| Sürekli yaptığımız şey
neyse, biz de oyuz.
O halde mükemmellik bir eylem değil, bir
alışkanlıktır.
ARİSTO
KARAKTERİMİZ, TEMELDE
âlışkanlıklarımızdan oluşur. ''Düşünce ek, eylem biç; eylem ek, alışkanlık
biç; alışkanlık ek, karakter biç; karakter ek, kader biç," der bir özdeyiş.
Alışkanlıklar yaşamımızdaki güçlü
etkenlerdir. Tutarlı ve çoğu zaman da bilinçsiz davranış modelleri oldukları için,
her gün sürekli olarak karakterimizi ortaya koyar ve etkili ya da etkisiz olmamıza yol
açarlar.
Büyük eğitimci Horace Mann'ın da
söylediği gibi: "Alışkanlıklar bir halatâ benzer. Her gün bir ilmik daha
atarız ve çok geçmeden halat koparılamayacak bir duruma gelir." Ben, bu sözlerin
son bölümünü kabul etmiyorum. Koparılabildiğini biliyorum. Alışkanlıklar
öğrenilir de, unutulur da. Ayrıca kolay ve pratik bir çözüm olmadığını da
biliyorum. Bu hem bir süreci, hem de müthiş bir yükümlülüğü içerir.
Apollo II'nin aya yaptığı yolculuğu
izleyenlerimiz, insanın ilk kez ayda yürüdüğüne, sonra da dünyaya döndüğüne
tanık olunca, hayretten donup kaldılar. O önemli günleri tanımlamak için
"harika" ve "inanılır gibi değil'' türünden görkemli sözcükler
yeterli değildi. Ama o astronotlar aya erişebilmek için yeryüzünün müthiş
yerçekiminden kurtulmak zorundaydılar. Roket ateşlendikten sonra "yerden
kopuş"unun ilk birkaç dakikası ve yolculuğun ilk birkaç kilometresi sırasında,
yaklaşık bir milyon kilometreyi aşmakla geçen birkaç günlük süreye göre daha
fazla enerji harcanmıştı.
Alışkanlıkların da müthiş
yerçekimleri vardır. Bunu çoğu kişi anlayamaz ya da itirafa yanaşmaz. Sürüncemede
bırakmak, sabırsızlık, eleştiricilik ya da etkili olmanın temel ilkelerini
çiğneyen bencillik gibi çok derine gömülmüş alışkanlıklardan kurtulmak için,
biraz irade gücü ve yaşantımızda yapacağımız birkaç küçük değişiklikten daha
fazlası gerekir. "Yerden kopuş", müthiş bir çaba ister. Ama yerçekiminin
etkisinden kurtulduğumuz an, özgürlüğümüz yepyeni bir boyut da kazanır.
Bütün doğal güçler gibi, yerçekimi
hem bizimle birlikte, hem de bize karşı çalışır. Bazı alışkanlıklarımızın
yerçekimi, şu ara gitmek istediğimiz yere erişmemizi engelliyor olabilir. Ama
dünyamızı bir arada, gezegenleri yörüngelerinde tutan ve evrenin düzenini koruyan
da, yine yerçekimidir. Çok büyük bir güçtür bu ve etkili bir biçimde kullanırsak,
alışkanlığın yerçekim gücü yaşamda etkili olmak için gereken düzen ve
birlikteliği yaratabilir.
''ALIŞKANLIKLAR'' TANIMLANIYOR
Burada, alışkanlığı bilgi, beceri
ve arzunun kesişmesi olarak tanımlayacağız.
Bilgi kuramsal paradigmadır: Ne
yapmalı ve neden? Beceri Nasıl yapmalı. Arzu ise, dürtüdür: Yapma
isteği. Bir şeyi yaşantımızda alışkanlık haline getirmek istiyorsak, bu
üçüne de sahip olmalıyız.
İş arkadaşlarım, eşim ya da
çocuklarımla ilişkilerimde onlara sürekli ne istediğimi söyleyip hiçbir zaman
kendilerini tam olarak dinlemediğim için etkili olamayabilirim. İnsan ilişkilerinin
doğru ilkelerinî arayıp bulmadıkça, dinlemem gerektiğini bile bilemeyebilirim.
Başkalarıyla etkili biçimde iletişim
kurmak için onları dinlemem gerektiğini bilsem bile, beceri sahibi olamayabilirim. Bir
başka insanı derin bir dikkatle nasıl dinleyeceğiini bilemeyebilirim.
Ancak dinlemem gerektiğini ve nasıl
dinleyeceğimi bilmem de yeterli değildir. Dinlemek istemedikçe, arzu
duymadıkça, bu, yaşantımda ,bir alışkanlık halini alamaz. Bir alışkanlık
yaratmak her üç boyutta çaba harcamayı gerektirir.
Olmak/görmek değişimi, yukarıya doğru
uzanan bir süreçtir; olmak, görmeyi değiştirirken, görmek de olmayı değiştirir ve
yükselen gelişme sarmalında ilerledikçe, böylece sürer gider. Bilgi, beceriler ve
arzu üzerinde çalışarak yıllar boyunca belki de yapay bir güvence kaynağı olan
eski paradigmalarla bağlarımızı koparabiliriz. Böylece kişisel ve kişilerarası
etkililik konusunda yeni düzeylere erişebiliriz.
Bu süreç bazen acı verebilir. Daha
yüksek bir amacın; şimdi istediğinizi sandığınız şeyi daha sonra
isteyeceklerinizin ardında ikinci sıraya koymaya razı olmanın harekete geçirdiği bir
değişimdir bu. Ama mutluluk veren bir süreçtir; "varlığımızın amacı ve
hedefi"dir. Mutluluk hiç olmazsa kısmen, şimdi istediğimiz şeyi ileride
isteyeceğimiz şey uğruna feda edebilme yeteneği ve arzusunun meyvesi olarak
tanımlanabilir.
OLGUNLUK SÜREDURUMU
Yedi Alışkanlık, tek tek ya da parçalar
halinde moral yükseltici formüllerden oluşan bir dizi değildir. Bunlar, doğal
gelişim yasalarıyla uyum halinde, kişisel ve kişilerarası etkililiğin gelişmesinde
sürekli artış gösteren, birbirini izleyen ve bir bütün oluşturan bir
yaklaşımdır. Bu alışkanlıklar bizi Olgunluk Süredurumu içinde, önce
bağımlılıktan bağımsızlığa, oradan da karşılıklı bağımlılığa götürür.
Yaşamaya, başkalarına tamamen bağımlı
bir bebek olarak başlarız. Bizi başkaları yönlendirir, besler ve destekler. Bu
besleme olmazsa ancak birkaç saat, en fazla birkaç gün yaşayabiliriz.
Sonra doğumu izleyen aylar ve yıllar
boyunca, fiziksel, duygusal ve ekonomik açıdan gitgide bağımsızlık kazanırız.
Sonunda, başının çaresine bakabilecek, kendine güvenen, kendi işini görebilecek
biri oluruz.
Gelişmemiz ve olgunlaşmamız sürerken
doğada her şeyin birbiriyle karşılıklı bağımlı olduğunu, toplum dahil, doğayı
yöneten bir ekoloji sistemi bulunduğunu gitgide daha iyi anlarız. Sonradan,
doğamızın en yüksek etki alanlarının başkalarıyla olan ilişkilerimizle ilgili
olduğunu, yani insan yaşamının dâ karşılıklı bağımlılık olduğunu
keşfederiz.
Bebeklikten erginliğe doğru gelişimimiz
doğa yasalarına uygundur. Gelişmenin pek çok boyutu vardır. Örneğin tam bir
fiziksel olgunluğa erişmemiz, duygusal ya da zihinsel açıdan aynı olgunluğa
eriştiğimiz anlamına gelmez. Diğer taraftan bir insanın fiziksel bağımlılığı
onun zihinsel ya da duygusal açıdan olgunlaşmamış olduğunu da göstermez.
Olgunluk denilen süredurum içinde,
bağımlılık, sen paradigmasıdır. Benim bakımımı sen üstlenirsin; imdadıma sen
yetişirsin; yardıma gelmeyen sensin; sonuçtan seni sorumlu tutarım.
Bağımsızlık, ben paradigmasıdır. Bunu
ben yapabilirim. Ben sorumluyum. Ben kendime güvenirim. Ben bir seçim yapabilirim.
Karşılıklı bağımlılık, biz
paradigmasıdır. Biz bunu başarabiliriz. Biz işbirliği yapabiliriz. Biz
yeteneklerimizi ve becerilerimizi birleştirip birlikte daha büyük bir şey
yaratabiliriz.
Bağımlı insanların istediklerini elde
edebilmeleri için başkalarına gereksinimleri vardır. Bağımsız insanlar
istediklerini kendi çabalarıyla elde ederler. Karşılıklı bağımlı insanlar kendi
çabalarının diğerlerininkilerle birleştirerek en büyük başarılâra erişirler.
Fiziksel açıdan bağımlı olsaydım;
yani felçli, sakat olsaydım ya da fiziksel bakımdan hareketlerim kısıtlansaydı, o
zaman bana yardım etmeniz için size gereksinimim olurdu. Duygusal açıdan bağımlı
olsaydım, güvenliğim ve kendim hakkındaki değer yargım, hakkımdaki fıkirlerinize
bağlı kalırdı. Benden hoşlanmadığınız takdirde yıkılabilirdim. Entelektüel
âçıdan bağımlı olsaydım, benim yerime sizin düşünmenizi, yaşantımdaki
sorunlara başından sonuna kadar kafa yormanızı beklerdim.
Fiziksel bakımdan bağımsız olsaydım,
kendi başıma hareket edebilirdim. Zihinsel açıdan kendi düşüncelerimi üretir, bir
soyut düzeyden diğerine geçebilirdim. Analitik ve yasatıcı bir biçimde düşünür,
düşüncelerimi anlaşılacak bir biçimde düzenleyip ifade ederdim. Duygusal açıdan
kendi kendimi içten onaylardım. Beni iç dünyam yönlendirirdi. Kendimi
değerlendirirken kullandığım ölçütün, hoşlanılmak ya da iyi davranılmakla bir
ilişkisi olmazdı.
Bağımsızlığın, bağımlılıktan çok
daha olgun bir düzey olduğu kolaylıkla anlaşılır. Bağımsızlık, kendi başına
önemli bir başarıdır. Ama en üstün olan bağımsızlık değildir.
Ne var ki, son zamanlarda geçerli olan
toplumsal paradigma, bağımsızlığı tahta çıkarıyor. Pek çok kişi ve toplumsal
hareketin erişmeye ant içtiği bir hedef oldu bu. İnsanların kendilerini
geliştirmelerini hedefleyen birçok kaynak, iletişimin, ekip çalışmasının ve
işbirliğinin hiç önemi yokmuş gibi, bağımsızlığı anıtlaştırıyor.
Son zamanlarda bağımsızlığın
üzerinde fazla durmamız aslında bağımlılığa karşı; başkalarının bizi
denetlemesine, belirlemesine, kullanmasına, yönetmesine karşı gösterilen bir
tepkidir.
Pek az anlaşılan karşılıklı
bağımlılık kavramı, birçok kişi için bağımlılıkla eşanlamlıdır. Bu nedenle
insanların çoğu zaman bencil nedenlerle eşlerini, çocuklarını terk ettiklerini ve
her türlü toplumsal sorumluluktan kaçtıklarını görüyoruz. Bütün bunları
bağımsızlık adına yapıyorlar.
İnsanların "prangalarından
kurtulmaları", "özgür" olmaları "kendilerini kanıtlamaları"
ve "bildiklerini okumaları"yla sonuçlanan tepkileri, çoğu zaman,
başkalarının zayıflıklarının duygusal yaşamımızı mahvetmesine izin vermek,
denetleyemediğimiz olaylar ve insanlar tarafindan mağdur edildiğimizi hissetmek gibi,
dışsal değil, içsel olduğu için kaçınamadığımız daha köklü
bağımlılıklara yol açar.
Kuşkuşuz, koşullârımızı
değiştirmemiz gerekebilir. Ancak bağımlılık, kişisel olgunlukla ilgili bir sorundur
ve bunun koşullarla da pek bir ilgisi yoktur. Daha iyi koşullar altında bile olgun
olamama ve bağımlılık genellikle devam eder.
Gerçek kişilik bağımsızlığı, bize
etki altında kalmadan hareket etme gücünü sağlar. Bu, bizi koşullara ve
başkalarına bağımlı olmaktan kurtarır. Değerli ve özgürleştirici bir hedeftir.
Ancak etkili yaşamın son hedefi de değildir.
Bağımsız düşünce, tek başına,
karşılıklı bağımlılık gerçeğine uygun değildir. Karşılıklı
bağımlılığı düşünüp buna göre hareket edecek kadar olgun olmayan bağımsız
insanlar, iyi birer üretici olabilîrler. Ancak iyi bir lider ya da takım oyuncusu
olamazlar. Çünkü onlar evlilik, aile ya da örgütsel gerçeklikte başarılı olmak
için gerekli olan karşılıklı bağımlılık paradigmâsına sahip değildir.
Yaşam, doğal olarak, birbirine son derece
bağımlı ayrıntılardan oluşur. Bağımsızlık yoluyla en yüksek etkinlik derecesine
erişmeye çalışmak, golf sopasıyla tenis oynamaya benzer. Araç, gerçekliğe uygun
değildir.
Karşılıklı bağımlılık çok daha
olgun, çok daha gelişmiş bir kavramdır. Fiziksel açıdan karşılıklı
bağımlıysam, kendisine güvenen yetenekli biriyim, ancak şunun da farkındayım: Siz
ve ben birlikte çalışırsak, yalnız başıma en iyi koşullar altında başardığım
şeylerin çok daha fazlasını başarabiliriz. Duygusal açıdan karşılıklı
bağımlıysam, kendi içimde büyük bir değerlilik duygusu taşırım, ancak sevmek,
vermek ve başkaları tarafından sevilmek gereksinimlerini de kabul ederim. Düşünsel
açıdan karşılıklı bağımlıysam, kendi fikirlerimle başkalarının en iyi
fikirlerinin birleşmesine ihtiyacım olduğunu bilirim.
Karşılıklı bâğımlı biri olarak,
özümü diğer insanlarla anlamlı bir biçimde, derinden paylaşma firsatı bulurum.
Diğer insanların birikimlerine ve geniş kaynaklarına da erişebilirim.
Karşılıklı bağımlılık, ancak
bağımsız insanların yapabileceği bir seçimdir. Bağımlı insanlar, karşılıklı
bağımlılığı seçemezler. Bunu yapacak karaktere sahip değildirler, zaten
kendilerine de yeterince sahip çıkamazlar.
İşte bu nedenle bundan sonraki bölümde
yer alan 1., 2. ve 3. Alışkanlıklar, insanın kendi kendisinin efendisi olması
konusunu inceliyor. Bu üç alışkanlık, kişiyi bağımlılıktan bağımsızlığa
götürür. Bunlar, karakter gelişiminin özü olan "Özel Zaferler"dir. Özel
zaferler, genel zaferlerden önce gelir. Nasıl tohum ekmeden hasat yapamazsanız, bu
süreci de tersine çeviremezsiniz.
Gerçekten bağımsız olduğunuzda,
karşılıklı bağımlılığın temelini atmış olursunuz. Edindiğiniz temel karaktere
dayanarak; 4., 5. ve 6. Alışkanlıklar'da belirtilen ekip çalışmaları, işbirliği
ve iletişim gibi kişiliğe daha fazla yönelik olan "Genel Zaferler" üzerinde
etkili bir biçimde çalışâbilirsiniz.
Bu, 4., 5. ve 6. Alışkanlıklar üzerinde
çalışmadan önce 1., 2. ve 3. Alışkanlıklar konusunda kusursuz olmalısınız
anlamına gelmez. Sırayı anlamak, gelişiminizi daha etkili bir biçimde denetlemenizi
sağlar, ancak 1., 2. ve 3. Alışkanlıkları tam olarak geliştirinceye kadar birkaç
yıl yalnız başınıza yaşamanızı öneriyor değilim.
Karşılıklı bağımlı bir dünyanın
parçası olarak, bu dünyâyla her gün iletişim kurmak zotundasınız. Ancak bu
dünyanın ağır sorunları, kronik nitelikteki davaların üstünü kolayca örter.
Kişiliğinizin diğer insanlarlâ bütün ilişkilerinizi nasıl etkilediğini görmek,
çabalarınızı birbiri ardından, gelişmenin doğal yasalarıyla uyumlu bir biçimde
yoğunlaştırmanıza yardımcı olur.
7. Alışkanlık, yenileme
alışkanlığı, yani yaşamın temel dört boyutunun düzenli ve dengeli bir biçimde
yenilenmesidir. Bütün diğer alışkanlıkları kapsar ve somutlaştırır. Sizi yeni
anlayış düzeylerine çıkaran, yukarıya uzanan gelişme sarmalını yaratan sürekli
iyileştirme alışkanlığıdır. Yavaş yavaş bir üst düzeye çıktıkça,
karşınıza çıkan alışkanlıkları birer birer yaşarsınız(*).
Bir sonraki sayfada göreceğiniz şema
Yedi Alışkanlığın sırasını ve aralarındaki bağlantıyı gösteriyor. Bu şema,
alışkanlıklar arasındaki sıralanma ilişkisini ve birbirlerini güçlendirmelerini
(sinerjilerini) incelerken, kitabın bütün bölümlerinde kullanılacaktır.
Alışkanlıklar birbirlerine bağlı olarak çarpıcı yeni biçimler yaratırlar ve bu,
onların değerlerini daha da artı~ır. Her kavram ya da alışkanlık, sunulurken, dişi
yazıyla wrgulanacaktır.
ETKİLİ OLMANIN TANIMI
Bu Yedi Alışkanlık, etkili olma
alışkanlıklarıdır. İlkelere dayandıklari için mümkün olan en uzun vadeli
yararlı sonuçları sağlarlar. Doğru haritalardan oluşan güçlü bir merkez
yaratarak, karakterin temeli haline gelirler. Kişi, bu haritalardan yola çıkarak,
sorunları etkili liir biçimde çözebilir, fırsatları artırabilir, yükselen gelişim
sarmalında sürekli yeni ilkeler öğrenip bunları benimseyebilir.
Bunlar, ayrıca insanı etkili kılan
alışkanlıklardır, çünkü doğal bir yasayla uyum içinde olan bir etkililik
paradigmasına dayanırlar. Ben bu ilkeyi "Ü/ÜY Dengesi" diye tanımlıyorum.
Pek çok kişi buna çarparak paramparça oluyor. Ezop'un altın yumurtlayan kaz
masalını hatırlarsanız, bu ilkeyi de kolaylıkla anlayabilirsiniz.
Bu masal, bir gün en sevdiği kazının
kümesinde pırıl pırıl bir altın yumurta bulan yoksul bir çiftçiyi anlatır. Adam
önce bunun bir tür oyun olduğunu düşünür. Ama tam yumurtayı atacağı sırada
duraklar ve ona değer biçtirmeye götürür.
Yumurta, saf altındandır! Çiftçi,
şansının bunca açılmış olmasına inanamaz. Ertesi gün de aynı şey olunca, iyiden
iyiye şaşırır. Her sabah kümese koşar ve her seferinde altın bir yumurta bulur.
Adam dillere destan bir servet edinir. Bu, inanılmayacak bir şeydir.
Ancak çiftçinin serveti artarken
açgözlülük ve sabırsızlık da başlar. Adam her Tanrı'nın günü altın yumurta
beklemekten sıkılır. Kazı öldürerek bütün yumurtaları elde etmeye karar verir.
Ancak kazın karnını yardığı zaman içinin boş olduğunu görür. Hayvanın içinde
altın yumurta yoktur. Çiftçinin artık onları elde etmesi de olanaksızdır. Çiftçi,
altın yumurta yumurtlayan kazı öldürmüştür.
Bence bu masalın içinde doğal bir yasa,
bir ilke; etkililiğin temel tanımı var. Çok kişi, altın yumurta paradigmasındaki
etkililik kavramını görür: Ne kadar fazla üretir, ne kadar çaba harcarsan o kadar
etkili olursun.
Ancak masalda da görüldüğü gibi,
gerçek etki iki şeyin işlevidir: Üretilen şey (altın yumurtalar) ve üreten varlık
ya da üretebilme yeteneği (kaz).
Odak noktası altın yumurtalar olan ve
kaza aldırış etmeyen bir yaşam biçimi seçerseniz, çok geçmeden altın yumurtaları
yumurtlayan varlıktan da olursunuz. Diğer taraftan altın yumurtaları düşünmeden
yalnızca kazla ilgilenirseniz; çok geçmeden kazı da, kendinizi de besleyecek parayı
bulamazsınız.
Etkili olmak, dengeye bağlıdır, yani,
benim Ü/ÜY Dengesi dediğim şeye. Ü, istenilen sonucun üretilmesini, yani altın
yumurtaları temsil eder; ÜY ise üretim yeteneğini; yani altın yumurtayı üreten
yeteneği ya da varlığı.
ÜÇ TÜR VARLIK
Temelde üç tür varlık vardır:
Fiziksel; parasal ve insani varlık. Şimdi hepsini sırayla inceleyelim.
Birkaç yıl önce bir fıziksel varlık
satın aldım: Motorlu bir çim biçme makinesi. Makinenin bakımını yapmadan sürekli
kullandım. Makine, iki mevsim boyunca çok işe yâradı. Ama ondan sonra bozulmaya
başladı. Onarılması için bakıma götürdüğümde, motorun başlangıçtaki
kapasitesinin yarısını kaybetmiş olduğunu anladım. Aslında değeri kalmamıştı.
ÜY üzerinde dursaydım; yani, varlığın
bakımını yapıp onu korusaydım, bugün hâlâ onun Ü'sünün; yani, biçilmiş çimli
bir alanın zevkini çıkaracaktım. Eskisinin yerine yeni bir çim biçme makinesi
aldım. Eski makinenin bakımını yapsaydım o kadar para ve zaman harcamâk zorunda
kalmayacaktım. Etkili bir davranış olmamıştı bu.
Kısa vadeli kazânçlar ya da sonuçlar
uğruna, çoğu zaman değerli bir fıziksel varlığı; bir arabayı, bilgisayarı,
çamaşır yıkama ve kurutma makinesini, hatta kendi vücudumuzu ve çevremizi
mahvederiz. Ü ve ÜY'nin dengede tutulması, fiziksel varlıkların etkili bir biçimde
kullanılması bakımından son derecede önemlidir.
Bu, ayrıca para durumunu da güçlü bir
biçimde etkiler. İnsanlar sık sık ana parayla faizi karıştırırlar. Yaşama
standardınızı yükseltmek, yani daha fazla altın yumurta elde etmek için ana parayı
harcadığınız oldu mu hiç? Azalan ana paranın faiz ya da gelir sağlama gücü de
azalır ve sonunda temel gereksinimleri bile karşılayamaz.
En önemli maddi varlığımız, para
kazanma yeteneğimizdir: Sürekli olarak kendi ÜY'mizi geliştirmek için çabalamazsak,
seçeneklerimizi ciddi bir biçimde kısıtlamış oluruz. Şimdiki durumumuza saplanıp
kalır, şirketimizin ya da patronumuzun hakkımızdaki fikirlerini düşünerek korkuyla
titreriz. Ekonomik bakımdan bağımlı oluruz ve kendimizi savunmâya çalışırız.
Dolayısıyla, bu da etkili bir yol değildir.
İnsan konusunda da Ü/ÜY Dengesi, yine
bir temel oluşturur. Söz konusu denge burada daha da önemlidir. Çünkü fıziksel
kaynakları ve parayı, insanlar denetler.
Evli bir çift, ilişkiyi korumaktan çok
altın yumurtaları, yâni çıkarlarını düşünürse çoğu zaman duygusuz ve
düşüncesiz olup çıkarlar. Sağlam bir ilişki için gerekli olan asgari nezaket ve
saygıyı unuturlar. Birbirlerini yönetmek için kontrol manivelalarını kullanırlar.
Dikkatlerini kendi gereksinimlerine verirler. Kendilerini haklı çıkarmaya çalışıp
diğer eşin hatalarını gösterecek kanıtlar ararlar. Sevgi; duygusal zenginlik,
içtenlik ve uysallık azalmaya başlar. Kaz, günden güne verimsizleşir.
Ya bir anneyle babanın çocuğuyla olan
ilişkisi? Çocuklar küçükken çok savunmasız, çok bağımlı olur. Bu durumda ÜY
çalışmalarını; eğitimi, iletişimi, anlayışı, dinlemeyi ihmal etmek pek
kolaydır. O anda çocuğun zayıflığından yararlanmak, onu yönetmek, istediğinizi
yine istediğiniz biçimde elde etmek çok kolaydır! Çünkü siz daha büyük, dâha
zeki ve haklısınız! O halde çocuklara sadece ne yapmaları gerektiğini söylemeniz
yeterli değil midir? Gerekirse bağırıp çağırır, küçükleri korkutur,
istediğinizin yapılması için ısrar edersiniz.
Ya da onları şımartırsınız. Sevilmek,
çocukları memnun etmek, her zaman istediklerini yapmalarına izin vermek gibi altın
yumurtaları seçebilirsiniz. Çocuklar da o zaman bir iç standartları ya da
beklentileri olmadan, kişisel disiplin yâ da sorumluluk kavramından uzak büyürler.
Her iki yöntem de -otoriterlik ya da
şımartma- sizin altın yumurta zihniyetinde olduğunuzu gösterir. Emirlerinizin yerine
getirilmesini istiyor, ya da sevilmeyi tercih ediyorsunuz. Ama o arada kaza ne oluyor?
Çocuğun birkaç yıl sonra sorumluluk duygusu, iyi seçimler yapmak ya da önemli
hedeflere erişmek konusunda yeteneğine güveni ne olâcak? Ya aranızdaki ilişki? O
tehlikeli ergenlik yaşlarında kimlik bunalımı başladığı zaman, sizinle gili
deneyimleri sonucu kendisini bir yargıya varmadan dinleyeceğinize, insan olarak onu
gerçekten çok sevdiğinize, ne olursa olsun size güvenebileceğine inanacak mı? Bu
ilişki ona erişmenizi; iletişim kurmanızı ve onu etkilemenizi sağlayasak kadar
güçlü olacakmı?
Diyelim ki, kızınızın odasını temiz
tutmasını istiyorsunuz. Bu bir Ü'dür. Üretim. Yani, altın yumurta. Ve diyelim ki
odayı kızınızın temizlemesini arzu ediyorsunuz. Bu da ÜY'dir: Üretim Yeteneği.
Kızınız altın yumurta yumurtlayan kaz, ya da varlıktır.
Ü ve ÜY dengeliyse, kızınız odasını
keyifle, kendisine hatırlatılmadan temizler; çünkü görevine bağlıdır ve buna
uyacak disiplini de vardır. O değerli bir kaynak, yani altın yumurta yumurttayı
kazdır.
Ancak paradigmanızın merkezi üretimse,
yani amaç odanın temizlenmesiyse, o zaman kızınıza bu işi yaptırtmak için dırdır
edersiniz. Hatta belki bağırmaya, onu tehdit etmeye başlarsınız. Altın yumurtayı
alma isteği yüzünden kazın sağlığını ve iyiliği tehlikeye atarsınız.
İzin verin de kızlarımdan biriyle
aramızda geçen bir ÜY olayını sizinle paylaşayım. Onunla özel olarak dışarı
çıkmayı planlıyorduk. Bu, bütün çocuklarımla zevk duyarak yaptığım bir şeydir.
Randevuyu beklemenin, randevunun gerçekleşmesi kadar zevkli olduğunu bilirsiniz.
Kızıma yaklaşıp,
"Hayatım, bu gece senin gecen," dedim. "Ne yapmak istersin?"
"Fark etmez,
babacığım," diye cevap verdi.
"Olmaz, doğruyu
söyle," dedim. "Gerçekten ne yapmak istersin?"
Sonunda açıkladı:
"Şey... Benim yapmayı istediğim şeyi sen istemezsin."
İçtenlikle, "Hayatım,
gerçekten istiyorum," dedim. "Ne olursa olsun, seçim senin!"
"Yıldız Savaşları
filmini görmeyi istiyorum," diye karşılık verdi: "Ama senin Yıldız
Savaşları'ndan hoşlanmadığını biliyorum. Daha önce de filmin başından sonuna
kadar uyudun. Bilim kurgu filmlerinden hoşlanmıyorsun baba, onun için önemli
değil."
"Olmaz, canım.
İstediğin buysa, seve seve yaparım."
"Babacığım, bunun için
üzülme. Seninle her zaman dışarı çıkmamız şart değil ki." Bir an durdu,
sonra da ekledi. "Yıldız Savaşları'ndan neden hoşlanmadığını biliyor musun?
Çünkü sen bir Jedi Şövalyesinin felsefesini ve eğitimini anlayamıyorsun."
"Ne?"
Şu öğrettiğin şeyler;
baba... Onlar, bir Jedi Şövalyesi'nin yetiştirilmesi için yararlanılan şeylerin
aynısı."
"Öyle mi? O halde hemen
gidip Yıldız Savaşları'nı görelim!" Öyle de yaptık. Kızım yanımda oturarak
bana paradigmayı verdi. Ben onun öğrencisi, çırağı oldum. Bu çok ilginç bir
şeydi. yepyeni bir paradigma sayesinde, bir Jedi Şövalyesi'nin eğitimindeki temel
felsefenin değişik koşullarda ortaya çıkışını görmeye başladım.
Bu, planlı bir Ü deneyimi değildi.
Aslında bir ÜY yatırımının mutlu bir meyvesiydi. Ama altın yumurtaların zevkini
çıkardık. Çünkü kaz da -yani, ilişkinin niteliği de- önemli bir biçimde
beslendi.
ÖRGÜTSEL ÜY
Doğru bir ilkenin son derecede değerli
yanlarından biri de, çok değişik durumlarda geçerliliği ve uygulanabilirliğidir. Bu
kitap boyunca sizinle, bu ilkelerin aileler de dahil hem örgütlere, hem de kişilere
uygulanma yöntemlerinden bazılarını paylaşmayı istiyorum.
İnsanlar örgütlerde fiziksel kaynakları
kullanırken Ü/ÜY Dengesi'ne saygı göstermezlerse, örgütün etkisini azaltır ve
çoğu zaman başkalarını ölmek üzere olan kazla başbaşa bırakırlar.
Örneğin, makine gibi fıziksel bir
kaynakla ilgilenen birisi, patronlarının üzerinde iyi bir izlenim bırakmayı çok
isteyebilir. Belki de şirket hızla büyüme devresindedir ve çalışanlar çabucak
terfi ettirilmektedir. Bu adam da bu nedenle en fazla randımanı almaya çalışır.
Makineyi ne dinlendirir, ne de bakımını yapar. Üretim müthiştir. Maliyet düşer,
kazanç göklere yükselir. Adam kısa bir süre içerisinde terfi ettirilir. Altın
yumurtalar!
Ama diyelim ki, aynı işe bu adamdan sonra
siz getirildiniz. Si ze pek hasta bir kaz, paslanmış ve bozulmaya başlamış bir makina
miras kalmıştır. Onarım ve bakımı için fazlasıyla para harcamâ gerekir. Maliyet
çok yükselir, kazanç iyice düşer. Altın yumurtaların azalmasından kim sorumlu
tutulur? Tabii ki, siz. Sizden önce adam kaynağı mahvetmiştir. Ama muhasebe sistemi
sadece birim üretimi, maliyet ve kârı bildirmiştir.
Ü/ÜY, bir örgütün insan kaynağına,
yani personel ve müşterilere de uygulandığı için özellikle önemlidir.
Harika midye çorbası yapan bir lokanta
biliyorum. Öğle zamanı müşterilerle tıka basa dolardı. Sonra lokanta satıldı ve
yeni sahibi bütün dikkatini altın yumurtalara verdi. Yani, çorbayı sulandırmaya
kalkıştı. Bir ây kadar, maliyet düşük; gelir de sürekli olduğu için kazanç çok
arttı. Ama sonra yavaş yavaş müşteriler ortadan kaybolmaya başladı. Güven
tükenmiş, iş de hemen hemen sıfırı tüketmişti. Lokantanın yeni sahibi telaşa
kapılarak işi canlandırmaya çabaladı. Ama müşterilerini ihmal etmiş, onların
güvenlerini kötüye kullanmış ve o değerli varlığı, yani müşterilerin güvenini
kaybetmişti. Artık altın yumurta yumurtlayacak bir kaz yoktu.
Birtakım şirketler müşterilerden sık
sık söz eder ama onlarla iş yapan kişileri, yani personeli ise tümüyle unuturlar.
ÜY ilkesi şöyledir: Personelinize, en iyi müşterilere nasıl davranmalarını
istiyorsanız öyle davranın.
Bir insanın elini satın alabilirsiniz,
ama yüreğini asla. Onun yüreği; coşkularına ve sadakat duygusuna bağlıdır.
Sırtını satın alabilir, ama beynini alamazsınız. Bu kişinin yaratıcılık, zekâ
ve verimliliğinin kaynağı o beyindir.
ÜY'ye göre, personele birer gönüllü
gibi davranmalısınız, tıpkı müşterilere davrandığınız gibi. Çünkü personel,
gönüllü kişiler sayılır. Size gönüllü olarak en iyi yanlarını verirler: Yürek
ve zihinlerini.
Bir gün, topluluk içinden
birisi, "Tembel ve verimsiz personeli nasıl yola getiriyorsunuz?" diye sordu:
Bir adam hemen cevap verdi: "El bombasıyla!" Birkaç kişi, bu maço yönetim
tarzını alkışladı. "Ya hizaya gir, ya da defol!" tutumuydu bu.
Ama başka birisi, "Peki,
sonradan parçaları kim topluyor?" diye sordu.
"Parça kalmıyor
ki."
Adam o zaman, "Öyleyse
neden aynı şeyi müşterilerinize de yapmyorsunuz? Onlara, 'Bakın, bir şey almak
istemiyorsanız çıkıp gidin' dersiniz olur biter" dedi.
Beriki başını salladı.
"Müşterilere böyle davranılmaz."
"O halde personele nasıl
böyle davranabiliyorsunuz?"
'' Çünkü onlar benim
emrimde."
"Anlıyorum. Personelimiz
size bağlı mı? İyi çalışıyorlar mı İşten çıkanlar var mı?"
'' Alay mı ediyorsunuz? Son
zamanlarda doğru dürüst birisi bulunamıyor. İşi bırakıveriyor, kaytarııyorlar.
Başka şeylerle ilgileniyorlar. İnsanlar artık hiçbir şeyi takmıyor."
Sadece altın yumurta üzerinde durma
eğilimi -bu tutum, bu paradigma- bir başka insanın zihnindeki ve yüreğindeki güçlü
enerjilerden yararlanmak için hiç yeterli değildir. Kısa vadeli kazanç önemlidir.
Ama bunu abartmamak gerekir.
Etkililik, dengededir. Ü'ye gereğinden
fazla önem vermek, bozulmuş sağlık, yıpranmış makineler, erimiş banka hesapları
ve kopuk ilişkilerle sonuçlanır. ÜY'ye fazla önem vermek ise, günde üç dört saat
koşan, bunun yaşamına on yıl daha kattığını söyleyerek övünen bir insanın
tutumuna benzer. Bu kişi on yılını koşârak harcadığının farkında bile
değildir. Ya da hep okula giden, hiçbir şey üretmeyen, başkalarının altın
yumurtalarıyla geçinen birinin tutumuna benzer. Bu, ebedi öğrenci sendromudur.
Ü/ÜY Dengesini; yani altın yumurtayla
(üretim) kazın sağlık ve iyiliği (Üretme Yeteneği) arasındaki dengeyi sürdürmek,
çoğu zaman verilmesi zor kararlar gerektirir. Ama bence bu, etkili olmanın da
özüdür. Kısa vadeyle uzun vadeyi dengeler. Dereceye girme isteğiyle, eğitimin
hakkını vermeyi dengeler. Odasının temiz olmasını istemekle, bir çocuğun bunu
neşeyle, isteyerek, dış denetim olmaksızın yapmayı kendi sorumluluğu saymasını
sağlamak arasındaki dengeyi sağlar.
Bu, daha fazla altın yumurta elde etmek
için durmadan çalıştığınız ve sonunda hasta ya da bitkin düşüp hiçbir şey
üretemeyecek duruma geldiğinizde; ya da gece güzelce uyuyup bütün gün üretime
hazır bir durumda uyandığınızda, kendi yaşamınızdâ da geçerli olduğunu
göreceğiniz bir ilkedir.
Bunu, istediğinizi yaptırmak için
birisini zorladığınız, sonra da ilişkide bir boşluk sezinlediğinizde, ya da bir
ilişkiye yatırım yapmak için gerçekten zaman ayırdığınız ve birlikte çalışma,
iletişim kurma yeteneğinizin iyice arttığını anladığınız zaman görürsünüz.
Ü/ÜY Dengesi etkili olmanın ruhudur. Bu,
yaşamın her alanında geçerlidir. Onunla birlikte ya da ona karşı çalışırız, ama
bu denge hep vardır. Bu, bir deniz feneridir. Kitaptaki "Yedi Alışkanlık"ın
temelini oluşturan etkililiğin tanımı ve paradigmasıdır.
BU KİTABIN KULLANIMI
"Etkili İnsanların Yedi
Alışkanlığı" üzerinde çalışmaya başlamadan önce iki paradigma değişimini
önermek istiyorum. Bu, kitaptaki malzemeden sağlayacağınız yararı kat kat
artıracaktır.
Önce size, bu malzemeyi herhangi bir kitap
olarak görmenizi, yani bir defa okuduktan sonra rafa kaldırmamanızı önereğim.
Bütünü kavramak için kitabı bir kez
başından sonuna kadar okuyabilirsiniz. Ancak bu malzeme, değişim ve gelişimle ilgili
sürece eşlik etmesi için hazırlandı. Gitgide etkisi artacak bir biçimde düzenlendi.
Her alışkanlığın sonunda da uygulamayla ilgili öneriler verildi. Böylece, hazır
olduğunuzda, herhangi bir alışkanlığın üzerinde durup onu inceleyebilirsiniz.
Anlama ve uygulama konusunda daha derinlere
inerken, zaman zaman geriye dönüp alışkanlıkların içerdiği ilkelere bakarak bilgi,
beceri ve arzunuzu artırmak için çalışabilirsiniz.
İkinci önerim şu: Bu malzemeyle kendi
ilginizin paradigmasını, öğrencilikten öğretmenliğe kaydırın. İçeriden
dışarıya bir yaklaşım seçin ve kitabı okurken bir amacınız da, bunu 48 saat
içerisinde bir bâşkasıyla paylaşmak ya da tartışmak olsun.
Örneğin: Ü/ÜY Dengesi ilkesiyle ilgili
malzemeyi 48 saat içerisinde bir bâşkasına öğreteceğinizi bilseydiniz, o bölümü
okuma tarzınız etkilenir miydi? Bu bölümün son kısmını okurken şimdi bunu
deneyin. Bu satırları, bugün ya da yarın eşinize, çocuğunuza, iş arkadaşınıza
ya da bir dostunuza her şey kafanızda henüz tazeyken öğretecekmişsiniz gibi okuyun.
Zihinsel ve duygusal süreçlerinizdeki farklılıklara dikkat edin.
Bundan sonraki bölümlerin içeriğine bu
tarzda yaklaşırsanız, okuduğunuzu daha iyi hatırlamakla kalmayacaksınız; ayrıca
görüş açınız genişleyecek, anlayışınız derinleşecek ve malzemeyi uygulama
isteğiniz de artacak. Bu konuda size güvence veriyorum.
Öte yandan, öğrendiklerinizi
başkalarıyla açık açık, dürüstçe paylaşırsanız, onların sizinle ilgili
olumsuz yargı ya da algılarının kaybolmaya başladığını görerek
şaşıracaksınız. Eğittiğiniz kişiler sizi değişen, gelişen bir insan olarak
görecekler ve belki de birlikte, Yedi Alışkanlığı yaşamlarınızın birer parçası
durumuna getirmek için çalışırkan, size yardım etmek ve destek olmak için daha
fazla istek duyacaklardır.
BEKLENTİNİZ NE OLABİLİR?
Sonuçta, Marilyn Ferguson'un dediği gibi:
"Kimse bir başkasını değişmesi için ikna edemez. Hepimiz, ancak içeriden
açılabilen bir değişim kapısında nöbet bekleriz. Bir başkasının kapısını
tartışarak ya da duygulara seslenerek açamayız."
Yedi Alışkanlığın somutlaştırdığı
ilkeleri gerçekten anlamak ve onları yaşamak için "değişim kapınızı"
açmaya karar verdiğinizde, birçok olumlu şeyin olacağı konusunda size rahatlıkla
güvence verebilirim.
Önce, gelişmeniz evrimsel olacak. Ama net
etkisi de bir devrim sayılacak. Ü/ÜY Dengesi ilkesi tam anlamıyla yaşanacak olursa,
bunun tek başına birçok kişiyi ve kurumu değiştireceği düşüncesinde değil
misiniz?
"Değişim kapısı"nı ilk üç
alışkanlığa -Özel Zafer alışkanlıklarına- açmanın net etkisi, kendinize olan
güveninizin önemli bir biçimde artması olacak. Kendinizi, doğanızı, en temel
değerlerinizi ve o emsalsiz katkıda bulunma yeteneğinizi daha derin ve anlamlı bir
biçimde tanıyacaksınız. Değerlerinizi yaşarken, kimlik, dürüstlük, denetim ve
içtenlik sezgileriniz size hem huzur sağlayacak, hem de coşku! Kendinizi,
başkalarının düşünceleriyle ve başkalarıyla karşılaştırarak değil, içinizden
tanımlayacaksınız. Kendinizi anlamanın "yanlış" ya da "doğru''yla
pek bir ilişkisi olmayacak.
İşin ilginç yanı, başkalarının sizin
hakkınızda ne düşündüğüne eskisi kadar aldırmamaya başlarken sizinle olan
ilişkileri de dahil olmak üzere, kendileri ve dünyaları hakkındaki düşüncelerine
önem vermeye başlayacaksınız. Artık duygusal yaşamınızı başkalarının
zayıflıkları üzerine kurmayacaksınız. Ayrıca, değişmeyi daha kolay ve istenilecek
bir şey olarak göreceksiniz. Çünkü benliğiniz derinliklerindeki öz aslında hiçbir
zaman değişmez.
Kendinizi ondan sonraki üç
alışkanlığa-Genel Zafer alışkanlıklarına- açarken, bozulan ya da kopmuş olan
önemli ilişkile iyileştirmek ve yenilemek için hem istek hem de kaynak bulacak onları
açığa çıkaracaksınız. İyi ilişkiler de gelişecek; daha deri daha sağlam, daha
yaratıcı ve daha heyecanlı bir hal alacak.
Yedinci Alışkanlık iyice sindirilirse,
ilk altı alışkanlığı yenileyecek, sizi gerçekten bağımsızlaştıracak, etkili
bir biçimde karşılıklı bağımlılığı başarmanızı sağlayacaktır. Bunun
yardımıyla kendi pillerinizi kendiniz doldurabilirsiniz.
Bugünkü konumunuz ne olursa olsun,
kesinlikle şu anda alışkânlıklarınızdan ibaret değilsiniz. Kendi kendisini bozguna
uğratan eski modellerin yerine yeni modelleri, etki sağlayan yeni alışkanlıkları,
mutluluğu ve güvene dayanan ilişkileri geçirebilirsiniz.
Bu alışkanlıklar üzerinde
çalışırken, değişim ve gelişim kapırını açmanız için, büyük bir özenle
sizi yönlendiriyorum. Kendinize karşı sabırlı olun. Kendini geliştirme süreci
hassastır. Kutsal bir topraktir bu. Bundan daha büyük bir yatırım da olamaz.
Bunun acil bir çözüm olmadığı da
apaçıktır. Ama emin olun, yararlarını hissedecek ve desaret verici
karşılıklarını göreceksiniz. Thomas Paine'in dediği gibi: "Kolayca elde
ettiğimiz şeyleri çok az önemseriz. Yalnızca bedelinin hakkı verilen şeyler
değerlidir. Nimetlerine nasıl paha biçileceğini ise ancak Tanrı bilir."
|