GİRİŞ
Bugüne kadar sağlık hizmetlerinde
global olarak birtakım başarılı sonuçlar alındıysa da dünyanın birçok ülkesinde
halen çözümlenememiş sorunlar bulunmaktadır. Özellikle seksenli yılların
sonlarında gelişmiş ve gelişmekte olan pek çok ülkenin "sağlık reformu"
çalışmalarına yöneldiği ve sağlık alanında "reform" sözcüğünün
neredeyse moda bir kavram haline dönüştüğü dikkati çekmektedir.
Ülkelerin kendi sistemlerine ve
sosyoekonomik durumlarına göre sorunları farklılık gösterse bile dünyanın birçok
ülkesinde sağlık sistemleri ile ilgili sorunlarda benzerlik bulunmaktadır. Bu
sorunların başında kaynakların yanlış yerlere tahsisi gelmektedir.
Genellikle devletin elindeki kaynaklar kanser ameliyatları gibi çok önemli gibi
görünen ancak maliyet-etkililiği pek yüksek olmayan hizmet noktalarına
aktarılırken, örneğin tüberküloz gibi yüksek maliyet-etkililiği olan hizmet
noktalarına aktarılacak yeterli kaynak kalmamaktadır.
Bir başka sorun da devletlerin hakkaniyet
prensiplerini yeterince gözetememeleridir. Kent merkezlerinde yaşayanlar,
eğitim düzeyi yüksek olanlar, ekonomik olarak yüksek düzeyde olanlar sağlık
hizmetlerinin kullanımında her zaman avantajlı olmaktadır. Bu konu tartışılırken eşitlik
(equality) yerine hakkaniyet (equity) terimi özellikle tercih edilmekte ve
bunun daha adil bir prensip olduğunda birleşilmekte, ancak hakkaniyetin hangi kriterlere
göre belirleneceğinde ciddi tartışmalar yaşanmaktadır.
Ülkelerin sıklıkla karşı karşıya
kaldığı temel sorun şudur: Devlet, muhtaç olanlar için birtakım mekanizmalar
geliştirdikçe bu mekanizmaları kullanmada muhtaç olmayanlar önceliği almaktadır.
Bunun başlıca nedeni, muhtaç olanların çoğu zaman, sağlığının ne ölçüde
tehdit altında veya zararda olduğunu bile anlayamayacak kadar eğitimsiz ve sunulan
hizmetlerin kendisine ne gibi katkılarda bulunabileceğinden habersiz olmasıdır. Bu
durumda doğal olarak, etrafında olan-bitenden haberdar olan, daha eğitimli, ekonomik
durumu daha elverişli kişiler hizmetlere daha kolay ulaşabilip daha çok
yararlanabilmektedir.
Özellikle gelişmekte olan ülkelerde
devlet harcamalarındaki isabetsizlik ve verimsizlik ise artık kimsenin tartışmaya bile
gerek duymadan kabul ettiği gerçekler arasındadır. Devlet adına satın alınan
mallardaki kalitenin hep kuşkulu olması, personel istihdamındaki yanlış politika ve
uygulamalar, hastane hizmetlerinde yatak doluluk oranlarının beklenenin çok altında
kalması vb. sonuçlar sanki devlet hizmetlerinin kaçınılmaz kaderi gibi olmuştur.
Gelişmekte olan ülkelerde sağlık sistemlerinin en belirgin özelliği herşeyin yoğun
bir merkeziyetçi anlayışla yönetilmesidir. Bu durum, bürokratik engelleri ve zaman
kaybını en yüksek noktaya getirmekte, merkezden masa başında verilen kararlarda
büyük bir isabetsizlik ortaya çıkmaktadır. Eğer bu, erki elde bulundurma gibi bir
zaaftan kaynaklanmıyorsa - genellikle bundan kaynaklanır - en azından sistemin kendi
kendine olan güvensizliğini ifade etmektedir. Çalışanların motive olmadığı,
hantal, işin yalnızca usule uygun olup olmadığı kriterine göre yürüyen bir sistem
nihayet hizmetten yararlananların başağrısı olup çıkmaktadır.
Kaynakların akılcı kullanımı ve
harcanan kaynak ile sağlıkta en fazla çıktının elde edilmesi gibi amaçlar henüz
devlet adına çalışan birçok hekim, hemşire, sağlık idarecisi, hatta sağlık
alanında karar vericinin üstünde düşünmek gereğini duymadığı kavramlardır.
Ülkemizde
Sağlık Sisteminin Sorunları
Ülkemizde mevcut sağlık sistemi de
aşağı-yukarı saydığımız sorunlarla sarmalanmış durumdadır.
Yaşadığımız yüzyılın ikinci
yarısından başlamak üzere bu sorunlar ülkelerde birbir tesbit edilmeye başlanmış
ve bunlara çareler aranmıştır. Yeni yeni geliştirilen modeller, sağlık
sistemlerinin analizleri ve karşılaştırılmaları, maliyet analizleri, serbest pazar
kurallarının sağlık hizmetlerinde de işletilebilecek olduğu noktalar, geliştirilen
yüksek teknoloji ürünlerinin ülke çapında kullanıma açılırken sorgulanmaya
başlanması, sağlık hizmetlerinde çıktıların ölçülebilir hale getirilmesi hep bu
sorunların farkına varıldığından sonra ortaya koyulmuştur.
Devletin sağlık örgütlenmesindeki
rolü her ülkede olduğu gibi bizde de daha çok tartışılır olmuştur. Devlet
piyasaya başlıca üç şekilde müdahale edebilir. Bunlar; hizmetin sunumu(provision),
finansmanı ve regülasyonudur. Önemli olan "toplumsal sağlık statüsü"
hedefi ile birlikte "sağlıkta hakkaniyet " esas alındığında devletin bu
tür müdahalelerden hangisine ne oranda başvurması gerektiğine karar vermektir. Bu iki
açıdan gereklidir. Birincisi, devlet herşeyi yapamaz. İkincisi devletin yaptığı her
zaman hakkaniyet ve verimliliğin garantisi altında değildir. Örneğin taşıt bakım
ve onarımları, temizlik hizmetleri, mutfak ve diğer destekleyici bölümlerin
yürütülmesi özel sektör eliyle daha ucuz ve daha kaliteli olarak sunulabilmektedir.
Ülkemizde son zamanlarda hastaneler ve diğer devlet dairelerinin temizlik işlerinde bu
gerçeğin ortaya çıktığı gözlenmektedir.
Dünya Bankasınca hazırlanan bir rapora
göre devlet sağlık hizmetlerinin sunumunda pazara şu veya bu şekilde müdahale
edecektir. Devletin bu müdahalesini zorunlu kılan başlıca üç unsur vardır:1
1. Sağlıkla ilgili bir çok hizmet kamu
malı niteliğindedir. Buna sağlıkla ilgili kayıt-bildirim sistemi ve sağlık eğitimi
örnek gösterilebilir. Başka bir deyişle, bir kişinin sağlıkla ilgili bilgileri
kullanması halinde diğer bir kişiye kullanacak daha az bilgi kalması gibi bir şey
sözkonusu değildir. Bulaşıcı hastalıklarla savaş da bu grupta ele alınan hizmetler
arasındadır. Özel sektör bu tür kamu malı niteliğindeki hizmetlere rağbet
etmeyeceği için bu tür hizmetler devletin yapması gerekenler arasında kalacaktır.
2. Bir çok ülkede temel sağlık
hizmetlerinden yararlanım insanın doğuştan hakkı olarak kabul edilmektedir. Bu
nedenle, maliyet etkili hizmetlerin ülkelerdeki en yoksul ve en muhtaç kesime sunulması
etkili ve herkesçe desteklenen bir yaklaşımdır(WB report). Özel sektörün kar
amacına bu alanlarda hizmet vermek fazla uygun olmayacağından, bu hizmetlerin muhtaç
kesime devlet desteğiyle ulaştırılması kaçınılmaz olmaktadır. Devlet bunu üç
şekilde gerçekleştirebilir: Özel sektörü ve gönüllü kuruluşları subvanse ederek
bu hizmeti ulaştırır, veya bu hizmetlere muhtaç kişilerin ulaşabileceği kuponlar,
kartlar vb. vererek bunu sağlar, ya da devlet kendi kurumları eliyle bu hizmetleri
ücretsiz veya çok düşük kullanıcı katkıları karşılığında halka sunar.
3. Sağlık hizmetlerinin karakterinden
ötürü, sağlık piyasası belirsizlik içindedir. Kimin, ne zaman ve ne düzeyde
sağlık hizmeti kullanacağı önceden bilinemez. Ayrıca, bir çok defa, sağlık
hizmetine olan ihtiyaç acildir ve ertelenemez. Kişiler bu durumlarda hizmeti ceplerinden
karşılayamazlar. Sağlık sigortalarının temelinde yatan gerçek budur. Sağlık
hizmeti sunan özel sektörü zora sokan da yine bu belirsizliktir. Sigorta şirketleri
birçok zaman muhtaç kitleyi sigortalamaya yanaşmamaktadır. Çünkü bu insanlar ya
zaten hastalanmış durumdadır(kötü çevre koşulları, yetersiz beslenme,
eğitimsizlik, ağır iş koşulları, vb.) veya bunların hastalanma riski çok
yüksektir. Sonuçta kronik bakım ve tedavi isteyen hastaları, yaşlılar vb. grupları,
özel sağlık sigortacıları kapsam dışı bırakmaya çalışırlar. Böylece
ihtiyacı olandan çok olmayana yönelen bir “ters seçim” ortaya çıkar. Sağlık
hizmetlerinin bir başka özelliği de hizmeti sunan ile hizmetten yararlanan arasında
bilgi bakımından dengesizlik vardır. Hasta hekimine güvenmek, onun dediği ilaçları
almak, ameliyat önermişse kabul etmek, hekimin istediği tahlilleri yaptırmak
durumundadır. Hastanın hekime güvenmediği takdirde yapabileceği tek şey yine bir
başka hekime gitmek ve onun dediklerine uymak olacaktır. Bu nedenle iyi düzenlenmemiş
özel sağlık sektörü işin içindeyse sonuçta hastaya gereğinden fazla hizmet
satacak ve kaynak israfına yolaçacaktır. Buna sağlık ekonomisinde “sunucunun
kabarttığı talep” (supplier induced demand) denmektedir. Eğer devletin müdahalesi
bu noktada etkili olamazsa sağlığa fazla katkısı olmadan harcamaların birden
arttığı görülür. Devlet özel sigortacılığı ya çok sıkı ve etkili bir
denetleme altında tutmalı, veya alternatif sağlık sigorta sistemini kendi
oluşturmalı ve bunun bütün topluma yayılmasını sağlamalıdır.
Devlet sağlık hizmetini sunan
konumundaysa, kaynakların sağlığa ne ölçüde aktarılabileceği konusu ve bunların
nerelerde kullanılacağı soruları gündeme gelir. Bu durumda, devlet adına sağlık
politikalarını ve harcamalarını belirleyenlerin çok iyi hesaplar sonucu kararlarını
vermeleri gerekir. Bugün dünyanın birçok ülkesinde, yapılan her sağlık
harcamasının ülkeye ne kadar sağlık ve yarar getireceği hesaplanmakta ve kararlar
buna göre verilmektedir. Hastalığın ve sağlığın ölçülmesi konuları gündeme
gelmiş ve birçok ölçüt ileri sürülmüştür. Halen bu tür ölçüt arayışları
devam etmekte, DALY (disability adjusted life years), QALY (quality adjusted life years)
gibi kavramlar sağlık planlamacılarının vazgeçilmez araçları olmaktadır.
Temel Sağlık Hizmetleri’nin ve
belirli klinik hizmetlerinin dışında devletin hizmeti doğrudan sunucu konumundan
çıkması bugün en fazla kabul gören ve akla yatkın çözüm gibi görünmektedir.
Devlet muhtaç kişileri desteklerken bu destekten ödeme gücü yerinde olanların
yararlanmasının önüne geçmelidir. Tersi durumda, hizmetlerin kalitesinde ve
kapsamında önemli düşüşler kaçınılmaz olmaktadır. Hizmetlerin finansmanında
kimlerin devlet desteğinin hakedeceğinin belirlenmesi ayrı bir konudur ve bu makalede
ele alınmamıştır. Bu konuda dünyada bir takım teknikler ileri sürülmüştür ve
tartışmalar devam etmektedir.
Sağlık sektöründe üretilen mal ve
hizmetler incelenirken bunlardan kimlerin yararlandığına bakmak gerekir. Bu anlamda iki
uç bulunmaktadır: Özel ve Kamu. Başağrısı için alınan bir ağrı kesici sadece
başı ağrıyan kişiye yarar sağlayan özel bir durumdur. Diğer yandan sivrisinek
mücadelesi için yapılan ilaçlamadan toplumun tüm bireylerinin, yani kamunun yarar
sağlaması söz konusudur. Bazı sağlık hizmetlerini bu anlamda sınıflandırmak
mümkün olmakla birlikte genellikle sağlık mal ve hizmetleri karmaşık bir yapıya
sahiptir. Örneğin, bir kişinin bulaşıcı hastalıklara karşı aşılanması, o
kişiyi hastalıktan koruyacağı için ona sağlayacağı yararın yanısıra bulaşıcı
hastalığın ortaya çıkışının önlenmesi ile çevresindeki kişiler için bir yarar
da gerçekleşmektedir.
Tüketiciler, yararı tamamen bireysel,
özel olan sağlık hizmetleri için doğrudan para harcama eğilimindedir. Kamunun
yararına olan sağlık hizmetleri için ise herkes bir başkasının para harcamasını
bekler. Başka bir açıdan bakıldığında tedavi edici hizmetlerin özel yarar,
koruyucu hizmetlerin ise kamu yararına olduğu söylenebilir, ancak bu bir genelleme
olmayıp tersi de geçerli olabilir. Örneğin tüberkülozlu bir kişinin tedavi
olmasından yakın çevresindekiler yarar sağlar. Öte yandan, sağlık bilinci yüksek
olan kişilerin aşılama, periyodik muayeneler, doğum öncesi bakım gibi koruyucu
hizmetleri için para harcamaya hazır olmaları da mümkündür .
Sağlık hizmetlerinin finansmanındaki
bu karmaşık yapı nedeniyle, bu hizmetlerin ne tamamen kişiler tarafından özel
harcamalarla, ne de tamamen kamu yararına devlet ya da başka bir kamu kuruluşu
tarafından yapılacak harcama ile finanse edilmesi mümkün değildir. Nitekim hemen tüm
ülkelerde sağlık hizmetlerinin finansmanı için tek bir model bulunmamakta, birkaç
modelin bir arada uygulandığı görülmektedir.
Sağlık
Hizmetlerinin Finansmanında Hükümetlerin Sorumluluğu
Sağlık hizmetlerinin finansmanı
tamamen pazar şartlarına terk edilemeyen bir konu olup her devleti yakından
ilgilendirmektedir. Dünya Sağlık Örgütüne göre sağlık konusunun tamamen pazara
bırakılamayışının başlıca nedenleri şunlardır :
1. Bazı sağlık hizmetleri kamu
yararını amaçladığından "kamu malı" olmak durumundadır. Örneğin, temiz
su sağlanması ve çevre sağlığı, vektör kontrolü, yaygın görülen bulaşıcı
hastalıklar için önlemler alınması gibi konularda hizmetin sadece bedelini ödeyene
verilmesi söz konusu olamaz. Bu nedenle de bu tür hizmetlerin özel sektöre
bırakılması akılcı bir yol değildir.
2. Cinsel temasla bulaşan hastalıklar,
tüberküloz, aşı ile önlenebilen çeşitli hastalıklar sadece hasta olan kişiyi
değil yakın temaslıları da ilgilendirir. Dolayısıyla bu tür sorunları olan
kişilerin, sorunları için hizmet araması ya da satın almasını beklemek
başkalarının sağlığını etkileyeceğinden kamunun müdahelesini gerektirir.
3. Bir diğer neden de sağlık
konusundaki tüketicilerin her zaman yeterince bilgilendirilmiş olamamasıdır. Hizmeti
sunan hekim ile hizmeti alan hasta arasında hizmetin değeri konusunda her zaman bir
farklılık olacağı gibi hekimlerin hizmetlerin bedelini piyasa koşullarına göre
belirleyebileceği bir ekonomik model de oluşturulamamaktadır.
4. Serbest pazarın kontrolü dışında
kalan ya da çekiciliği olmayan yukarıdaki durumlar ağırlıklı olarak yoksul toplum
kesimleri için önemlidir, ki devletin müdahelesi olmadığında zaten bozuk olan
dengeler bu kesimlerin daha da aleyhine olmak durumundadır.
Öte yandan devletin sağlık hizmetleri
alanını tamamen kontrol altına almasının da sakıncaları vardır. Bu sakıncaların
bazıları şu şekilde sıralanabilir:
1. Kamunun yararını gözetmesi beklenen
devlet kuruluşları, genellikle toplumun güçlü kesimlerinin kontrolünde olduğundan
toplumu temsil etme özellikleri azalmaktadır. Politik gücü daha fazla olan varlıklı
kesimlerin kamu sağlık hizmetlerinden yararlanma konusunda yoksul kesimlere göre her
zaman üstünlüğü olacaktır.
2. Gerek politik gücü fazla olan
varlıklı kesimlerin gerekse sağlık bakanlıklarında etkili olan uzman grupların
taleplerine bağlı olarak basit koruyucu hizmetler yerine karmaşık tedavi edici
hizmetlere ağırlık verilmesi riski de vardır.
3. Devlet işleyişindeki yoğun
bürokrasi nedeniyle acil durumlar için çözüm bulunması veya yeni düzenlemelere
gidilmesi zor olmaktadır.
4. Sağlık konusu uzun vadeli yatırım
gerektirdiğinden ve sonuçları diğer ekonomik alanlarda olduğu gibi hemen
görülmediğinden sürekli seçime hazırlanan politikacılar açısından uzun vadeli
planlar yapılması pek gerçekçi olamamaktadır.
Sağlık hizmetlerinin kamu tarafından
finanse edildiği ülkelerde hizmeti veren ile tüketici arasında genellikle bir aracı
kurum vardır (devlet veya sigorta). Bu durumda sağlık hizmetinden kimin ne kadar
yararlandığı ve kime ne kadar ödendiği konusunda bir netlik yoktur ve yukarıda
sayılan sakıncalar ortaya çıkmaktadır. Ulusal sağlık hizmeti veren ülkelerde
hizmeti veren ile satın alana aracılık eden (purchaser) genellikle aynı olup
devlettir. Oysa hizmeti veren ile finanse edenin ayrılması gereklidir.
Sağlık insangücünün planlanması ve
istihdamı ise sorunun bir başka boyutunu oluşturmaktadır. Gelişmemiş ülkelerde
insangücü etkili bir planlamaya dayanmaz. Bu nedenle yüksek teknoloji isteyen,
uzmanlaşma isteyen sağlık hizmetlerine olan yoğunlaşma ihtiyaçların ve kaynakların
çok ötelerine kadar uzanır. Bir tek ihtisas hastanesinin ülke sağlık kaynaklarının
% 20’sini kullandığı ve maliyet-etkili olmayan hizmetlerin öne çıkarılmış
olduğu ülkeler vardır.1 Devlete düşen önemli görevlerden birisi de
eğitim alanında kullanılacak kaynakların yeterli ve akılcı olmasını temin
etmektir. Sağlık hizmetinin hekim dışı personele olan ihtiyacı iyi belirlenmelidir.
Kalifiye elemanların işgücü daha az kalifiye elemanlarca yapılabilecek işlere
harcanmamalıdır. Uzman çalıştıran merkezlerin ihtiyaç doğrultusunda ve ihtiyaca
cevap verecek kadar sayıda olması sağlanamazsa hizmetin verimsizliği büyük boyutlara
ulaşır. Ulusal hastalık yükü her ülke için saptandığı takdirde, öncelikleri
belirlemek ve strateji çizmek kolaylaşacaktır.
Gelişmekte olan ülkelerin tamamında
ortak olarak görülen sorunlar bulunmaktadır. Tedavi edici hizmetler verimlilikten
uzaktır. Kaynak yetersizliğinden ilaçlar ve diğer temel ihtiyaçlar ile altyapı
giderleri karşılanamaz durumdadır. Yataklar genellikjle olması gerekenden daha uzun
süre işgal edilmektedir. Devletin malzemeleri ve cihazları yağma edilmekte, özel
kullanımlar için hastanelerin araç ve imkanları seferber edilmektedir. Hizmetlerin
karşılığında ücretler toplanamamaktadır. Genellikle aynı ülkelerde özel sağlık
hizmeti sektörü de oluşmuştur ve hizmetin belirli bir oranını yürütmektedir. Bu
ülkelerde özel sektör eliyle yürüyen hastane hizmetleri ise verimli, karlı ve hasta
açısından da doyurucudur. Devlet kendi hastanelerinde sağlayamadığı verimliliği,
bu hastaneler eliyle sağlayabilir. Ancak, yukarda değinildiği gibi, sunucunun
kabarttığı talep mutlaka kontrol altına alınmalıdır.
Muhtaç olanlara hizmetin verilmesine
gelince, bunu devlet kendi hastaneleri - çünkü artık nüfusun büyük bölümünü
özel hastanelere kanalize etmiştir - eliyle sağlayabileceği gibi, muhtaçları
subvanse ederek onların da özel sektör eliyle hizmet almasını temin edebilir.
Dünyanın birçok ülkesinde özel sektör hastanelerinin ve laboratuvarlarının kontrol
altında tutulması için akreditasyon, ruhsatlandırma vb. mekanizmalar
geliştirilmiştir.
Sağlık hizmetlerinin finansmanının ve
sunumunun aynı ellerden verildiği sistemlerin sorunları çözümlenemez bir hal
almıştır.2, Bu sebepten, ne olursa olsun, hizmeti sunanları finanse eden
kuruma denetlettirmek ve bu mekanizmada yolsuzlukların önüne geçmek sistemin
verimliliği ve etkililiği açısından olmazsa olmaz bir koşuldur.
Yedinci Beşyıllık Kalkınma
Planı’nda “Sağlık hizmetlerinde kamunun ağırlığı devam etmiştir”
denilmektedir. Hasta yataklarının % 95’ı, koruyucu sağlık hizmet birimlerinin ise
tamamı devlete aittir. Uzman hekimlerin % 76’sı, pratisyen hekimlerin % 96’sı,
hemşirelerin % 98’ı kamu görevlerinde çalışmaktadır. Diş hekimleri için bu oran
% 33’tür. Sağlık alanında kaynakların etkili kullanılması, hizmette yaygınlık,
süreklilik ve etkililik sağlanması ile tüketici tatminini arttırılması amacıyla
sistemin finansman, yönetim ve organizasyon, insangücü, hizmetin sunumu, mevzuat ve
enformasyon boyutu itibarıyle yeniden yapılanması ihtiyacının devam ettiği
belirtilmektedir. Ülkemizde kamu kesiminin bu kadar ağırlıklı olduğu sistemde
verimsizliğe neden olan bir başka durum vardır. Kamu kesiminin değişik kuruluşları
(Sağlık Bakanlığı, SSK veya bir başka bakanlık çatısı altında) hizmet
birimlerini ayrı ayrı oluşturmakta, birinin olanağından öbürü
yararlanamamaktadır. Kalkınma Planında mevcut durum analizi yapılırken, bu makalede
anlatılan bütün sakıncaların ülkemizde de varlığını sürdürdüğü
görülmektedir.
SONUÇ
Ülkemizde sağlık reformu
tartışmalarının gündemde olduğu bu günlerde, hangi hizmetleri ve ne kadarını
özel sektör eliyle verme konusunda öncelikle karara varmak gerekmektedir. Ülkemizde
şimdiye kadar yeralmış olan sistemde verimli ve etkili yürüyen kısımlar
belirlenmeli ve bu kararda bunlar gözönünde bulundurularak, sistemin iyi yürüyen
kısımlarına dokunulmamalıdır. Devlet temel hizmetlerin ve belli-başlı klinik
hizmetlerin ulaşılabilirliğini ve kullanılabilirliğini yukarıda anlatılan
yöntemlerden tümünü veya bazılarını kullanarak garanti altına alabilirse, geri
kalan hizmetlerin tamamı özel sektörün hizmet alanına bırakılabilir. Özel sektör
terimi ile burada kar amaçlı kuruluşlar ve gönüllü kuruluşlar birlikte
kastedilmektedir.
Bugüne kadar ülkemizde gönüllü
kuruluşların sağlık alanında çok iyi organize olduğu ve önemli yararlar
sağladığı söylenemez. Devlet, bu noktada öncülük görevini üstlenmelidir. Bu tür
gönüllü kuruluşların kaynaklarını genellikle sağlık dışı mesleklere mensup
kişiler yönlendirmektedir. Sağlıkla ilgili bir aktivite sözkonusu olunca, geleneksel
hizmetlere ait şablon faaliyetlerin ötesine geçilememektedir. Sık sık yoksul
mahallelerde yapılan sağlık taramaları, gelip geçici yardımlar dışında köklü
çözümleri amaçlayan yeterli sayıda gönüllü kuruluş ülkemizde bulunmamaktadır.
Bu tür kuruluşlara devlet görevlileri danışman olarak yardım etmeli ve bu
çabaları, gerekirse birden çok kuruluşu biraraya getirerek kaynakları daha etkili
kılmayı ve önceliği olan sorunlara bunları yönlendirmeyi devlet kendi görevleri
arasında kabul etmelidir.
Yüksek teknolojiye yapılan
yatırımların, ister devlet eliyle isterse özel sektör eliyle olsun, (genellikle özel
sektörün yaptığı bu tür yatırımlar da yine devletin düşük faizli kredileri ile
olmaktadır), belirlenen ihtiyaç çerçevesinde olması gerekmektedir. Özellikle yüksek
teknoloji isteyen tetkik ve tahlillerin olduğu durumlarda, kişilerin kendileri finanse
etse bile, yine de gereksiz harcanan bir milli kaynak sözkonusudur. Burada kişiler
istedikten sonra serbestçe istediği hizmeti satın alabilir şeklindeki bir karşı
çıkış gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü, yukarıda da anlatıldığı gibi, sunucunun
kabarttığı talep özellikle bu tür pahalı hizmetlerde kendini göstermekte ve
bunun mutlaka kontrol altına alınması gerekmektedir. |