|
|
| Mektubu yazan; ihtiyat zabit (yedek subay) manzedi Edhem, İstanbul Hukuk
Fakültesi son sınıfına devam ederken aynı zamanda Beyazıt Numune Mektebi'nde
öğretmendi (1912). Gönüllü olarak katıldığı Çanakkale savaşı'nda bu mektubu
yazdıktan sonra şehitlik mertebesine yükselmiştir.
(Not: Mektuptan mekan ve
zaman tam olarak anlaşılamıyor. 25. Nisan.1915 çıkartma öncesi yazıldığı görülüyor.
Bu da ortam hakkında net bilgi veremiyor. Çıkartma öncesi 19.Nisan da nasıl şehit
olabileceği açık değil. Rumi-Miladi dönüşümlere dikkat edilmemiş olabilir.) |
 |
Valideciğim,
Dört asker doğurmakla müftehir
şanlı Türk annesi!
Nasihat-amiz mektubunu, Divrin
Ovası gibi güzel, yeşillik bir ovacığın ortasından geçen derenin kenarındaki
armut ağacının sayesinde otururken aldım. Tabiatın yeşillikleri içinde mest olmuş
ruhumu bir kat daha takviye etti. Okudum, okudukça büyük büyük dersler aldım. Tekrar
okudum. Şöyle güzel ve mukaddes bir vazifenin içinde bulunduğumdan sevindim.
Gözlerimi açtım, uzaklara doğru baktım. Yeşil yeşil ekinlerin rüzgara mukavemet
edemeyerek eğilmesi, bana, annemden gelen mektubu selamlıyor gibi geldi. Hepsi benden
tarafa doğru eğilip kalkıyordu ve beni, annemden mektup geldi diyerek tebrik
ediyorlardı.
Göslerimi biraz sağa çevirdim
güzel bir yamacın eteklerindeki muhteşem çam ağaçları kendilerine mahsus bir seda
ile beni tebşir ediyorlardı. Nazarlarımı sola çevirdim cıvıl cıvıl akan dere,
bana validemden gelen mektupdan dolayı gülüyor, oynuyor, köpürüyordu.. başımı
kaldırdım, gölgesinde istirahat ettiğim ağacın yapraklarına baktım. Hepsi benim
sevincime iştirak ettiğini, yaptıkları rakslarla anlatmak istiyordu. Diğer bir
dalına baktım, güzel bir bülbül, tatlı sedasile beni tebşir ediyor ve hissiyatıma
iştirak ettiğini ince gagalarını açarak göstermek istiyordu.
İşte bu geçen dakikalar anında,
hizmet eri:
Efendim, çayınız, buyurunuz,
içiniz, dedi.
Pekala, dedim. Aldım baktım,
sütlü çay…
Mustafa bu sütü nereden aldın?
Dedim.
Efendim, şu derenin kenarında
yayıla yayıla giden sürü yok mu?
Evet, dedim. Evet ne kadar güzel.
İşte onun çobanından 10 paraya
aldım.
Valideciğim, on paraya yüz dirhem
süt, hem de su katılmamış. Koyundan şimdi sağılmış, aldım ve içtim.
Fakat bu sırada düşünüyorum.
Ben validemin sayesinde onun gönderdiği para ile böyle süt içeyim de, annem içmesin,
olur mu?
Şevket neden içmiyor? dedim.
Fakat yukarıdaki bülbül
bağırıyordu: "Validen kaderine küssün ne yapalım. O da erkek olsaydı, bu
çiçeklerden koklayacak bu sütten içecek, bu ekinlerin secdelerini görecek ve derenin
aheste akışını tetkik edecek ve çıkardığı sesleri duyacak idi."
Şevket merak etmesin, o görür,
belki de daha güzellerini görür.
Fakat valideciğim, sen yine
meteesir olma. Ben seni, evet seni mutlaka buralara getireceğim. Ve şu tabii manzarayı
göstereceğim. Şevket, Hilmi de senin sayende görecektir.
O güzel çayırın koyu yeşil bir
tarafında, çamaşır yıkayan askerlerin saf saf dizilmişler. Gayet güzel sesli biri
ezan okuyordu.
Ey Allahım, bu ovada onun sesi ne
kadar güzeldi. Bülbül bile sustu, ekinler bile hareketten kesildi, dere bile sesini
çıkarmıyordu. Herkes, herşey, bütün mevcudat onu, o mukaddes sesi dinliyordu. Ezan
bitti. O dereden ben de bir abdest aldım. Cemaat ile namazı kıldık. O güzel yeşil
çayırların üzerine diz çöktüm.
Bütün dünyanın dağdağa ve
debdeberini unuttum. Ellerimi kaldırdım, gözümü yukarı diktim, ağzımı açtım ve
dedim:
Ey Türklerin Ulu Tanrısı! Ey şu
öten kuşun, şu gezen ve meleyen koyunun, şu secde eden yeşil ekin ve otların, şu
heybetli dağların Halıkı! Sen bütün bunları Türklere verdin. Yine Türklerde
bırak. Çünkü böyle güzel yerler, seni takdis eden ve seni ulu tanıyan Türklere
mahsustur.
"Ey benim Yarabbim! Şu
kahraman askerlerin bütün dilekleri ism-I celalini İngilizlere ve Fransızlara
tanıtmaktır. Sen bu şerefli dileği ihsan eyle, ve huzurunda titreyerek, böyle güzel
ve sakin bir yerde sana dua eden biz askerlerin süngülerini keskin, düşmanlarını
zaten kahrettin ya, bütün bütün mahveyle!"
Diyerek bir dua ettim ve kalktım.
Artık benim kadar mes'ut, benim kadar mesrur bir kimse tasavvur edilemezdi.
Anneciğim, oğlun Halit de benim
gibi güzel yerlerdedir.
Dünyanın en güzel yerleri burası
imiş. Yalnız bu memleketlerde düğün olmuyor. İnşallah düşman asker çıkarır da,
bizi de götürürler, bir düğün yaparız olmaz mı?
Kadir'e mektup yazdım.
Valideciğim, evdeki senet vesaireyi
kimselere kat'iyyen vermeyin ve sorarlarda biz bilmiyoruz deyin.
Çantayı al, sandığa koy. Ben
sana vaktiyle anlatmış idim, bu dünya böyledir.
Fakat sen merak etme. O parayı
vermese, adliyedeki adam vermezdi. Hani nasıl aldık. Yalnız zaman ister.
Valideciğim, çamaşır falan
istemem, paralarım duruyor, Allah razı olsun.
Oğlun
Hasan Etem
4 Nisan 1331
(17 Nisan 1915)
|