken sizinle olan ilişkileri de dahil olmak üzere, kendileri ve dünyaları hakkındaki düşüncelerine önem vermeye başlayacaksınız. Artık duygusal yaşamınızı başkalarının zayıflıkları üzerine kurmayacaksınız. Ayrıca, değişmeyi daha kolay ve istenilecek bir şey olarak göreceksiniz. Çünkü benliğiniz derinliklerindeki öz aslında hiçbir zaman değişmez.

Kendinizi ondan sonraki üç alışkanlığa-Genel Zafer alışkanlıklarına- açarken, bozulan ya da kopmuş olan önemli ilişkile iyileştirmek ve yenilemek için hem istek hem de kaynak bulacak onları açığa çıkaracaksınız. İyi ilişkiler de gelişecek; daha deri daha sağlam, daha yaratıcı ve daha heyecanlı bir hal alacak.

Yedinci Alışkanlık iyice sindirilirse, ilk altı alışkanlığı yenileyecek, sizi gerçekten bağımsızlaştıracak, etkili bir biçimde karşılıklı bağımlılığı başarmanızı sağlayacaktır. Bunun yardımıyla kendi pillerinizi kendiniz doldurabilirsiniz.

Bugünkü konumunuz ne olursa olsun, kesinlikle şu anda alışkânlıklarınızdan ibaret değilsiniz. Kendi kendisini bozguna uğratan eski modellerin yerine yeni modelleri, etki sağlayan yeni alışkanlıkları, mutluluğu ve güvene dayanan ilişkileri geçirebilirsiniz.

Bu alışkanlıklar üzerinde çalışırken, değişim ve gelişim kapırını açmanız için, büyük bir özenle sizi yönlendiriyorum. Kendinize karşı sabırlı olun. Kendini geliştirme süreci hassastır. Kutsal bir topraktir bu. Bundan daha büyük bir yatırım da olamaz.

Bunun acil bir çözüm olmadığı da apaçıktır. Ama emin olun, yararlarını hissedecek ve desaret verici karşılıklarını göreceksiniz. Thomas Paine'in dediği gibi: "Kolayca elde ettiğimiz şeyleri çok az önemseriz. Yalnızca bedelinin hakkı verilen şeyler değerlidir. Nimetlerine nasıl paha biçileceğini ise ancak Tanrı bilir."