| Atatürk'ün
düşünceleriyle, Türk ulusuna duyurularını öğrenmek için, başta büyük Nutuk
olmak üzere, belgelenmiş olan söylev ve demeçler, orjinal kaynak olarak elimizde
bulunmaktadır. Bu kaynaklar incelendiğinde, onun tarih, hukuk, ekonomi, siyaset,
askerlik, sanat, dil ve din gibi pekçok konu üzerinde konuştuğu, yurdun çeşitli
sorunlarına ışık tutan açıklamalarda bulunduğu görülür. Tüm bu belgeler
içerisinde, Atatürk'ün laik anlayış, din ve vicdan özgürlüğü üzerindeki
aydınlatıcı sözleri yanında onun, inanç sömürücülüğüne (dinin istismarına)
ya da gerici (irticaî) eylem girişimlerine karşı büyük bir hassasiyetle ulusunu
uyanık tutmak istediği açık ve seçik olarak anlaşılır.
Atatürk'ün dikkatlerimizi çektiği
ölçüde konuyu değerlendirebilmek ve bir zemin hazırlayabilmek için, İslâmiyetin
yüzyıllar boyu oluşan yöresel ve kişisel yorum ve ayrıntılarına ya da uygulanış
biçimlerine değil de bu dinin başlangıcındaki durumuna ve temel ilkelerine ve kısaca
din kavramına değinmeliyiz.
Din sözcüğü, çeşitli dillerde
oldukça değişik anlamlara gelir. Genel olarak, dinin insanları Allah'a ve
biribirilerine bağlamak anlamına geldiği söylenebilir [1].
Müslümanlık din, "Allah
tarafından kurulup mensup olanlarını dünya ve âhirette kurtuluşa, esenliğe
götüren (itikat ve ameller) den ibaret bir kurumdur" diye tanımlanır. Bu tanım,
en geniş kapsamı içinde Kur'an'da ''Allah indindeki din" olarak anlaşılır. [2]
Laik anlayışın temelini oluşturan
vicdan özgürlüğünün İslâm dinindeki yerini vurgulayabilmek için tarihsel birkaç
noktaya değinmekte yarar vardır.
610 yılında İslâmın doğuşu ile
birlikte bu dini kabul edenlere karşı kabul etmeyenler tarafından türlü yollarla
eziyet ediliyordu. Bu nedenle ilk müslümanlar inandıkları yolda huzur içinde
yaşayabilmek üzere, Mekke'den Medine'ye 622 yılında göç ettiler. Fakat İslâm
toplumuna karşı bu kez de Mekkeliler silâhlı saldırılar düzenlediler. Başlarında
Hazreti Muhammed olmak üzere, kendilerini savunma zorunda kalan müslümanlarla
İslâmiyete karşı olanlar arasında savaşlar oldu. Bu (gazve) ler, Müslümanlığı
ortadan kaldırmak isteyenlerin tam yenilgisiyle sona erdi. Uzu yıllar Müslümanlara
türlü yollarla işkence yapılmış ve acı çektirilmişti. Ancak Mekke'nin fethinde
nâzil olan bir âyet, [3] kin yüzünden kimseye dokunulmamasını, eski
düşmanlıkların unutulmasını emretmişti. Bu durum, İslâmda inanç ayrılığı
yüzünden kin tutulmamasının gereğine işaret eder. Ayrıca, vicdan özgürlüğü
açısından kimseyi dininden dolayı kınamamanın ya da dinde baskı yapmamanın
dayanağı yine bizzat Kur'ân âyetleridir." [4]
Hazreti Peygamber'in zamanında ve O'nun
vefatından sonra İslâm cemaati genişleyip üniversel bir topluluk (ümmet) olmaya
başlamıştı. Dünyaya ait işlerin bir takım dinsel içtihat veya fetvalara dayalı
yani dine ait ilkelerden hareket edilip bir yargıya varılarak yürütülmesi âdeti
yerleşerek Şer'î hukuk (Fıkh) doğmuştur.
Zamanla, (İçtihat kapılarının
kapatılması) yolunun tutulması ile dünya ya da devlet işlerinde katı, dar ve bilim
gerçeklerine ters düşen yorumlarla dinî fetvaların çıkartılarak sözde din
düzeninin korunması müslüman toplumunun gerilemesine ve olumsuz birçok olayların
sürdürülmesi ne neden olmuştur.
İslâm dininden daha eski bir din olan
Hıristiyanlığın da zamanla aynı biçimde bir seyr izleyerek akla, bilime karşıt
olan bir yol tutturması iledir ki çok kanlı bir mücadele verilerek laikliğin yasalar
içinde yer alması mümkün olabilmiştir.
Burada her iki din arasındaki vicdan
özgürlüğüne geçiş açısından bir karşılaştırma olanağı sağlamak üzere
Hıristiyanlığın gelişim tarihine kısaca bakacak olursak; Hıristiyanlık, aslında
küçük cemaat (Eglise) lerin oluşturdukları din birlikleri olduğu halde Roma
İmparatorluğu içinde genişledikçe İmparatora karşı rakip bir ikinci üniversel
mertebe düzeni kurmuş ve İmparatorluğun üniverselliğine eşdeğer dinin
üniverselliğini (Eglise Catholique) meydana getirmiştir. O zaman Kayser ve İsa
rekabetinde ikincisi üstün gelerek krallara ve Germcn imparatorlarına hükmeden,
onları aforoz eden yani Kilise cemaatinden kovan bir dinsel ve siyasal otorite ortaya
çıkmıştır. Bu durumda İncil'in "Allah'ın hakkını Allah'a, Kayser'in
hakkını Kayser'e verin'' deyimindeki laiklik ilkesi ortadan kalkmıştı. Doğu Roma'da
İmparator İznik Konsilini kurar (M.S. 325). Oraya birçok "Cemaat'' inançlarının
temsilcilerini toplayarak Hıristiyanlığın temel ilkelerini (Orthodoxie) adı altında
bir dinsel devlet biçimine koyar. Buraya katılmayan (heterodoxe) mezhepler dışan
atılırlar. Bu dine ilişkin kongre, aslında siyasal bir otoritenin nüfuzu altında
inançların sistemleştirilmesi olduğu için vicdan özgürlüğünün ve laikliğin tam
zıddı bir durum ortaya çıkmış olur. Bu suretle mezhep farkları reddedilince
inançlara karşı hiçbir tolerans kabul edilmez olur. Buna, vicdan ve inanç
özgürlüğünün siyasal otorite adına ortadan kalkması demek gerekir. Böylece,
Hıristiyanlığın karanlık Ortaçağı ve mezhep kavgaları yüzyıllar boyu sürer.
Her iki büyük dinin tarihleri içinde
insanların geçirdikleri acı deneyimler sonucu din ve vicdan özgürlüğüne dayalı
laik anlayışın temeli kurulur. Laiklik kavramına açıklık getirebilmek için laik
sözcüğünün (etymon ) u üzerinde kısaca duralım.
Antik dillerden Grekçe'de Laos,
kitle, halk, topluluk anlamına gelmekte, ondan türeyen Laikos ise, din adamı
sıfat ve yetkisini taşımayan kimseler için kullanılmaktadır. Lâtince'de Laicus
biçiminde geçen bu sözcük Batı dillerinde bu kökten türetilmiştir.
Laik kimse, halktan olan, bir başka
deyimle de, ruhban sınıfına Cleros'a mensup olmayan kimse demektir. Bilindiği
üzere, dinler içinde ruhban sınıfı olmayan tek din İslâm dinidir. Çünkü din
görevleri halktan sayılan kişilerle yapılır. Böylece zaman zaman yaratılmak istenen
sınıfsal ayrıcalıklar yapay, olumsuz bir gayretkeşlikten öteye gidemez. Her ne kadar
Türkçe'de ruhânî sözcüğü kullanılırsa da bu tasavvuf psikolojisininde bireysel
bir şahsiyet terimidir.
Türk ve yabancı sözlükleri
tarandığında laiklik için, aşağı yukarı ''din işlerini dünya işlerine
karıştırmamak, dünya işlerini dinden ayrı tutmak" biçiminde yalın bir tanım
bulunur. Daha kesin açıklama ise şöyledir :
(Laic) "Din kurumlarından ve din
adamlarından (clerge) emir almayan insan. Bunun yanında (ecole laique) din
kurumlarından bağımsız olarak eğitim yapan okul, (habit laique) ise, ruhban
sınıfından olmayan giyiniş olarak tanımlanır.[5]
Laik anlayış, insanlığın çok uzun
bir kültür evrimi sonucudur. Bu düşünce görüntüsünün temelinde ussallık ve
tolerans normu yatar. Böyle kısa bir yazı çerçevesinde tarihsel evrelere girmemekle
beraber, bir iki noktayı hatırlamada yarar vardır. Hümanizmayı doğuran Rönesans ve
Reformist hareketler, giderek XIX. yüzyılda pozitivist akımları oluşturur.
Laikliğin, devletlerin hukuksal yapılarına yansıması, örneğin Fransa'da 1882'dedir.
1886 yıllarında öğretimin laikleştirilmesi ve 1905'te de çıkarılan bir kanunla
kilisenin devletten ayrılmasıyla gelişmeye başlar.
Eski Türk devletleriyle Osmanlı
döneminde laik düşünce ve vicdan özgürlüğü hareketinin bir takım belirtilerine
ve belgelerine rastlasak dahi gerçek espirisi içinde kesin durum ancak Atatürk'ün
yüksek deha ve girişimiyle mümkün olabilmiştir. Yüzyıllar boyu hukuk, sosyal ve
eğitsel kurumları dine dayalı bir toplumun çok kısa bir dönem içinde modern ve laik
bir düzene geçişi, hiç kuşkusuz, yakın çağların dikkat çekici sosyo-politik
olaylarından biri durumundadır.
Tarih boyunca Kur'ân hükümlerinin
donmuş, kalıplaşmış ve bütün uygarlık araçlarına kapalı bir hale getirilerek
yorumlanması, din ile dünya işlerinin birbirinden ayrılmasını kaçınılmaz bir
zorunluluk haline getirmiştir.
Atatürk'ün aşağıdaki sözleri, bu
gerçekleri tüm açıklığı ile bildiğine gayet güzel bir belgedir:
''Din, bir vicdan meselesidir.
Herkes vicdanının emrine uymakta serbesttir. Biz dine saygı gösteririz. Düşünüşü
ve düşünceye muhalif değiliz. Biz sadece din işlerini, millet ve devlet işleriyle
karıştırmamağa çalışıyoruz. Kaste ve Fiile dayanan taassupkâr hareketlerden
sakınıyoruz. Gericilere asla fırsat vermiyeceğiz."
Gerçekten de hem Hıristiyanlık hem de
İslâm tarihini inceleyecek olursak, dinde politik çıkar, ya da maddî kazanç
sağlamak isteyenler daima toplumların inançlarını sömürmüşlerdir. Ayrıca, kara
cehalet içerisinde bırakılan halk, gerçek din ilkelerinden gittikçe
uzaklaştırılmış ilkel anlayış içerisinde kaba kuvvet gösterileri dindarlık
olarak gösterilmiştir. Bu tür olaylara yüzyıllar boyu siyasal tarih bilgileri içinde
pek sık rastlanır.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde dinin
devlet işlerine karıştırılmasıyla ortaya çıkan olumsuz sonuçları yansıtan
belgeler devlet arşivlerindedir. Çağdaşlaşma hareketlerine karşı koyan
tutucuların, bağnazların bu gibi hareketlerine ilişkin somut bir olaya kısaca
değinerek, Atatürk'ün laik düzen getirmesiyle de nelere set çekmiş olduğunu daha
iyi anlayabiliriz:
1831 yılında veba gibi korkunç ve
öldürücü bir hastalık Türkiye'nin sınırlarına dayanmıştır. Hükümet, bu
öldürücü salgın hastalığa karşı halkı korumak için gemilerin karantina altına
alınmasına karar verir. Fakat tutucular:
"Bu bir bid'attır; Karantina
denilen şey Frenk âdetidir. Ehl-i İslam dininde buna riyaet caiz değildir"
diye baş kaldırırlar.
Devlet; sağlık, akıl, şeriat
yollarının hepsine başvurduğu halde "İstemezük" gürültüsünü
bastıramamıştır. Tasavvur edilebilir mi ki, bu yüzden tam 7 yıl vapurlara karantina,
uygulanamamıştır... Yani devlet kaba kuvvetin karşısında sinmiş, İstanbul
halkını Azrail'in ölüm tırpaniyle karşı karşıya bırakmıştır.
Tutucular karantinaya karşı direnişini
sürdürdüğü için hükümet 1838 yılında Takvim-i Vekaî gazetesinde "Edille-i
Şer'iye ve Akliye" yani Şer'i ve Aklî Deliller başlıklı bir yazı
yayınlatmıştır. Bu alanda daha pekçok örnek verilebilir.
Fetva alınamadığı için Matbaanın
yurdumuza, sokulması 300 yıl kâdar gecikmiştir. Aynı şekilde, Paratonerlerin
minarelere konulmasına da karşı çıkılmıştır.
İnkılâp Tarihi hocalarımızdan Prof.
Dr. Enver Ziya Haral'ın belirttiği hususlar konumuza daha da açıklık getirecektir.
"140 veya 150 yıl önce
öğrenciler okullarda yere otururlardı. Okullara sıra konunca hocalar kâfir icadıdır
diye kıyamet koparmışlardır. Bacaklar sallanarak Kur'ân okunmasının günah
olduğunu öne sürmüşlerdir. Sonunda, Padişahın önünde hocaların ve çağdaş
eğitimcilerin temsilcileri düşüncelerini açıklamışlardır. Varılan uzlaşma şu
olmuştur: Kur'ân dersinde öğrenciler sıraların üzerine çıkıp bağdaş kuracaklar
ve ders göreceklerdir. İşte din bu biçimde yaşamın tüm konularına girmişti. Dine
bağlanan âdet ve gelenekler özgür düşünceyi demirden bir çember gibi çevirmişti.
Her şeyi dine bağlamak zihniyeti Cumhuriyet devrine kadar sürdü." [6]
Laiklik bu bakımdan, Türkiye'de yalnız
dinle devletin ayrılması demek değildir, özgür düşünceyle de düşünmek demektir.
Atatürk, gerçek dindara karşı
değildi. O, kendi çıkarları yararına dini sömürenleri, araç olarak kullananları
ortadan kaldırmak istiyordu:
"Bizi yanlış yola sevkeden
habisler, biliniz ki, çok kere din perdesine bürünmüşlerdir. Saf ve temiz
halkımızı hep şeriat sözleriyle aldatagelmişlerdir. Tarihimizi okuyunuz, dinleviniz,
görürsünüz ki milleti mahveden, esir eden yıpratan kötülükler hep din kılışı
altında küfür ve alçaklıktan gelmiştir. Onlar her hayırlı davranışı dinle
karşılarlar, halbuki hamdolsun hepimiz müslümanız, hepimiz dindarız, artık bizim
dinin gereklerini, dinin yasaklarını öğrenmek için şundan bundan derse ve akıl
hocalığına ihtiyacımız yoktur. Analarımızın babalarımızın kucaklarında
verdikleri dersler bile bizim dinimizin esaslarını anlatmaya kâfidir... Bilhassa bizim
dinimiz için herkesin elinde bir ölçü vardır. Bu ölçü ile hangi şeyin dine uygun
olup olmadığını kolayca takdir edebilirsiniz. Hangi şey ki akla, mantığa, ulusun
yararına, İslâmlığın yararına uygunsa, hiç kimseye sormayın, o şey dindir. Eğer
bizim dinimiz akla, mantığa uygun bir din olmasaydı, kusursuz olmazdı, dinlerin
sonuncusu olmazdı "
Her ne kadar Osmanlı İmparatorluğunun
başlangıcından beri Müslüman olmayan dinî cemaatlerin inanç ve ibadet özellikleri
tanınıp korunmuş ise de, tarihin gelişimi içerisinde bu tolerans İslâma da
uygulanıp sistemleştirilememiştir. Hatta, zaman zaman sosyal, siyasal ve kültürel
yaşamı etkileyecek biçimde dinin baskısı müslüman toplumu üzerinde ağır olarak
duyulmuştur. Cumhuriyet döneminde laiklik "Hilâfet" ve daha dar anlamıyla,
"Şeyhü'l-İslamlık" otoritelerine karşı milliyetçi ve ilerici bir
anlayış hareketi olarak doğar ve uygar bir zihniyetin sembolü olarak anayasal düzeyde
ilkeleşir. Toplumların din birliği geçerliliğinin çoktan yitirilmiş olduğu
gerçeğini ancak Atatürk, o ileri sezgisi ön görüşüyle biliyordu. Sultanlık ve
Halifeliğin yarı dinsel yarı siyasal bir nitelik taşımasından ötürü ulus
egemenliğine doğru atılan adımlarda ters bir durum ortaya çıkıyordu.
Birbirini izleyen tarihsel olaylar
sonucunda TBMM tarafından 1 Kasım 1922'de Saltanat idaresine son verildi. 17 Kasım da
bir İngiliz savaş gemisiyle Osmanlı devletinin son padişahı yurdu terketti. 18
Kasım'da Hanedan'dan Abdülmecit Efendi Halife seçildi. Fakat onun bir takım tutum ve
davranışları sürdürmesi dikkatleri çeker. Atatürk, Nutuk'da şöyle demektedir:
"Hakimiyet ve Saltanat hiç
kimse tarafından İlim icabıdır diye verilemez. Hakimiyet kudretle alınır."
''Abdülmecit Efendi, Halifei Müslimin ünvanını kullanacaktır, bu ünvana başka bir
sıfat ve kelime ilâve edilmiyecektir."
diye Refet Paşa'ya yazar.
Atatürk şöyle devam eder:
''Abdülmecit Efendi, Halifei
Müslümin yerine Halifei Resulullah ve babasının adı münasebetiyle Abdülaziz Han
oğlu ünvanlarını kullanmaktan kendini alamamıştır"
Atatürk Ankara'da Ulus egemenliği
temsil eden Türkiye Büyük Millet Meclici'ne gölge düşürebilecek kasıtlı
hareketlerden dolayı endişelerini şöyle açıklamaktadır:
''Asırlar boyunca ve bugün de
kavimlerin cehil ve taassubundan faydalanarak binbir türlü siyasi ve şahsi menfaat
temini için dini alet ve vasıta olarak kullanmak teşebbüsünde bulunanların iç ve
dışta varlığı yüzünden bu zeminde olanları söylemekten kendimizi alamıyoruz.
Beşeriyette din hakkında bilgi ve duygular her türlü hurafelerden tecerrüt ederek
hakiki ilim nuru ile temizleninceye kadar din oyunu aktörlerine her yerde tesadüf
olunacaktır.''
Atatürk daha Kurtuluş Savaşı
başlangıcında Türk Kurtuluş Savaşı başlangıcında Türk toplumu için
amaçladığının "tam bağımsızlık' olduğunu belirtmiştir. Türklerin bütün
yokluklara karşın zafere ulaşmaları, sömürgeci devletlere indirilmiş büyük bir
darbeydi. Bu mutlu sonuç, hiç kuşkusuz sömürge durumundaki toplumlara da ışık
tutmakta gecikmiyecekti. Üstelik, bu hareketin önderi Atatürk, yalnızca savaşın
kazanılmasını, bağımsızlığı sürdürmek için yeterli bulmamakta idi. Birçok
sosyo-ekonomik gelismelerle O, ülkenin kendi kendini idarede özerk (otonom) bir devlet
statüsüne kavuşmasını amaçlıyordu. Siyasal düzende istenilen aşamaya varabilmek
içinse Halifenin, sosyal hukuk düzenine ve de eğitim alanına yön verici tutumu
önlenmeliydi. Çünkü, Halifelik, ulusallıktan uzak, evrensel bir örgütü, çok
yönlülüğü nedeni ile, ülkenin çeşitli sorunlarının tartışılmasında
sınırları taşan olumsuz durumların ortaya çıkacağı besbelliydi. Bu gibi haller
ülkenin bağımsızlığına gölge düşüreceği gibi, yurt içindeki Türk toplumunun
da egemenliği zorlanacaktı. Nitekim Yeni Türk Devleti içinde Halifeliğin kalması
için bir büyük Batı devletinin çaba göstermesi, Doğu Müslüman ilkelerini
kışkırtması bunun en belirgin kanıtı idi. İşte bunun bilincinde olan TBMM,
Halifelik konusunda tarihsel karar ve uyulamanın zamanını saptadı, 3 MART 1924'de
gerçekleştirilen Halifeliğin kaldırılmasına ne Türkiye'de, ne de dünyada
beklendiği kadar tepki gösterildi. Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti dışına
çıkardığı bu örgüte sahip çıkan da olmadı. Böylece Kurtuluş Savaşı ve
devrimler arasında bir engel oluşturan halifeliğin kaldırılmasıyla Türkiye laik bir
ülke niteliğine erişti. Bundan sonradır ki, yönetim alanında olsun, hukuk ve eğitim
açısındân olsun bir takım devrim yasalarının gerçekleşmesi sürerken, diğer
yandan da bu ulusal ve sosyal hareketin içinde dinin varlığı yok olmamış, tüm
sâfiyeti ve içtenliğiyle en büyük makam olan bireylerin vicdanlarında,
gönüllerinde kurulmuştur.
Laiklik dinle dünyanın, dar anlamıyla,
dinle devletin ayrılığı biçiminde ele alındığında, bunun bir takım yasalar
çerçevesinde ve belirli tanımlar içerisinde yürütüleceği açık olarak bilinir.
Başta 1924 Anayasası (Kanun No. : 491) ve bunu değiştiren 3115 sayılı kanun, din
konusunda şu hususları içermektedir:
3115, 2 nci maddede: Türk Devleti
Cumhuriyetçi, Milliyetçi, Halkçı, Devletçi, Laik ve İnkılâpçıdır.
491, 69 ncu maddede : Türkler kanun
nazarında müsavidirler ve istisnasız buna riayet etmeye mecburdurlar.
491, 70 nci maddede: Türklerin tabii
hakları şahsın masunluğu, vicdan hürriyeti, düşünce, söz ve neşir hürriyetidir.
491 ve 3115, 75 nci madde : Hiç kimse
felsefî kanaatlerinden, ait olduğu din ve ibadetinden dolayı levm edilemez. Kamu
nizamının zaruretleri ve kanunların imkânları ile tenakuz halinde bulunmamak
şartiyle, bütün dini merasime müsaade edilmiştir.
Eski Anayasanın bu maddeleri açık
olarak laikliği ifade ettiği gibi, 1961 Anayasası da aynı laiklik hükümlerini
kuvvetle belirtmektedir. Atatürk'ün şan ve şerefle dolu askerlik yaşamı yanında,
onun laik bir devletin Cumhurbaşkanı olarak Türk ulusuna mâlettiği aşağıdaki
yasalar aslında uygar çağdaş düşünme yolunu açan birer atılım hareketidir. Anlam
kapsamı üzerinde pek geniş yazılar yazılmış ve de yazılabilecek olan bu
sosyo-politik ve sosyo-kültürel içerikli değişiklikleri kısa kronolojik ifadesi
içinde görmek bile işin azametini belirtecektir:
3 Mart 1924'de 429 sayılı kanunla
Şer'iyye ve Evkaf Vekâletlerinin lağvı ve Hilafetin kaldırılmasıyla dinin devlet
içinde siyasal bir fonksiyona sahip olma olanağı tamamen ortadan kalkıyordu, Onun
yerine halkın inanç ve ibadete ilişkin işleriyle meşgul olmak üzere, Başbakanlığa
bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı kuruluyordu.
Bundan sonra peşpeşe kabul edilen
aşağıdaki yasalar laik devlet statüsüne geçişte birer atılım hareketi olarak
önem taşırlar.
3 Mart 1924, 430 sayılı yasa
ile ünlü (Tevhid-i Tedrisat) Öğretim Birliği Yasası'nın kabulü,
8 Nisan 1924, Şer'iye
Mahkemelerinin lâğvı.
20 Nisan 1924, Teşkilât-ı
Esâsiye Kanununun kabulü.
17 Şubat 1925, Aşâr'ın
kaldırılması.
2 Eylül 1925, İlmiye Sınıfı
ve Devlet Memurları kıyafeti kararnamelerinin kabulü ve ilânı.
38 Kasım 1925, Şapka İktisası
Hakkında Kanun, Kanun No: 671.
30 Kasım 1925/1341, 677 Sayılı
yasa ile Tekke ve Zâviyelerle Türbelerin kapatılması ve Türbedârlıklarla bir takım
ünvanların yasak edilmesi ve kaldırılmasının kabulü.
26 Aralık 1925, Uluslararası
Takvim ve Saatin kabulü.
17 Şubat 1926, 743 Sayılı yasa
ile Türk Medenî Kanunu ile kabul edilen Evlenme Akdinin, Evlendirme Memuru tarafından
yapılacağı.
9 Nisan 1928 tarihinde (1924)
Teşkilât-ı Esâsiye Kanunundan "Devletin Dini Din-i İslâm'dır" maddesi
kaldırılır. Ayrıca "tahlif'' merasiminde ise "Vallahi" sözü yerine
"Nâmusum üzerine yemin ederim" sözü konulur.
10 Nisan 1928, ''Laik
Cumhuriyet" ifadesinin Anayasa'da yer alması.
24 Mayıs 1928, Uluslararası
reklâmlarm kabulü. Kanun No: 1288.
3 Kasım 1928, Türk Harflerinin
kabulü, Kanun No: 1353.
1 Eylül 1929, Liselerden Arapça
ve Farsça derslerinin kaldırılması.
26 Kasım 1934, Efendi, Bey,
Paşa gibi lâkap ve ünvanların kaldırılması. Kanun No : 2595.
3 Aralık 1934, Bazı kisvelerin
giyilmeyeceğine dair, Hanım No: 2596.
Tüm bu gelişmelerdeki amaç, bir yandan
devletin üzerinden dinin ve vesâyetini kaldırmak, diğer yandan da bireyin üzerinde
yobazın, bağnaz kişilerin baskı unsuru olmasını önlemekti. Böylece, Yeni Türkiye
Cumhuriyeti'nin bu karakteristik yasaları ulusun yararına, mutluluğuna ve
çağdaşlaşmasına yönelik ve bir insan ömrünü çok aşan gerçekçi atılımlardı.
Bu girişimler zincirinde laiklik bağımsız - eski deyimiyle müstakil - bir ilke
olmakla beraber, tüm Türk Devriminin dayanağı ve genel bir niteliği durumundadır.
Bizi burada ilgilendiren, çeşitli ülkelerde laikliğin anlayış, uygulanış
biçimleri değil, bizzat Atatürk'ün Türkiye Laik Devleti, Laik Hukuku ve Laik
Eğitimiyle neyi vurgulamak istediğini yine O'nun söylev, demeç ve tutumları
içerisinde kalarak anlamaya çaba göstermektir. Böylelikle, Atatürk döneminden sonra,
kişisel veya yanlı yorum ve açıklamalarla saptırılarak kavram kargaşasına itilen
laikliğin tanımına daha gerçekçi bir yaklaşım getirmiş oluruz.
Atatürk, sahip olduğu dünya ve İslâm
tarihi kültürüyledir ki, gerçek dinle bâtıl, yani boş inançları, hurafeyi, iyi
ayırıp tanımlamasını yapmış ve yeri geldikçe de bu konularda toplumunu
aydınlığa çıkarma yollarını atamıştır. Sahte dindarlığa, din
bezirgânlığına karşı ulusunu uyanık tutmak için pek çok vesile ile konuşmuştur.
Atatürk'ün din hakkındaki görüşleri açık, kesin ve nettir. O, şöyle diyor:
''İnanıp bağlanmakla, mutlu
olduğumuz İslâm dinini, yüzyıllardanberi alışageldiği gibi bir siyaset aracı
haline düşmekten kurtarp yüceltmenin pek gerekli olduğu gerçeğini görüyor ve
biliyoruz. Kutsal ve tanrısal olan inançlarımızı ve vicdan işlerimizi karışık ve
değişik olup her türlü çıkarlarla hırsların kıpırdanışlarından bir an önce
ve kesinlikle kurtarmak ulusun bu dünyada olduğu gibi öteki dünyada, da mutluluğunun
gerektirdiği bir sorumluluktur; ancak böylelikle İslâm dininin yüceliği belirmiş
olur."
Samimî dindar kişi ile çıkarcı yobaz
farkını gayet iyi değerlendiren Atatürk, laiklikle dinin din duygusu ile inanç ve
ibadet alanının asla zedelenmiyeceği tersine manevî bakımdan içtenlikle, yücelik
kazanacağını iyi biliyordu. Bundan ötürüdür ki, Atatürk psiko-sosyal ve kültürel
bir içeriği olan laikliği aşıklarken bu noktayı, aşağıdaki sözlerinde
görüleceği üzere titizlikle belirtiyordu :
''Laiklik prensibinde israr
ediyoruz. Çünkü, millî iradenin, insanlığa mal olmuş değerlerin belki de en
mukaddesi (kutsalı) olan da hürriyeti (özgürlüğü) ancak lâiklik prensibine
bağlanmakla korunabilir."
Atatürk'ün baştanbaşa,
kahramanlıklar, başarılarla, dolu hayatında mutlaka kötüleyecek bir tarafı
keşfetme çabasında bulunanlar, onun laiklik hususunda gösterdiği titiz tutumdan
dolayı rahatsızlık duyarlar. İslâmın ruhunun laikliğe uygun olmadığını
söyleyenlerin bir bölümü teokratik zihniyetteki aşırı tutuculardır. Diğerleri
ise, din ve İslâm'a karşı olan Komünist düşünceye sahip olanlardır. Bu her iki
kutup içinde bulunanların ise, hiçbir biçimde özgür düşünceye yer vermeyen
totaliter anlayışta oldukları iyi bilinir. Konuya daha da açıklık getirebilmek için
diyebiliriz ki; inanç özgürlüğü ile din ve düşünce bağnazlığı arasında daima
sürtüşen negatif bir bağlantı tüm ülkelerde derece derece sürüp gider. Diğer bir
deyimle, her türlü tutuculuk (asabiyet) bireye, topluma, rejime baskı yoluyla egemen
olma amacı güderken, laiklik onun önünde bir engel, bir set gibidir. Onun içindir ki,
genel olarak, din bağnazları bilgisiz halk yığınlarına laikliği kılık
değiştirmiş bir dinsizlik olarak telkin ederler. Hiç kuşkusuz böyle bir sav
tarafsızlıktan ve objektiflikten yoksundur. Aynı zamanda belli amaçlara yönelik
açık bir saptırmadır. Oysa, laiklik ne dinsizliktir ne de din düşmanlığıdır.
Çünkü, laiklikte dinsel inançlara karşı negatif bir tavır takınma bahis konusu
olamaz. Bu ilke, bireylerin din ve vicdan özgürlüğünü egemen kılmak üzere hukuk ve
eğitim bakımından dinin baskısını (neutraliser) etmek demektir. İşte bağnazların
anlamak istemediği husus, dinin birey ve toplum içinde varlığını tüm içtenlikle
sürdürmesi değildir. Gerçekleri görmezlikten gelip baskıcı bir yönetim biçimini
getirebilmektir.
Çağının daima ilerisinde olan
Atatürk'ün düşünceleri, II. Dünya Savaşından sonra Uluslararası belgelerde
açıktan yer almaya başlamıştır. Din ayrımının kaldırılması ve din
özgürlüğünün sağlanması hususunda İnsan Hakları Evrensel Beyânnamesi'nin 18.
maddesi şöyledir: "Her şahsın fikir, vicdan ve din hürriyetine hakkı vardır.
Bu hak, din veya kanaat değiştirme hürriyetini, dinini veya kanaatini tek başına veya
topluca, açık olarak veya özel surette öğretim, tatbikat, ibadet ve âyinlerle izhar
etme hürriyetini gerektirir." Bu ilkelerin uygar toplumlarda gerçeklik kazanması,
yüzyıllar boyunca süren bir fikir savaşı sonunda kazanılmış bir başarıdır.
Atatürk, laik devletin pozisyonuna ve
laik tutum ve anlayışa bir diğer açıklamada daha bulunur.
"Laiklik, yalnız din ve
dünya işlerinin ayrılması demek değildir. Bütün yurttaşların vicdan, ibadet ve
din hürriye'tini tekeffül etmek demektir. Ona göre düzeltiniz."
Yarım yüzyılı geçen Cumhuriyet
tarihimizde, Kemalizm'in temeli olan ilkelerin her biri hakkında Türkiye içinde ve
dışında, çok şey yazılmış ve söylenmiş bulunuyor. Bu ilkeler arasında laiklik,
kitap, makale olarak yoğun bir yayına, konferans, panel ve sempozyum olarak da
tartışmaya konu olan bir inkılâp ilkemizdir. Laiklik için açıkça, Türk toplumunun
sürekli güncel konusudur denilebilir. Gerek yurdumuzda, gerekse uzak, yakın ülkelerde
olagelen birtakım olaylar, yankılar gün geçmez ki bireysel ve sosyal açıdan bize
laikliğin ileri, üstün ve toplayıcı niteliğini anımsatmamış olsun.
Laiklik, siyasal olduğu kadar eğitsel
ve daha geniş deyimiyle, kültürel yaşantıya yön veren bir role sahiptir. Yüce
Atatürk'ün önderliğini yaptığı bu başarılı girişim ile Türk ulusu, bireysel ve
toplumsal bakımdan açık ve aydınlık bir düzeye çıkarıltmıştır. Böylece,
Türkiye, Cumhuriyet rejimini niteleyerek ondan ayrılmaz bir bütünlük gösteren bu
devrim ilkesi, diğer devrimlerin hem tabanı hem de garantisi olmuştur. Laikliğe bu
bakımdan, Cumhuriyetimizin en önemli tarihsel olgusudur diyebiliriz. Çünkü, bu
başarılı girişim ile teokratik ve çökmüş bir Ortaçağ İmparatorluğu yerine,
çağdaş bir devletin doğuşu, skolastik bir eğitim yerine, vicdan özgürlüğü
kavramını getiren zihniyetin yasalarla perçinlenmesi mümkün olabilmiştir. Yansız ve
tarafsız olarak tüm bu belgeler arasında, biz Atatürk'ün din ve dine ilişkin, yani
İslâm dini, laiklik, hilâfet ve irtica üzerinde yapmış oldukları konuşmaları bir
araya getirdiğimiz zaman, açıkça şunu göstermekteyiz: Atatürk'ün bir yurt sorunu
olarak en çok üzerinde durdukları ve açıklamalarda bulundukları konu din ve laiklik
alanıdır. Bunun gerçek nedenlerini de bizzat kendi sözlerinde bulmaktayız.
''Biz ilhamlarımızı, gökten ve
gaibden değil, doğrudan doğruya hayattan almış bulunuyoruz. Bizim yolumuzu çizen,
içinde yaşadığımız yurt bağrından çıktığımız Türk Ulusu ve bir de uluslar
tarihinin binbir facia ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığmız
sonuçlardır."
Düşünce ve inanç özgürlüğü demek
olan laiklik ilkesi, Atatürk'ün dünya görüşünün kilit önemindeki ögesi,
bütünüyle Atatürk devriminin genel karakterini belirleyen özelliğidir. Bilim ve
sanatın gelişmesi, bilimsel düşünüşün toplumun yönetimine egemen kılınması,
kadın haklarının tanınıp gerçekleştirilmesi ancak laik bir ortamda olabilir. Kutsal
sayılan konularda inanç ve düşünce farklılıklarının dünya işlerinde dayanışma
ve işbirliğini engellememesi ortamı demek olan laikliğin, bu niteliği ile demokratik
bir toplumsal ve siyasal düzenin de vazgeçilmez gereği olduğu açıktır. Bütün
bunları, derinden ve bütün kapsamıyla kavramış olduğu içindir ki Atatürk
şunları söylüyordu:
"Efendiler ve ey millet, iyi
biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müridler ve meczuplar ülkesi
olamaz. En gerçek, en doğru tarikat uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve
gereklerini yapmak, insan olmak için yeterlidir."
Yüzyıllar boyunca her şeye dinsel
açıdan bakmaya, alışık bir Doğu toplumunun laikliğe yönelivermesi kolay değildir.
Bu nedenle Atatürk gerici tavır ve eylemler karşısında kesin ifadelerle konuşmuş ve
Türkiye Cumhuriyeti ilkelerine bağlı olan herkesin de disiplinle böyle hareket
etmesini istemiştir. O şöyle der:
''Bir takım şeyhlerin,
dedelerin, seyyidlerin, çelebilerin, babaların emirlerin arkasından sürüklenen ve
falcılara, büyücülere, üfürükçülere, muskacılara talih ve hayatların, emanet
eden insanlardan kurulu bir topluma uygar bir ulus gözü ile bakılabilir mi? Ulusumuzun
gerçek görünüşü yalnış anlamda gösterebilen ve yüzyıllarca göstermiş olan bu
gibi unsurlar ve müesseseler, yeni Türkiye devletinde, Türkiye Cumhuriyeti'nde sürüp
gitmeli miydi? Buna önem vermemek, ilerleme ve yenileşme adına en büyük ve
düzeltilmesi imkansız bir hata olmaz mıydı?… Biz her vasıtadan yalnız ve ancak,
bir bakımdan faydalanırız. O da şudur: Türk Ulusunu uygar dünyada, layık olduğu
mevkie çıkarmak ve Türkiye Cumhuriyeti'ni sarsılmaz temelleri üzerinde her gün daha
ziyade kuvvetlendirmek… ve bunun içinde istibdat fikrini öldürmek.'' (Büyük
Söylev) den.
Tanzimat'taki ıslahat hareketleri niye
başarılı olamadı? Çünkü teokratik temel ve düzen üzerine Batı medeniyeti
kurulmak istendi. Bu iki karşıt kutup birbiriyle birleşemezdi, kaynaşamazdı. Tanzimat
kurumlarında ve her alandaki ikilik buradan geliyordu.
Ve Atatürk açıklamalarıyla metod
olarak, din eğitiminin de nasıl olması gerektiği hususunda yol gösterir:
''Bir dinin tabiî olması için
akla, fenne, ilme ve mantığa uygun olması gerekir.''
O büyük insan Türk Milletinin
gerçekleri görmesini isteyerek şöyle der:
''Gerçi fikirleri güdenler
belirli bir sınıfa dayanacaklarını sanıyorlar. Bu katiyyen bir vehimdir, zandır.
İlerleme yolumuzun üstüne düşmek isteyenleri ezip geçeceğiz. Yenilik vadisinde
duracak, değiliz. Dünya müthiş bir cereyanla ilerliyor. Biz bu ahengin dışında
kalabilir miyiz?'' (2.12.1923)
"Uygar olmayan insanlar,
uygar olanların ayakları altında kalmaya mahkumdurlar." (1925)
"Uygarlık tarikatı Türkiye;
şeyhler, dervişler memleketi olamaz. Ölülerden yardım ummak uygar bir topluluk için
lekedir. Ortada bulunan tarikatların gayesi kendilerine bağlı olan kimseleri dünyevî
ve mânevî hayatata mutlu kılmaktan başka ne olabilir? Bugün ilmin, fennin bütün
şümûlü ile uygarlığın göz kamaştırıcı ışığı karşısında filân ve falan
şeyhin irsâdiyle maddî ve mânevî mutluluğu arıyacak kadar ilkel insanların
Türkiye uygar topluluğunda var olabileceğini asla kabul etmiyorum...
Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler,
dervişler, müridler meczuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, Uygarlık
tarikatıdır. Uygarlığın emrettiği ve istediğini yapmak insan olmak için
elverir." (1 Eylül 1925).
"Tekkelerin gayesi halkı meczup
ve aptal yapmaktır. Oysa ki halk meczup ve aptal olmıya karar vermemiştir. Biz dünya
uygarlık ailesi içinde bulunuyoruz. Uygarlığın bütün gerektirdiklerini
uygulayacağız." (31 Ağustos 1925).
Sonuç olarak diyebiliriz ki; Atatürk,
Türkiye Cumhuriyeti'ni çağdaş temeller üzerine kurarken, Türk toplumunu Ümmet
Çağı anlayış ve tutumlarından özgür düşünce ve inanca sahip bir Türk Ulusu
olmanın bilincine kavuşturmak istemiştir. Bunun tek yolu da laikliği uygulamak ve
uygulatmaktır. Böylece, Atatürk'ün laikliğe verdiği önem, bu ilkenin tüm
inkılâpçı düşüncenin temeli durumunda oluşundandır.
"Bütün yurttaşların kanun
karşısında eşit tutulması'' demek olan halkcılık, ancak laiklikle mümkündür.
Çünkü, içinde çeşitli dinlere bağlı uyrukları toplayan bir devlet, din ve dünya
işlerini tamamiyle birbirinden ayırmıyacak olursa, her din mensubu için ayrı ayrı
yasalar uygulamak zorunda kalacaktır ki, bu durum, bütün bireylere eşit muamele
yapmayı imkânsız kılacağı gibi, devletin siyasal bütünlüğünü de tehlikeye
düşürecektir.
Atatürk'ün duygu, düşünce ve tüm
hareketlerinde tam bağımsızlık ve çağdaşlıkla nitelenmiş bir ÜLKE
BÜTÜNLÜĞÜ amaçlandığına göre, laik devrim ilkesinin önemi kendiliğinden ortaya
çıkar. Bunun için, laikliğin titizlikle korunması Atatürkçü tutumda baş görev
sayılmalıdır.
[1] Latincede "religio" nun
"religare" den çıktığını ve "bağlanma düşürıcesi" ni
anlattığını ve Batı dillerinde din anlamındaki "religion" sözcüğünün
kaynağı olduğunu etimolojik araştırmalar göstermiştir. Arapçada din, yol, hüküm,
mükafat; iyiye karşı iyi, kötüye karşı kötü olarak karşılık görmek demektir.
İtaat; bağlanış ve töre olarak da açıklanabilir.
[2] Türkçede kullanılan din
sözcüğü, anlam bakımından arapçadaki ile birdir. ''Şüphe yok ki din, Allah
indinde Müslümanlıktır." (Al-i İmrân s. 3/19) Bu ayetteki ibare birkaç
anlamda, düşünülmüştür:
1 - İslamın iman ve ibadetini
formüllendiren beş şartı.
2 - Sadece iman,
3 - Sözde ve işte doğruluk, doğru
yol.
(Daha geniş bilgi için bkz.: Neda
Armaner: Din Bilgisi, I. cilt, Öğretmen Okulları Ders Kitapları, İstanbul 1976, s.1)
[3] Maide süresi 5/8.
[4] "Dinde zorlama
yoktur." (Bakara 2/256).
"Sizin dininiz sizin olsun, benim
dinim bana yeter." (Kâfirun 106/1).
"De ki: Ey insanlar! Ben sizin için
apaçık bir uyarıcıyım'' (Hac 22/49).
"De ki: Ben sadece uyarılardan
biriyim." (Nen 27/92).
"Ey Muhammed! Sen öğüt ver,
esasen sen sadece bir ögütçüsün, onlara, zor kullanacak değilsin." (Gâşiye
88/21, 22).
[5] Bkz: Petit ROBERT, Fransızca.
(Dictionnair), s. 966.
[6] Karal. Enver Ziya, "Devrim ve
Laiklik", Belgelerle Türk Tarih Dergisi", Özel Yayın, Ankara 1968.
KAYNAKÇA
AKŞIN, Sina; 31 Mart Olayı, A. Ü.
Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, 1970.
ALTAY, Fahrettin; "Dindar
Atatürk", Atatürk, Din ve Laiklik, Belgelerle Türk Tarih Dergisi Özel Yayını,
1968.
ARMANER, Neda; Laiklik; Sürekli
Güncel "Cumhuriyet", 9.3.1979. Atatürk Diyor ki. Millî Eğitim Bakanlığı
Yayını, 1980.
Atatürk'ün Millî Eğitimimizle İlgili
Düşünce ve Buyrukları, T. D. K. Yayınları, 1970.
ATATÜRK, M. K. ; Nutuk, Maarif
Vekâleti Yayını, 1962.
Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri, Türk
İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1961.
BAŞGİL, Ali Fuat; "Din
Hürriyeti" Atatürk, Din ve Laiklik, Belgelerle Türk Tarih Dergisi Özel Yayım,
1968.
BATUHAN, Hüseyin; Laiklik ve
Dinî Taassup (Laiklik), Türk Devrim Ocakları, İstanbul, 1954.
BELEN, Fahri ; "Atatürk
Devrimi ve Din", Atatürk, Din ve Laiklik, Belgelerle Türk Tarih Dergisi Özel
Yayını, 1968.
BAROK, Sadi - KOCATÜRK, Utkan; Atatürk'ün
Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yayınları, 1972.
BAROK, Sadi; Atatürk - Gençlik
ve Hürriyet, Anıl Yayınevi, İstanbul, 1960.
ÇAĞATAY, Neşet; Laiklik Nedir?
Şeriat Nedir? Türk Tarih Kurumu Yayını, 1978.
ÇAĞATAY, Neşet; Türkiye'de Din
Sömürüsü ve Laiklik, Belleten, Cilt 42, Sayı 163, TTK. Basımevi, 1977.
DAVER, Bülent; Türkiye
Cumhuriyetinde Laiklik, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayını, 1955.
DEMİRER, Ercüment; Din, Toplum
ve Kemal Atatürk, Ankara, 1969.
İNAN, Afet; Atatürk Hakkında,
Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İş Bankası Kültür Yay., 1968.
İNAN, Afet; M. Kemal Atatürk'ten
Yazdıklarım, M. E. Basımevi, 1971.
KARAL, E. Ziya; "Devrim Ve
Laiklik", Atatürk, Din ve Laiklik, Belgelerle Türk Tarih Dergisi Özel Yayını;
1968.
KARASAR, Niyazi; Laiklik ve
Bilimsel Temelleri, Atatürk Devrimleri ve Eğitim Sempozyumu, Ankara Üniversitesi
Eğitim Fakültesi Yayını.
KARTEKİN, Enver; Devrim Tarihi ve
Türkiye Cumhuriyeti Rejimi, İstanbul, 1973.
KÖYMEN, Niyazi; Dinsel
Bunalımdan Gerçek Hak Yoluna.
KUNTER, Nurullah; Hukuk İle Din
(Laiklik), Türk Devrim Ocakları Yayını, İstanbul, 1954.
NABİ, Yaşar; Tek Yol Atatürk
Yolu "Varlık Yayınları", 1967.
NACİ, Fethi; Atatürk'ün Temel
Görüşleri, Gerçek Yayınevi, 100 Soruda Kitap Dizisi, 1968.
OLCAYTU, Turhan; Dinimiz Neyi
Emrediyor, Atatürk Ne Yaptı? İstanbul, 1971.
OZANKAYA, Özer; Atatürk ve
Laiklik, İş Bankası Yayını, Ankara, 1981.
ÖZERDİM, Sami; Dünden Bugüne
Atatürk, Atatürk'e Saygı, TDK., Yay., 1969.
PORAY, Nazım; Laiklik Hakkında
Misali Bir İnceleme (Laiklik). İstanbul, 1954.
SENCER, Muzaffer; Dinin Türk
Toplumuna, Etkileri, İstanbul, 1968.
SERTOĞLU, Mithat; "Atatürk
Ve İslâmiyet", Atatürk, Din Ve Laiklik, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Özel
Yayını, 1968.
SHERRILL, Charles H. ; Bir
Elçiden Gazi Mustafa Kemal, Tercüman Yayınları, 1001 Temel Eser.
SİNANOĞLU, Suat; Laik
Kelimesinin Etymonu Ve Anlamları (Laiklik), Türk Devrim Ocakları, İstanbul, 1954.
Söylev Ve Demeçler, Türk
İnkılâp Tarihi Enstitüsü, I. cilt, 1945, II. cilt, 1952, III. cilt, 1954.
TÜTENGİL, Cavit Orhan;
Atatürk'ü Anlamak ve Tamamlamak, "Varlık Yayınları", 1981.
ÜLKEN, Hilmi Ziya; Laiklik, A.Ü.
İlâhiyat Fakültesi Yayını, Ankara, 1975.
YAVUZ, Fehmi; Din Eğitimi Ve
Toplumumuz, 1969. |