| İdeoloji tanımına da
uygun düşebilecek bir şekilde, 1924 Anayasasının ideolojik karakteri iki kısımda
incelenebilir. Önce genel nitelikte sosyal ve siyasal ilkeler üzerinde durulabilir,
bunların hangi koşulların ürünü, hangi ihtiyaçlara cevap verdikleri incelenebilir.
İkinci olarak, sözü edilen ilkelerin soyut düşünceler halinde kalmamaların
sağlamak amacıyla konmuş olan, gerçekleştirici yahut da uygulama ilkeleri
diyebileceğimiz ilkelerin incelenmesine geçilebilir. Kuşkusuz, böyle bir denemeye
girişirken her iki kategori arasında kesin bir ayrılık olmadır ortaya çıkacaktır.
Bu durum doğaldır, çünkü ideoloji içeriği içindeki düşünce ve eylem unsurlari
içiçe girmiştir. Böyle olmakla birlikte, denetzecek olan bu ayrım düşüncelerle
olaylar arasındaki bağlantıyı daha açık bir şekilde gösterebilir.
1924 Anayasası ilan edildiği tarihten
itibaren bir çok kez değiştirilmiştir. Bu değişiklikler sırasıyla 1928, 1931,
1934, 1937 (iki kez.), 1945 ve 1952 yıllarında yapılmıştır. Sözü geçen
değişikliklerin hemen hepsi konumuzu ilgilendirebilir. Bunlar arasından özellikle
ikisi konumuza doğrudan doğruya bağlıdır: 10 Nisan 1928 "laiklik tadilatı"
ve 5 Şubat 1937'de CHP'nin altı umdesini Anayasanın ikinci maddesine geçiren
değişikliklik(14). Anayasanın ideolojik örgütünü kısa bir inceleme içine
sığdırmak imkansızdır. Burada, ideolojik ilkelere, bunları doğuran koşullara ve bu
gün ortaya çıkardıkları sorunlara, değinilecektir.
1 - GENEL NİTELİKTE SİYASAL VE
SOSYAL İLKELER
1. Ulusal Egemenlik İlkesi
a) Tarihsel gelişme süreci
hatırlandığı takdirde, bu ilkenin ideolojik bütünün zirvesinde bulunması
gerektiği kolaylıkla, anlaşılabilir. Ulusal Egemenlik ilkesinin ideolojik sırada baş
yeri işgal etmesi uzun bir tarihsel oluşun ürününüdür. Osmanlı imparatorluğu
içinde milletlerini en son olarak
vücuda getirenler Türkler olmuştur. Belirtildiği, gibi ittihat ve Terakki 1911
yılından itibaren milliyetçi (Türkçü) ve İslamcı bir siyaset izlemiştir. Fakat
dünün düşünürleri tarafından da sürekli belirtildiği gibi, milliyetçilik ve
islamcılık yekdiğeri ile çelişmektedirler. Ulusçuluk akımları İttihadi islam'ı
parçalayıcı nitelikte olduğundan, İslamı amaç ile çelişkili sayılmıştır.
Ulusçuluğun Osmanlılık siyasetine de aykırı düştüğü iddia edilmiştir. Bu,
nedenledir ki, Osmanlı İmparatorluğunun Anayasa belgelerinde ulusal egemenlik
ilkelerine rastlanmaz. Meşrutiyet de aynı ilkeyi benimseyemezdi. Meşruti rejim,
hürriyetçiliğine rağmen, egemenliğinin hükümdarla ulusun arasında ortaklaşa
kullanılması demekti. 1876 Kanunu Esasi'sinin değişikliklerinde bu ilkeyle
karşılaştığımızın nedeni de bu durumdan doğmaktadır.
b) Ulusal egemenlik ilkesine,
belirtildiği gibi, Müdafa-i hukuk devresinde bir yeni kamu hukuku kuralı değeri
verilmiştir. İlkkez bir anayasa kuralı haline getirilmesi 1921 Teşkilatı esasiye
Kanununun maddesiyle mümkün olmuştur. 1924 Anayasası ilkeyi aynen muhafaza etmiştir.
"Madde 3- Hakimiyet bilaKaydüşart milletindir" En yüksek iktidarın
kayıtsız şartsız millet'e yerilmesi, herşeyden önce, bütün şekilleriyle Osmanlı
imparatorluğunun reddi idi. Teokratik monarşinin yıkılması demekti. Nitekim
Saltanatın kaldırılması bu ilkenin mantıkı bir sonucu olarak çıkarılmıştır.
İlga işleminin özel bir kanunla değil de, bir Heyeti Umumiye Kararı ile
yapılmasının hukuki açıklaması da bu durumda saklıdır.
c) İlkenin benimsenmesine daha çok
Fransız ihtilalindan gelen ve kara Avrupa'sına hakim olan bir etkiden sözetmek
mümkündür. Bu ilke gereğince, teker teker Türk fertlerinden ayrı fakat hepsinin
sentezi bir tek ,manevi- kişilik vardır. Türk ulusu. Gene, tek tek Türk fertlerinin
iradelerinden ayrı, fakat bu iradelerin sentezi, kaplayıcı bir irade vardır :
Egemenlik. varlığı bu süretle kabul edilen geniş güç, munhasıran Türk ulusuna
aittir. Yani Türk ulusu bu en yüksek iradenin tek sahibidir. İlkeden şu klasik
sonuçların çıkarılması mümkündür. 1- Türk ulusunun mali olan egemenlik, Türkiye
Cumhuriyeti içinde en yüksek ve asli (başka, bir iktidarda,n doğmayan) bir güçtür
2- Bu egemenlik tektir, eşidi yoktur. 3- "Gayrı kabili tecezzi"dir. 4- Ulustan
ayrı bir camia şahıs hükmi şahıs, organ, zümre ona sahip olamaz ve böyle bir
iddiada bulunamaz. 5- Ulusun sözü geçen özelliklere sahip olan egemenliğini, gene
ulusun iradesini içtenlikle açıklayacak kurumlar ve bir Anayasa mekanizmasi ile
düzenlemek gerekir. 6- Ulusun iradesini kullanmak yetkisine sahip olan , organlar bu
iktidarının; ulusal egemenliğin sahibi değildirler. Bu tür açıklamalar esas
itibariyle; Anglo - Amerikan hukukuna yabancı sayılabilir.
d) Bilindiği gibi ulusal egemenlik
teorileri, itaat probremini çözmek amacını da güderler. Bu bakımdan bir değer
hükmü de verirler. Sorunun bu aşamasında sonuçları itibariyle çok olan bir soru ile
karşılaşırız. Egemenlik ulusun mu. yok- sa halkın mıdır? Ulusal egemenliğin
kişisel iradeler üstünde bir irade olmasına karşılık, halk egemenliği kişilerin
teker teker hissedar oldukları bir vekiler toplamıştır. 1924 Anayasasını doğrudan
doğruya ulusal egemenlik ülkesi kabul etmiştir. Zaten, ulusal egemenlik ilkesinin
kabulunden , çıkarmaya çalıştığımız klasik sonuçlar da bu durumun
kanıtlarıdır. 1924 Anayasasına göre, egemenlik ancak ulusa ait olduğu ve yukarıda
sayılan özelliklere sahip olduğu takdirde meşrudur.
e) Halk egemenliği ilkesi temel
alınsaydı sonuç ne olacaktı? Bu esasa, göre de, iktidar halktan gelmek koşuluyla
itaate hak kazanır. Fakat halk, ulus gibi, tüzel bir kişi sayılmaz. Halk kişiler
toplamıdır, şu halde daha somuttur. Sonuç: İktidar (veya egemenlik) bölünebilir,
bir çoğunluğun eseri, hatta mali olabilir. Çoğunluk iktidarın, daha somut bir
niteliğe sahip bulunan ,egemenliğin, sahibi olabilir: Bu görüşün normal gelişmesine
uyulduğu takdirde, iki şekle varmak kabildir. Her iki şekli belirleyen unsur
çoğunluğun tanımıdır: Bir şekil, sizi Marksist sisteme götürür: Egemenlik
proleter sınıfa, işçi sınıfına, aittir. Halk terimi, en kalabalık kitle anlamına
da gelmektedir. Bütün siyasal haklara, bu en kalabalık ve en fazla sömürülmüş
sınıf sahip olacaktır. Sömürücü sayılan sınıf mensuplarına, 1935'e kadar oy
hakkı tanınmamıştır. Görüşün ikinci şekli, sağcı bir sistemin egemenliğinin
doğrulanmasına yaramıştır. Nasyonal Sosyalizme göre, egemenlik özellikle ırkı
üstünlüklere , sahip Cermenlere aittir. 1924 Anayasası bu teoriye iltifat etmemiştir.
f)l Yalnız, ulusal egemenlik esasını
Anayasada, ilan etmekle sorun çözümlenmiş sayılamaz. Daha doğrusu, demokrasinin
gerekleri tamamen yerine getirilmiş sayılamaz. Sorun, yaşadığımız çağda, temsili
rejimin buhranlarından doğan problemi çözmektedir. Nitekim, Prof. Prelot'nun
açıklıkla belirttiği gibi, Anayasa Hukukunda; ulus, halk, ulusal irade vs. gibi
terimler aslında, belirli çoğunluklara indirgenebilirler Seçmenler çoğunluğu,
Meclis çoğunluğu. Ulusal irade sonunda döne dolaşa Parlamento çoğunluğunun
verdiği kararla ortaya çıkmaktadır. Meclis çoğunluğunun gücü bu süretle ulusal
egemenlikle bütünleşmektedir
g) Bu noktada, Türk Anayasa Hukukukunun
en önemli sorunlarından birisiyle kararlaştırılmaktadır: Çoğunluğun yetkilerini
tayin. Bir kere seçildikten sonra, Meclis çoğunluğunun her şeyi yapmaya kadir olduğu
tezi, halen ülkemizde yerleşmiş sayılmaktadır. Gerçi, İngiltere'de de Parlamentoya
bir parti çoğunluğu hakimdir. Fakat bu ülkede, son derece güçlü anayasa
gelenekleri, özellikle parlamento dışı kamaoyu merkezleri, bu merkezlerin
çalışmasını mümkün kılan geniş bir özgürlük ve son olarak da parlamento
çoğunluğuna, istediğini yaptırmayacak, gelişmiş bir siyasi düzen vardır. Halk,
istemediğini yapan bir parlamento çoğunluğu yeniden seçmeyedbilir, onu
cezalandırabilir. Türkiye'mizde durum hayli değişiktir. Herşeyden önce, 1876' dan
beri Türkiye'de bugüne kadar (83 senelik bir devrede) Türkler sadece 16 Genel Seçim
yapmışlardır. Kesintili siyasal gelişmeleri Meclis çoğunluklarını durduracak
güçlü bir kamuoyunun oluşmasına imkan vermemiştir. Anayasa geleneklerinin
oluşmasına engel olmuştur. Her türlü ve göreli çoğunluğa dayanan çok isimli
liste usulunü kabul etmiş olan seçim sistemi imparatorluk devrinden beri
değişmemiştir. Neticedos Meclise ezici bir parti çoğunluğu daima 1908`den beri hakim
olmuştur: İttihat ve Terakki, Müdafai Hukuk, CHF (sonra partisi ve sonra DP sözü
geçen partilerin çoğunlukları İmparatorluk Meclislerine daha sonra da TBMM
Hükümetine ve Türkiye Cumhuriyeti Meclisine hakim olmuşlardır. Şu halde, değişen
Devlet ve hükümet şekillerine açınan, bu durum bir "constante" halinde
görülmektedir. Ve ulusun egemenliği, TBMM'ne hakim olan çoğunluk (veya iktidar)
partisinin iktidarına dönüşmektedir. Bu durum, Meclis Hükümeti : sisteminin
koşulları ile (TBMM'nin halk seçimiyle kurulan tek organ olmasından, bütün
iktidarın kendisinde toplanması yüzünden) daha da ağırlaşmaktadır.
h) Türkiye'nin en önemli Anayasa
problemi; şu halde, Meclis'e hakim olan çoğunlukların sosyal ve siyasal hayatın
tümü üzerinde kurmuş oldukları hakimiyet sistemine son verilmesidir. Bu hususta, uzak
ve yakın vadeli olmak üzere, çeşitli önlemler nazara alınabilir. Fakat ilk
bakışta, seçim sisteminin düzeltilmesi, değiştirilmesi en önemli ve acil bir önlem
olarak görünmektedir. Aksi takdirde, tarihi gelişmenin devamı olarak, bütün sosyal
ve siyasal hayat, gene bir parti grubunun denetimi altına kalacak; bu grubun iktidarıyla
herşeyi yapmaya kadir olduğu, hatta
"Hilafeti bile getirebileceği
telakkisi kökleşmek eğilimini gösterecektir. Türkiye'nin Anayasa sistemi içinde
girişeceği bu devir neme tek parti- sisteminden çok parti sistemine geçiş gibi, Batı
demokrasisine bir yardım oluşturacaktır. Ve ulusal egemenlik ilkesini içinde
bulunduğu buhrandan kurtaramak yolunda atılmış büyük bir adım olarak, zamanın
koşullarına uygun ve gerçek ideolojik değerini kazanacaktır. Aksi takdirde, halk
egemenlik teorisi yanında, ulusal egemenlik görüşü, bugünün gerçeklerine cevap
vermeyen, özü boşalmış, çok kere otoriter önlemleri örten, bir kalıp olarak
kalacaktır.
2- Milliyetçilik ilkesi
Ulusal egemenlik ilkesi etik ilkelerin
doruğunda yer alınca diğer ilkelere bir kaynak olmaktadir. Adeta (diğer ilkeler, bu
ana diğer ilkelere bir kaynak olmaktadır. Adeta, diğer ilkeler, bu ana bunlardan
biridir ve şu hukukçu ve siyasal olayları açıklar.
a) Türkiye Cumhuriyeti Türk Ulusunun
eseridir. Bilindiği gibi, Osmanlı imparatorluğu, içinde genç uluslaşan unsur, bu
büyük dünya devletinin kurucu unsuru oldukları halde, Türklerdir. Türkçülük
akımı bu oluşun fikri temelini teşkil etmiştir.
b) Türkiye Cumhuriyeti, Avrupa'yı
yüzyıl sarsmış olan ulusçu ihtilallerin sonuncusudur. Ve 1918 yılında
milliyetçilik akımının "demode" olmamış olduğunu değerlendirmiştir.
c) Devletin insan unsuru Türklerdir.
Anayasa, Türk terimini tanımlamıştır(Madde 88).
d) Türkler için ulusal Devlet,
bağımsız devlet demek olmuştur, istiklal ulusal bir amaç, bir ulusun özgürlüğü
olarak kabul edilmiştir. Devrim belgelerinin hepsinde, ulusal bir amaç olarak
benimsenmiş ve ilan edilmiş olan, bu kavram, 1924 Anayasasında da bu süretle yer
ederek, tarihsel bir sürekliliğin ifadesi olmuştur.
Her türlü siyasal ve ekonomik
bağımsızlığı (Yarı sömürge şeklinin, Kapitülasyonların ) reddini de bu ülkede
aramak gerekir.
e) Ulusal Kurtuluş hareketi veya Türk
Devrimi, Marksist- Leninist ideolojinin kabul ettiği gibi, bir araç değil, bir
amaçtır.
3- Halkçılık ilkesi
a) Bu ilke bağımsız ve ulusal bir
Devletin sosyal yönünü oluşturur ve belirler. Osmanlı düzeninde, temel ilkeleri
incelenirken belirtildiği gibi halk; Devlet yönetimine katılmayan pasif bu unsurdur.
Osmanlı tarihinin belli başlı ayaklanmalarında da payı olmuştur. Belirtmeye
çalıştığımız gibi, osmanlı tarihinde 1908 hareketine kadar Padişahın yetkilerine
karşı aşağıdan yukarı , bir mücadele, hemen hemen yoktur. 1924 Anayasasının, 1937
değişiklikiyle kabul etmiş olduğu bu esas, 2. maddeye geçirilmiş olmasaydı gene
demokrasinin ana ilkelerinden birisi olarak, demokratik bir sistem olduğunu ileri süren
bir rejimde tabii yerini alacaktı. Kaldı ki, tarihsel gelişmede görüldüğü gibi,
bütün devrim belgelerinde ve TBMM'nin görüşmelerinde daima ileri sürülmüştür.
Devrimin ulusal karakteri halkçığılı normal bir sonuç olarak ortaya
çıkarmıştır.
b) Sözü geçen sonuçlara gelince: 1-
Türk Devrimi, bütün ulus adına ve bütün ulus tarafından yapılmıştır. Ulusal
hakları savunurken Türk halkı bir sınıfın, bir hanedanın hak ve ayrıcalıklarını
savunma savaşına girişmemiştir. 2- imparatorluk içinde zamanla ve islami kurallara
aykırı olarak oluşan sosyal ve siyasal sınıflaşma reddedilmiştir. Bundan böyle
reaya-beraya, farklılaşna söz konusu olamıyacaktır. 3- Halk yeni bir siyasal unsur
olarak ortaya çıkmıştır, Osmanlı imparatorluğundan yeni Türk Devletini ayıran en
önemli farklardan birisi de budur. 1937 yılından hayli zaman evvel, Devrim belgelerinde
ve TBMM görüşmelerinde yeni Devletin bir "Köylü Devleti" olduğu ileri
sürülmüştür. 4- Halk artık iktidarın konusu ve aracı olmaktan çıkmıştırt.
İkinci Meşrutiyet kapusundan girdiği siyasal hayattaki yerine daha kuvvetle
yerleşmiştir. Bu durumun kapsamlı sonuçları olmak gerekir. Bir,kere iktidarın temeli
ulus olduğuna göre, hükümet etme tekeli belirli bir zümrenin hakkı olmaktan
çıkacaktır. Kendisinin değiştiremeyeceği iktidar, organları ortadan çıkacaktır
(ve kaldırılmıştır). İktidar ulusundur ve ulusun denetimi altındadır. 5- Genel
olarak, Türkiye halkı (veya Türk ulusu) Türk halkı için, Türk halkı tarafından
yönetilir ilkesine varılması normal bir sonuç olarak karşılanmalıdır. Bu da Batı
örneğinde bir Demokratik sistemin savunulması demektir. Şu halde Türk halkı veya
ulusu ne bir sultani aristokrasi, ne de Marksist anlamda bir sınıfın tekeli altında
bulunan bir örgüt tarafından
yönetilir. Zaten, Anayasamızın kabul
ettiği bireysel mülkiyet esası da, Devletçilik ilkesine ait açıklamalarda
görüleceği gibi, bu durumu güçlendirmektedir.
4 - Devletçilik İlkesi
a) Üzerinde açılan tartışmaların
henüz son bulmadığı bir konu olan devletçilik, kollektivist ve kapitalist ekonomi
sistemi arasında, karma bir sistemdir. Bir bakıma, müdahaleci ve güdümlü ekonominin
ifadesidir. Vasıfları ticari teşebbüs ve üretim araçlarının bireysel olmasıdır.
Devtet (yani iktidar) müdahalecidir. Bu özellikleri onu komünizmden ve Sosyalizmden
ayırmaktadır.
b) Birinci Dünya Savaşından önce, saf
liberal ekonomi kaybolmaya başlamıştır. Savaştan, özellikle 1929 buhranından sonra
en liberal devletlerde bile, az çok güdümlü bir ekonomik sistemin uygulamasına
geçildiği görülmüştür. Çünkü klasik arz ve talep kanunu, serbest rekabet sistemi
izlemez bir hale gelmiş, normal sayılan klasik fiyat hareketleri ortadan kalkmış,
rasyonal fiyata doğru gidilmiştir. Devlet (veya iktidar) ekonomik buhranı karşılamak
için fiyatları saptamaya, üretimi denetlemeye ve sınırlamaya başlamıştır.
İktidarın iktisadi hayati denetimi, tüketimi ayarlamaya kadar gitmiştir. Siyasal
iktidar bu yoldan iktisadi hayatı da kontrol yetkisini elde etmiş, bireysel
özgürlükler alanına daha fazla müdahale olanağını bulmuştur. Müdahaleci ekonomik
sistemler yayılmış durumda idiler. iktidarın siyasal ve ekonomik alanlara
karışması, ülkelerin siyasal psikolojilerine göre değişiklikler gösteriyordu.
Türkler müdahaleciliği ilk olarak Cumhuriyet rejiminde tanınmış değildirler.
İkinci meşrutiyet bu tarz ekonomik sistemi; bir otarji çerçevesi içinde uygulamayı
denemiş ilk sonuçları almıştı. Cumhuriyet rejimi bu deneyimin ürünü olan
çeşitli kurumları devralmıştı. (Örneğin itibarı milli Bankası sözü geçen
kurumlardan birisidir) . Bir yandan da, liberal
ekonomik sistemlerin kaybolmaya yüz
tuttukları bir dünyada tamamen ihmal edilmiş bir ülkeyi kalkındırmak ödevi
altında, liberal bir sistemde direnmenin yararı olamazdı. Cumhuriyet Rejmi, özellikle
1930 yılından itibaren devletçi bir sistem uygulamada karar kılmıştır. İlkenin
anayasasya ideolojik bir umde olarak girmesi ise 1937 değişikliğinde mümkün
olmuştur. Yerli sanayinin kalkındırılması bu süretle olabilmiştir.
d) Devletçiliğin kollektivist
(konünist) bir ilke olmadığı belirtilmiştir. Sosyalizm açısından kaydedilecek bir
özellik vardır. özellikle Anglo - Amerikan edebiyatında, sosyalizm geniş anlamda
devletçilik veya müdahaleci ekonomiyi belirten bir terim alarak kullanılmaktadır.
Sosyalizm bu anlamda çok geniş ve gerçek niteliğinden uzak bir şekilde
görülmektedir. Genel olarak sosyalizm bu anlamda kabul edilmemektedir. Zira, bu takdirde
gerçek veya geçerli anlamda sosyalizme başka bir ad bulmak gerekecektir: Bunun
dışında, sosyalizm iki şekilde görülmektedir: Marksist sosyalizm (Enternasyonal
hareketleri sonunda almış olduğu şekilleri burada söz konusu etmiyoruz) ve
İngiltere'de ve Skandinavya ülkelerinde görülen Sosyal Refah, Devleti (Welfare State)
doktrini. Kanımızca, sosyalizm denince bu iki şekil üzerinde durmak gerekir.
e) Anlaşmanın ikinci maddesinin koymuş
olduğu devletçilik ilkesinin bu şekillerden birisine uyup uynadığı pek verimli bir
çabayı dile getirmemekle beraber, araştırılmıştır. Türk devriminin özellikleri
arasında onun sosyal karakterine önem vermiş olan fikir hareketleri, henüz 1937
değişiklikleri yapılmalmadan önce, devrim ilkelerinin sosyalist bir yönde
geliştirilmeleri gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Aynı ilkelerini bugün, sosyal
refah devleti (Welfare Statel yönünde geliştirilmeleri bir tez olarak öne
sürülmektedir.
f) Devletçilik umdesinin ortaya
çıkarmış olduğu ideolojik bir tartışma da çok partili rejimin 1945'de yeniden
kuruluşu dolayısıyla ortaya çıkmıştır. Anayasada devletçilik umdesinin kabulu
dolayısıyla, liberal partilerin kurulamayacağını öne sürülmüştür. Devletçilik
ilkesinin gerçek anlamı gözönüne alındığında bireysel ve özgürlük rejimine
aykırı olmadığı görülecek, sonuç olarak da, liberal bir siyasal partinin
kurulmasının mümkün olacağı ortaya çıkacaktır. Kanımızca, Anayasada bu umdenin
bulunması Programı liberal olan bir partinin kurulmasına engel olmaz. Aynı
düşünceyi izleyerek, bu sefer sosyalist partinin kurulup kurulmayacakları meselesi
soruşturulabilir. Ülkemizde hangi tür siyasi partilerin kurulacağını belirleyen
özel -bir mevzuat yoktur. Örneğin 1958 Yeni Fransız Anayasası, partilerin ideolojik
tutumunu açıkça saptamıştır. "Siyasal partiler ve kuruluşlar seçimin
açıklanmasına, katılırlar. Kuruluşları ve faliyetleri serbesttir. Ulusal egemenlik
ve demokrasi ilkelerine uymakla ödevlidirler." (Madde 4) Maddedeki hükmün
özellikle aşırı sağcı ve solcu partileri hedef aldığı görülmektedir. Fakat
işaret ettiğimiz gibi ülkemizde, siyasal, hayatımızda gayet önemli ve temsili
demokrasi ilke ve kurumları değiştirici bir rol oynayan siyasal partilerin kuruluş ve
faaliyetlerini denetleyen mevzuat yoktur. Bu gibi kuruluşlarla ilgili hükümler
özellikle Cemiyetler Kanunu ile Ceza Kanununda yer almışlardır. Bu kanunlardaki
hükümlere göre, Türkiye'de çok partili rejim ancak iki sınır arasında kurulabilir.
Bu sınırlar bir taraftan antilayisizm (ki gericiliğe yol açtığı kabul edilmiştir),
bir taraftan da homunizmitir, Bir kitabımızda da tesbit ettiğimiz gibi. Türkiye'de her
anlamıyla hilafetçi, saltanatçı, ırkçı yıkıcı ve ihtilalci (özellikle aşırı
ve sağ ve aşırı sol) partiler kurulamaz. Sosyalist partisi kurulabilir mi? sorunu bu
bakımdan, yoruma bağlıdır. Marksist bir sosyalist parti, maddelerin açıklığı
karşısında kurulamaz. Fakat Marksizme dayanmayan, İngiliz Labour party' si örneğinde
veya onun programına benzer bir siyasal partinin kurulmaması için hukuki bir engel
yoktur. Zira Welfare State doktrinine dayanan bir siyasal partinin programı "sosyal
bir sınıfın diğerleri üzerinde tahakkumunu tesis etmeye veya sosyal bir sınıfı
ortadan kaldırmaya veya memleket içinde müesses iktisadi veya sosyal temel nizamlardan
birini devirmeye maruf sağlamaz. Bu tarz bir doktrin kendisini nitelikli
"nationalisation" hareketierinde göstermektedir. Bu durum ise bu günkü
gelişmeleri içinde demokrasiye aykırı değildir. O kadar İngiliz Muhafazakar partisi
1955 genel seçimleriyle iktidara geldikten, sonra, Labour Party'nin izlemiş olduğu
siyaseti değiştirmemiş, daha fazla devletleştirmeye girişmemekle beraber yolda
yürümüş, sosyal programı uygulamaya devam etmiştir bugün de etmektedir. Kısacası,
Welfare State doktrinisist bir: sosyalizm olmadığı gibi, Labour Party Üçüncü
enternasyonal'e bağlı bir kuruluş değildir. Mevzuatımızın bu durumunda, bu türlü
bir siyasal partinin kurulmasını mümkün sayılabilir.
g) Devletçilik ilkesi hakkında bir
noktaya daha değinmek gerekecektir. İlkenin iyi mi, fena mı olduğu sorunu üzerinde
durmak bu incelemenin kısa açıklamaları içine girmez. Kaldı ki herhangi bir kurum
hakkında değerlendirme yaparken, yarar ve sakıncaların bir ülkenin siyasal ve sosyal
koşullarına göre , ölçülnesi doğaldır. Prensip itibariyle, Devletçilik umdesinin
ve politikasını Türkiye için zaruri olduğunu söylemek, bu politikanın başarıyla
uygulandığı anlamına gelmez. Aksine bu alanda çok isabetsiz uygulama kaydedilmiş,
devletçiliğin bir "Devlet kapitalizmi" ne vardığı iddia edilmiltiş.
1950'de iktidara geçen D.P. devletleştirme siyasetinde bir değişme nazara alarak,
Devlet eliyle işletilen bazı
fabrikaların özel teşebbüse devredileceğini ilan etmiştir. Bu yönde önemli icraata
rastlanmamaktadır. Aksine devletçilik politikasında bir hayli de ileri gidilmiştir.
Gözlemimiz odur ki, Devletçilik ilkesi Türkiye'nin siyasi iktidarına
-ekonomik alana karışma hakkını
vermekle- iktisadi bir karakter de vermiştir. Klasik tanıma uygun olarak, bundan böyle
Türk hükümetleri sadece siyasal değil, fakat ek olarak bir de iktisadi iktidar'la
donatılmışlardır. Üretim, tüketim alanlarına yapılan müdahale kişinin ve kişi
özgürlükleri sisteminin gelişmesini etkilemiştir. Siyasal haklar kamu hakları
alanına iktisadi iktidarın müdahalesi, özgürlükler üzerinde etkili olmakta onların
kullanılmasını kısmakta ve önlemektedir.(Gazate kağıdı ve ilan dağıtımı
usullerinin düşünceleri açıklama özgürlüğü ve basın özgürlüğü üzerindeki
etkileri burada belirtilebilir). Sonuç olarak denilebilir ki, siyasal iktidarın
iktisadileşmesi
demokratik kuruşların tahribine
varmamalıdır. İktisadi kalkınma, demokratik yollarla yapılmak gerekir. İktisadi
kalkınm, mutlaka, demokrasi kuran ve getiren bir araç sayılamaz.
5- Layiklik İlkesi
a) Bugün üzerinde en fazla tartışlan
ideolojik ilke kuşkusuz layikliktir. Laiklik ilkesi gerçek ve ulusal anlamda. Osmanlı
teokrasisinin reddidir. Bu süretle bir taraftan Batı demokrasisinin genel ilkelerine,
bir taraftan da Türkiye'nin siyasal gelişmelerine, tarihsel oluşlarına bağlıdır.
b) XVIII. yüzyıldanberi yapılmış
olan islahat hareketlerinin ortak karakteri araştırıldığı takdirde görülen odur ki
teşebbüs ya da islahat olarak hepsi de iki engelle, batılılaşma akımını baltalayan
iki kuvvetle savaşabildikleri, bunların geriye götürücü baskılarını
önleyebildikleri oranda, başarılı olmuşlar, bunların ortadan kaldırıldıkları
durumlarda hayal sanılan, islahiyat gerçekleşebilmiştir. Bu kuvvetler Yeniçeri
ocağı ile bozulan ilmiye sınıfı idi. Yeniçeri Ocağının 1826'da lağvı ile
islahatın hızlandığı tarihsel gelişmelerin açıklanması sırasında
kaydedilmiştir. İlmiye sınıfının kişi, toplum ve devlet örgütü, kamuoyu
üzerindeki tekeli devam etmiş, bu sınıf aydın rolünu unutarak, batılılaşma ve her
türlü yenilik hareketlerinin düşmanı olmuştur. Adalet, öğetim işlerine tamamen
hakim olan ilmiye sınıfı, Osmanlı toplumunun bütün hareketlerini Medrese
zihniyetinin etkisi altında bırakmıştır. Zira, Devletin teokratik yapısı gereği,
din ödevi aynı zamanda devlet ödevi sayılmıştır:
c) 1937 değişikliği ile Anayasaya
konmuş olan layiklik prensibi, Türkiye'nin bu sosyal tekelden kurtulmak isteğinin
ifadesi olmuştur: Osmanlı Devleti teorik bakımdan da olsa, teokratik bir
devletti.Türkiye Cumhuriyeti sadece bir dünya Devletidir. İleri bir devlet olmanın tek
koşulu sayılan batılılaşma gerçeğini gözününde tutarak, İlmiye sınıfının
tekelini Devlet üzerinden atmıştır. Adalet işlerini, Öğretim işlerini dünyasal
bir örgüte bağlamıştır. Bu süretle, çağın gelişmelerini izleyemez bir hale
gelmiş bulunan, rasyonel bir zihniyet taşımayan İlmiye sınıfı vesayetinden kişi ve
toplum kurtulmuş olmalıdır. Devlet işlerine, yürütebilmek, icrai kararlar alabilmek
için şeriati temsil ettiklerini iddia eden, aslında onu tamamen statik bir hale
geldiği için bu yetkiye sahip olmaması gereken makamların vizelerine gerek
kalmamıştır. Din kişisel alanda kalacak, sosyal düzeni ilgilendirdiği,
objektifleştirdiği oranda Devletin müdahalesini davet edecektir(15). Yani düzenleme
alanına girecektir. Bundan böyle Türkiye Cumhuriyetinde din ödevi Devlet ödevi
olmayacaktır. Osmanlı İmparatorluğunda Halifeye itaat Tanrıya itaat sayılırken,
Türkiye Cumhuriyetinde Cumhurbaşkanı ile birey arasındaki ilişkinin ilahi bir tarafı
yoktur.
d) Bütün bu düşünceler 1918'den
itibaren şekillenmeye başlamış olan yeni Türk Devletinin kuruluş nedenleri arasında
sayılabilir. Gerçi İkinci Meşrutiyet bu yolda adamlar atmıştır ("Gevaz"
kurumundaki gelişme bu bakımdan bir örnek sayılabilir).
Fakat laiklik ilkesinin kesinliği ve
özellikle dini çevreleri ilgilendirmesi bakımından devrimle yaşıt bir özelliği
vardır. Halen üzerinde en fazla konuşulmakta olan ideolojik sorunlardan biriside budur.
Devrim mevzuatının özellikle bu ilke üzerine kurulu olması uzun tartışmaların
nedenleri arasındadır. Bu incelemede laiklik umdesi hakkında ileri sürülmüş
fikirler ayrıntılı bir şekide gözden geçirilecek değildir. Yalnız din - devlet
ilişkileri açıklanırken, laiklik hakkındaki görüşleri üç kısımda toplamının
mümkün olduğu kanısındayız;
1- Layik Devlet şeklini kabul
etmeyenler;
2- Layiklik ilkesini uygulama
bakımından yeterli bulmayanlar ve tam uygulanmasını isteyenler;
3- Devrim mevzuatında temel ilke olarak
konmuş olan layiklik ilkesini; devrim gerekleriyle açıklayanlar ve savunanlar.
Halen her üç görüşde çeşitli
çevreler, yazarlar, düşünüler tarafından savunulmaktadır.
e) Tarihsel gelişmelerin kanıtladığı
gibi, layiklik ilkesi Türkiye'nin siyasal ve sosyal gelişmelerinin ortaya çıkarmış
olduğu bir zarurettir . Layiklik aynı zamanda rasyonel olması gereken demokratik bir
rejimin temel koşullarından birisidir. Ülkemizdeki uygulaması bakımından gelişmiş
Devletlerdeki uygulamadan farklı olduğu muhakkaktır. Kanımızca, bu da bir
zaruretyetle daha doğrusu İslamiyetin liberal zihniyeti ile ilgisi olmayan, bir toplumun
sadece hurafelerle ve gayrı medeni koşullar içinde yaşatmak isteyen çevreler Türk
Devrimine de karşı gelmişlerdir. Ülkemizde görülen uygulamanın özelliklerini bu
olayda aramak gerekir.
f) Layiklik ilkesinin uygulanması
bakımından çok Partili rejime geçiş devreleri bir, faktör olarak gönünmektedir.
1923'den bu yana, bütün siyasal partiler cüzi farklarla, Programlarda layiklik ilkesine
yer vermişlerdir. (bazı istisnaları tabi olarak hatırlamak gerekir). Türkiye'de,
iktidarda, olsun muhalefette olsun, bütün partiler oy toplamak amacıyla dini duyguları
kötüye kullanma yoluna gitmişlerdir. Bu durum layiklik ilkesi anlaşılmaz bir hale
getirmiştir. Bir taraftan layiklik ilkesini tarihsel bir zaruret , olarak ve demokrasinin
temel konusu olarak kabul etmek, bir taraftan da layikliğe tamamen aykırı olarak,
halkın dini inançlarından yararlanmayı bir seçim ilkesi haline
getirmek bizatihi devletin dayandığı
etik, ilkeleri Anayasanın kaynağı olan ideolojik sistemi inkar etmek gibi bir duruma
yol açacaktır. Böyle bir durum yalnızca demokrasinin yerleşmesini değil, fakat
herhangi bir uygar sosyal şeklin gerçekleşmesini imkansız kılacak sosyal buhranları
arttıracaktır. 1945'den günümüze doğru girişilmiş baz tebbüsleri (Türbelerin
açılması, İmam - Hatip okullarının açılması okullara din derslerinin konulması
gibi) dar bir açıdan değil, faka Türkiye'nin hayatı çıkarları bakımından
düşünmek gerekir. Gerçi layiklik dine karşı saygısızlık, dinsizlik değildir.
Fakat Layiklik dini istismar etmek demek de değildir, hele İslamiyeti dahi olduğundan
başka gösteren çevrelere ödün vermek, hiç değilidir.
g) Layiklik ilkesi Türk Devriminin
hayati ilkelerinden bisidir. Türk Devriminin korunması layiklik ilkesinin titizlikle
uygulanmasını gerektirir. Devlet Devrim esaslarını
korumak amacı ile, batıl itikat ve
hurafelere dayanan ve modern bir devlet olma amacına aykırı hareket eden çevrelerin
din istismarcılığına engel olacak önlemler almalı, bu çevreleri kontrol etmelidir.
Cumhuriyetinde siyasal iktidarlar bu -kontrolu bir kamu hizmeti olarak yapmalıdır.
Yalnız tekrar etmek gerekirse sözü
geçen kontrol münhasıran devrim
ilkelerinin savunulması geliştirilmesini savunulması ve geliştirilmesini sağlamak
gayesine dayanmalıdır. Devletin görevi İmam-Hatip okulları Türbeler açmaktan, çok,
Devrim girişininin ana doğrultusunu sürdümektir. Bu denetim layiklik ilkesinin klasik
anlamına nazaran bir aykırılık arzedecektir . Fakat bu durum yalnızca Türk
Devriminin muhafarzası ve geliştirilmesi bakımından kabul edilir, yoksa Devlete
tanınan bu kontrol yetkisi bir partinin oy toplama aracı haline getirilmemelidir.
6- İnkilapçılık İlkesi
1937 değişikleriyle Anayasanın 2.
maddesine girmiş olan bu ilke, Devletin, dayandığı etik ilkelerin gelişmelerini ve
gerçekleşmesini sağlamak hamlesini ifade eder.
a) Osmanlı İmparatorluğunun son bulmas
üzerine kurulan Devletin modern, Batılı esaslara göre vücude getirilmesi ilkesi kabul
edilmişti. Devrim kanunlarının dayandığı esas "Muasır medeniyet
seviyesine" ulaşmak olmuştur. Çağdaş uygarlık ise Batı uygarlığı idi. Bu
halde Batı uygarlığı alanına geçilecekti. Türk Devrimini Osmanlı
imparatorluğundan ayıran farklardan biriside budur: Batı uygarlığı alanına geçmek
hususunda, kesin karar vermek. Osmanlı İmparatorluğunun hemen hiçbir devresinde,
ödüncü olmayan, birbirini inkar edecek eski ve yeni kurumları yanyana yaşatmayacak,
ödüncü olmayan bu tekçi karar verilememiştir. Türk Devrimine göre, Batı
uygarlığı bütün insanlığın malıdır ve sadece Hiristiyanın, eseri sayılamaz. Bu
karar Türklerin topyekün dinlerini benliklerini kaybettikleri anlamına gelemez,
çünkü hiçbir ulus bir uygarlık alanı değiştirmeye kalkıştığı, zorunlu bir
kültür değiştirmesi işlemie giriştiği
zaman kendi kültürünü ve
uygarlığını tamamen kaybetmiştir. Bu bir deneysel psikoloji kanunudur. Bu taktirde
elde edilen iki uygarluk arasında kurulan bir sentezdir. Bütün mesele bu sentezin iki
tarafa, ait unsurlar arasındaki uyumlu kaynaşmayı sağlayabilmesidir. Türk devrimi bu
sentez ameliyesine teşebbüs ederken, Türklerin eski bir uygarlığa sahip olduğu
noktasından hareket etmiştir. Bu suretle Türlerin uygar olmadıkları tezine en kesin
yanıt verilmiş oluyordu.
b) Türk Devrimi adı verilmiş olan
düşünce ve hareketler bütünü hakkında halen değer hükümleri verilmekte, bu
konuda bazan açık bazan da için için devam eden bir polemik kendini göstermektedir.
Devrimlerin yıkıcılığından Osmanlı İmparatorluğunun "sahte ıslahat
hareketlerinin sonucu halkası veya safhası" olduğundan sözedildiği günlerdeyiz.
Bir kanıya göre, Devrimler halka karşı bir seyir izlemiştir, demokrasi bu devrimler
uğruna feda edilmiştir. Bu tür iddialara hak verebilmek için herşeyden önce,
yeryüzünde devrim denilen hareketlerin olumlu yönlerini tanımamazlıktan gelmek
gerekir. Büyük dinler bu devrimin ifadesi olduklarını daima ilan etmişlerdir.
"Hak geldi, Batıl yok oldu" ayeti bunun en canlı bir örneğidir. Şu halde
devrim insanlık tarihinin, istensin istenmesin, varolmuş bir olaydır. Devrim varolan
bir düzeni çıkar ve yerine bir başkasını koymak ister. Ve ileri vasıflarına
karşı daima yerli, geçmişe sığınarak kendisine karşı koyan irticai engellerle
çarpışır.
c) Osmanlı tarihinin son safhaları bir
tarafa, 1918'den itibaren Türklerin içinde bulundukları koşullar gözden geçirilmek
istenildiğinde, kolaylıkla görülecektir ki, bu tarihte Türkler için yapılacak tek
gerçekçi hareket, ulusal bağımsız bir Devlet kurulmasıydı. Türk devriminin
özelliği sadece yabancı boyunduruğundan kurtuluş, sadece istiklal Savaşı
olmamıştır. Aynı zamanda bu ulusal ve bağımsız Devletin iki ideolojik cepheye
ayrılmış dünya içindeki sosyal yapısını belirlemek olmuştur. Zaten Orta Doğu,
hatta bağımsızlıklarmı elde etme mücadelesine girişen ve girişmekte olan bütün
uluslara örneklik vasfi da bu özelliğinden doğmaktadır.
d) Devrimlerin diğer bir vasfi da yeni
bir düzen getirmek değil onu yerleştirmektir. Yerleştirme işlemi, büyük kitleye
karşı bir gidişten çok, kitleyi eskinin, batılın baskısı altında tutan çıkar
çevrelerine karşı savaşmaktır. Türk Devrimi de, Batı örneğinde bir Devlet
kurulmasına karşı gelen kuvvetlerle, iş ve dış hacim güçlerle çarpışmıştır.
Doğaldır ki en fazla çarpıştığı ve bugün dahi aynı şekilde çarpışması
gereken güç hiçbir ileri gayeye sahip olmayan muhafazakar çevreler olmuştur. Devrim
halka karşı bir gidiş değil, halkı uygar bir düzeye ulaşmaktan alıkoyan güçlerle
yapılan bir mücadele olmuştur.
e) Devrimler ve demokrasi sorununa
gelince, Türk Devrimi uygar bir düzene, demokratik bir iklime varış hamlesi
sayılabilir. Demokrasi, sırf bir çoğunluğun, aritmetik bir çoğunluğun isteği
şeklinde kabul ve tarif edilemez. Demokrasi herşeyden önce belirli ilkelerin
gerçekleşmesidir. Demokrasi bir şekil değil, bir ideolojidir. çoğunluğun iradesi
ideolojiyi gerçekleştirme yönünde kendini gösterirse, demokratik bir hareketten söz
edilebilir. Yoksa çoğunluk her rejimde hesaba katalır bir güçtür.
Demokrasinin ona verdiği anlam ve değer
özgürlük ilkelerinin gerçekleştirilmesi bakımındandır. Türk Devriminin belirli
bir dönemi demokratik bir iklimin hazırlanması bakımından, bir kereye mahsus bir
tarih olarak kabul edilebilir. Şu kadar ki üzerinde çok konuşulmuş olan, "27
senelik istibdat" olarak adlandırılan tek parti rejimi bugünkü şikayetlerimizin
tek sorumlusu değildir. Bu fikrimizi tekrarlayarak söyleyelim,
"Meclislere ezici çoğunluğun
hakim olduğu ve çoğunlukların tahakkümü karşılayacak kuvvetli umumi efkar
müesseselerinden mahrum bulunan her devlet şeklinde ve hükümet sisteminde, muayyen bir
partinin çoğunluğu o memleketçi sosyal ve siyasi hayatına hakim olmak imkanlarını
elde edebilmektedir."(16) Türkiye'de, iktidarın karşısında frenleyici kurumlara
ihtiyaç bir kere daha ve bir zaruret olarak ortaya çıkmaktadır.
II - İDEOLOJİK İLKELERİ
GERÇEKLEŞTİRİCİ KURUMLAR
açıklamaya çalıştığımız
ideolojik ikelerin tekabul ettikleri siyasal şekiller nelerdir? Ulusal egemenlik hangi
şekilleriyle kullanılacak? Türkiye Devletinin ve hükümetinin şekilleri nelerdir?
İdeoloji'nin düzelliklerinden biri de uygulamaya yönelik oluşu
olduğuna göre, ilkelerin ,
gerçekleşmeleri için gerekli kurumların müesseseleşmesi de zorunludur.
1924 Anayasasının hazırlık
aşamaları yukarıda sözü edilmiş olan ilkelerin demokratik bir sistemle uygulanmaya
konulacağını göstermektedir. Fakat demokratik şekillerin hangisi? Bugüne kadar olan
gelişmeler bu şeklin Türkiye' nin -içinde buluduğu koşullarda açıklanabilen- bir
Cumhuriyet şeklinde karar kılındığını göstermişlerdir.
Başka devletlerin tarihlerinde
görüleceği gibi, Türkiye tarihinde Cumhuriyet rejimi, -1950'den sonra İkinci
Cumhuriyetin başladığı öne sürülmekle birlikte- bir kaç kere ilan edilmiş
değildir. Bu bakımdan rejim bir sürekililiğe sahiptir. Bunula beraber Cumhuriyet
rejiminin bazı özellikleri üzerinde durmak gerek.
a) 1921 Teşkilatı Esasiye Kanunu
tavzihan tadil (açıklayarak değiştiren) eden 1923 kanununun 1. Maddesinin ikinci
fıkrasında Cumhuriyet "Türkiye Devletinize hükümet şekli" olarak kabul
edilmiştir. Zaten terimiin günümüzdeki anlamıda, hükümet şeklini siyasal
iktidarın kullanılmasını ifade etmektedir. 1924 Anayasası ise, Cumhuriyet ilkesini
hem Devletin hemde, hükümetin şeklini açıklamak amacıyla kabul etmiştir.
Görüşmeler sırasında, Cumhuriyet teriminin yalnız hükümet ifade etmesi hakkında
verilmiş olan takrirlere cevaben, Teşkilatı Esasiye Encümeni Mazbata Muhamri
Cumhuriyet olan yalnız hükümet değil Devlettir de. Devlet cumhuri olursa, hükümetide
cumhuridir"demiştir(17). Şu halde 1924 Teşkilatı Esasıye Kanununa göre,
cumhuriyet terimi hem siyasal toplumnun adını (Devletin kuruluş şeklini), hem de
siyasal iktidarın kullanılış şeklini ifade etmek gibi çifte anlama ve amaca
sahiptir.Bu durum demokratik ilkelerin gerçekleştirilmesi bakımından ideolojik bir
önlem taşır.
b) Cumhuriyet ilkesinin diğer bir
özelliği de 102. Madde gereğince hiçbir süretle değiştirilemeyeceği ve değişklik
teklifine konu olamayacağı kuralıdır. Bu durum hem Devlet hem de hükümet şeklini
ifade eden bir ilkenin önemini göstermektedir.
c) Anayasa kabul ettiği Cumhuriyetçilik
ilkesinin demokratik, bir Devlet ve hükümet, şeklini ifade etmesi yanında bunun
temsili rejimi de ifade ettiğini belirtmek gerekir. Temsili rejim, ulusal egemenliğin
kullanış şekillerinden birisidir. Şu halde, 1924 Anayasas önce doğrudan demokrası
ve yarı doğrudan demokrasi şekilleri (ulusal egemenlik ilkesinin diğer iki kullanış
şeklini kabul etmemiştir. Temsili rejimin hangi şeklini kabul ettiğine gelince, bu da
ne Prezidansiyel ne de Parlamenter hükümet şekilleridir. Halen 1924 Anayasasının
kurmuş olduğu hükümet sistemi üzerinde tartışmalar vardır. Genellikle,
"parlamenterizme kayan" bir şekilde sözedilmektedir. Fakat bu hususu
açıklayacak şartların anayasada bulunduklarını iddia etmek zordur. Gerçi meclis
hükümeti şeklinde kayan bazı hususlar vardır, fakat bunların parlmanter hükümet
şekline doğru " kaydıklarını" iddia edecek durumunda olmadığımız
kanısındayız. Bu karışıklık 1924 hükümet projesinin daha çok prezisdansiyel
sisteme kaçmasından meclisin ise kuvvetle meclis hükümeti sistemi muhafaza isteğinden
doğmaktadır. Böylece 1924 anayasası bir telifçiliğin eseri olmuştur.
d) Uygulama bakımından hiçbir şekilde
Meclis veye parlmanter sisteme girilmediğini görmekteyiz. Çünkü seçim sisteminin
sonucu olarak meclise ezici bir parti çoğunluğunun hakimiyeti kuvvetli bir parti
disiplini sonucunda tek meclis usulune kendini gayet kolaylıkla uyduran bir çeşit
yürütme organının üstünlüğü sisteme vücut vermiştir ve bu sistem anayasının
kurmak istediği sistemle taban tabana zıttır. Gerçi anayasanın kurduğu sistem
yanında uygulamanın doğurmuş olduğu fiili sayabileceğimiz. Bu şekil aynı zamanda
bizatihi batı demokrasisinin eksikliklerinden de doğmaktadır. Fakat bu durum içinde
bulunduğumuz koşulları daha da ağırlaştırmaktadır. Türkiye bir taraftan ideolojik
ilkelerine uygun demokratik bir sistem kurarken bir taraftanda batı demokrasisinin
çözmeye savaştığı sorunları da bir öneri yolu bulmak ödevi ile
karşılaşılmaktadır.
SONUÇ
Sorunlar açık bir şekilde ortaya
çıkmaktadır.: anayasamızın ideolojik ilkelerine uygun bir sistemden uzaklaşmış
bulunuyoruz. Izlenecek yol, başka ülkelerle olduğu gibi, ideloji ile onu
gerçekleştirecek siyasal kurumların zamanın akışına uygun olarak, birbirleriyle
uzlaşmasını sağlamaktır. Zaman zaman ortaya atılan değişiklik fikirleri, ideolojik
bütüne uygun bir sistem kurulmasına mı, yoksa bizzat ideolojik bütünü de
etkileyecek bir değişmeye mi yöneliktir? Ideolojik bütünün değiştirilmesine
yönelik değişiklikler yapılması rağbet göreceğine inanmak zordur. Zira bu
raporumuzun vardığı sonuçlarda görüleceği gibi türkiye'nin siyasal gelişmelerinin
uzun ve mücadeleli
Gelişmelerin sonunda teokratik bir
imparatorluk formülünden, layik ve cumhuri (demokratik) bir devlet ve hükümet şekline
varılmıştır. Ideolojik değişmelerin bu doğal ve tarihsel seyri bozmaları, tarihsel
ve doğal gelişmemizi inkar etmek olabililr. Bu gün üzerinde durulması zorunlu olan
medele, anahatlarını kısaca belirttiğimiz kısaca belirtmeğe çalıştığımız ve
tamamen demokratik bir rejimi gerektiren ideolojik bütüne uygun bir sistemin sosyal ve
siyasal koşulları ve vasıflarıyla tamamlanmasıdır. Türkiye, ulusal mücadele yolu
ile özgürlüğünü (kollektif özgürlük demek olan bağımsızlığını) elde
etmiştir. Bugün bireysel özgürlük sistemini gerçekleştirme ve yerleştirme
safhasındadır. Ideolojik bir boyut sahip olan bu aşamanın niteliği ile bağdaşan
faaliyetlerdeki, başarı sağlayabilirler. Bu taktirde, yalnız bir iç sorun
halledilmiş olmayacaktır. Fakat bu alandaki çabalar ve gerçekleştirecekler, aynı
zamanda bizzat batı demokrasisine de bir yardım olacaktır.
Sosyal ve İktisadi Etüdler (Kilyos)
Seminer, İstanbul 1959.
|