parhp.jpg (1500 bytes)

ATATÜRK : RADİKAL, HÜMANİST, POZİTİVİST

POZİTİF EPİSTEMOLOJİ YAKLAŞIMI İLE
LAİKLİK, DEMOKRASİ ve KUVAYI MİLLİYE

Doç Dr. Kutlu MERİH

Ontoloji, Epistemoloji, Semantik Ve Deontoloji

Bu sözcükler düşünce sistematiği kavramları olarak eski fakat anlam ve önemlerinin anlaşılması açısından oldukça yeni kavramlardır. Evrendeki fizik olgular gözlem yolu ile algılanıp ölçeklenebilirken, sosyal olgular kollektif bilinç ve vicdandaki yansımalarına göre algılabilmektedir. Bu nedenle fizik olgular net ve tartışmasız tanıma sahip olurken, sosyal olgular onları tanımlayan ve tartışan sosyal gurpların inanç ve değerlerine göre farklı anlamlar kazanabilmektedir.

ONTOLOJİ, sosyal kavram olgu ve kurunların varlığını, EPİSTEMOLOJİ bunların hangi değer sistemlerinin referansında hangi dil araçları ile açıklandığını, SEMANTİK bu dil araçlarının çeşitli sosyal guruplar tarafından nasıl algılandığını belirleyen düşünsel sistematiklerdir. DEONTOLOJİ, bir toplumsal otorite ve iktidar pozisyonunda olan  bireylerin bu imkanlarını kendi lehlerine istismar etmemeleri disiplinidir. doktor ve hastası, hoca ve ğrencisi, polis ve sanık, hakim ve davalı, işveren ve işgören arasındaki ilişkiler bu tür istismarlara son derece açık ilişkilerdir ve toplumlar bu ilişkilerin istismar edilmemesi için özel bir profesyonel ahlak anlayışının (DEONTOLOJİ) geçerli olmasına özen göstermektedirler.

Ontoloji, sosyal kavram ve kategorilerin, araştırmacının algılarından ve tanımlarından bağımsız olarak kendi sosyopolitik çerçevelerinde oluştuğunu ve bazı olguların bir sözcükle tanımlanmamış olduğu dönemlerde de var olabileceğini belirler. Örneğin bir çok göçer kabilenin sosyal yapısı demokratik olarak adlandırılmadığı halde demokratik özellikler gösterir.

Devlet, Din, Hak, Hukuk, Laiklik, İnsan Hakları, Demokrasi, Milli İrade,

HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜ ontolojik ve epistemolojik yaklaşımlarla tanımlanması gereken sosyal olgulardır. Bu kavramlar ontolojik olarak insan topluluklarında insanlar arasındaki ilişkileri belirleyen genel kavramlardır fakat içinde yer aldıkları toplumun etnik yapısına, kurumsal yapısına, tarih dönemine, statü pozisyonlarına göre anlamlar kazanır. Sözcüklerin toplumsal ve tarihsel dönemlerinden kopuk olarak kullanılması, LEGO lardan helikopter veya araba yaptığını sanmaktır. KİLİSE (CHURCH) sözcüğü Türkçe de Hristiyan dinine mensup olan insanların içinde ibadet ettikleri fiziksel binayı belirler. Hristiyanlar için ise bu çok farklı bir olgu olan, bir Hristiyanın mensup olmakla sosyal kimliğini kazanabildiği maddi ve manevi bir otorite kurumudur. Orta Çağda ise Katolik Kilisesi sınırları çok geniş,kendine özgü hiyerarşisi, bürokrasisi ve eğitim kurumları olan ve kralları ve imparatorları karşısında diz çöktüren uluslarüstü bir politik otoriteye sahip maddi ve manevi bir imparatorluktur. Hristiyan ulusal devletler bu güce karşı direnerek ve asimile ederek varolabilmişledir. Katolik kilisesinin bu gücü, devlet karşısındaki ağırlığını yitirmekle birlikte günümüzde de sürmektedir.

Bir Doğu Devleti olan ülkemizde Batı'nın kurumlarına özenmenin ve benimsemenin ontolojik sınırları bulunmaktadır. Batı merkezli düşünce sistematiği (epistemoloji) Doğu'nun Batı'ya göre üstünlüklerinin gözden kaçmasına neden olmaktadır.

Ortadoğu merkezli gelenek (buna şimdilik kısaca DOĞU GELENEĞİ diyelim.), Devletin, ROMA, BİZANS, SASANİ, EMEVİ, ABBASİ, SELÇUKLU, OSMANLI ve TÜRKİYE CUMHURİYETİ olarak tarihin sahnesinden hiç çekilmeden (fetret dönemleri hariç) daima var olduğu bir karakter taşır. Bu geleneğin dominant özelliği devletin daima dinin patronu olmasıdır. Roma da ve Bizans ta imparator daima dinin patronu (Pontifex Maximus) olmuştur. Bizans döneminde, İmparator hem devletin hem de kilisenin başıdır ve kilisenin devletten bağımsız bir politik otoritesi bulunmamaktadır.

Batı Ve Doğu Devletlerinin Ontolojik Evrimi

Batı merkezli (Eurocentric) bir düşünce sistematiği ve Batı bilimsel geleneği insanlığın uygarlık tarihinin Batı'nın uygarlık tarihi olduğu ve insanlığın sahip olduğu evrensel kurumların Batı'nın kurumları olması gerektiği gibi yoğun bir semantik şartlanmayı başarı ile sürdürmektedir. Batı nın bilimde ve teknolojide ileri gitmesi, sosyopolitik kurumlarının da ileri olduğu gibi bir semantik deformasyon yaratmaktadır.

Gerçekte insanlık sosyal evrimini farklı uygarlık geleneği kanallarınde yaşamaktadır. Avrupa merkezli Batı toplumları GERMAN-ROMA-HRİSTİYAN geleneğini yaşarken, Ortadoğu merkezli toplumlar GREK-ROMA-PERS-İSLAM geleneğini yaşamaktadırlar. Her iki kanalda da DEVLET, DİN, HUKUK ve LAİKLİK ontolojik ve semantik olarak farklı anlamlar taşımaktadır.

Hristiyanlık bir bürokrasiye sahip Kilise dinidir.

Hristiyanlık, ROMA dünyasında Roma'nın sosyopolitik kurumlarını referans olarak gelişen bir dindir. Dünyayı algılayış ve yorumlayış tarzında Roma'nın statü ve kurumlar sistemi önemli bir rol oynamıştır. Bu nedenle Hristiyanlığın örgütsel yapısı otoritesini dine dayandıran bir Romayı andırmaktadır. Buna karşılık rasyonel Romaya alternatif bir otorite sistemi olması nedeniyle varlığı Roma ile çatışma sürecinde oluşmuş ve bu süreçte din dünya ilişkileri derinlemesine yaralar almıştır. Hristiyanlık üçyüz yıl gibi oldukça uzun süren bir çatışma döneminden sonra Kilise örgütlenmesi ile iktidara geldiğinde, karşıtı olduğu Romanın bütün olumsuz otoriter yönlerini benimsemiş din ve dünya uzlaşmaz bir şekilde birbirinden ayrılmıştır. Bunun sonucu Batı için bin yıl sürecek olan karanlık bir ortaçağdır.

Batı geleneğinde Devlet, beşinci yüzyılda Batı Roma İmparatorluğunun barbarlar tarafında yıkılması ile tarih sahnesinden çekilmiş ve bir daha onbeşinci yüzyılda Kilise karşısında konumunu ve üstünlüğünü kazanma sürecine girinceye kadar bin yıl (on asır) Batı tarihinde görülmemiştir. Bu gelenekte Kilise ve Devlet rakip kurumlardır ve Batı toplumlarında Devlet, Kilise karşısında tam ve kesin bir üstünlük sağlayamadığı fakat Kiliseye ait üniversiteleri ve bürokrasiiyi kendi tarafına çekebildiği için LAİK toplumlardır. Bu nedenle Laikliğin Batı semantiğinde basit ve ontolojik tanımı din ve devlet işlerinin ayrılmasıdır. Bu sistemde Kilisenin insanlar üzerinde politik ve manevi otoritesi sürmekte ve Batı insanları hem kiliseye hem de devlete vergi veren ve dual bir otorite sisteminde yaşayan vatandaşlar olarak günümüzde de bu sistemi sırtlarında taşımaktadırlar.

İslam dini bir bürokrasiye sahip olamamıştır.

Doğu (İslam) devletinde ise din ve devlet zaten ontolojik olarak ayrıdır ve devlet dinin tarih boyunca patronu durumundadır. Dinin doğu toplumunda hiyerarşisi, bürokrasisi ve politik otoritesi bulunmamaktadır. Buna karşılık din hukuğun üretiminde aktif katkılarda bulunmakta ve bunu kendisine politik otorite sağlayacak şekilde etkilemeye çalışmaktadır. Dinin bu konuda belirli bir başarı sağladığı ve doğu toplumunun liberal gelişimini olumsuz olarak etkilediği söylenebilir.

Buna göre Laikliğin Doğu semantiği için ontolojik tanımı devlet, din ve hukuk kurumlarının ayrıştırılması olarak verilmelidir. Bu üç kurumun içiçe geçme oranı arttıkça insanların üzerindeki baskıcı yük te o ölçüde artmaktadır. Devlet ve hukuk karşısında çaresiz ve güçsüz kalan bireylerin dine sığınmaları o kadar yadırganmamalıdır.

İslam dini Hristiyanlıktan çok farklı bir evrim çizgisi izlemiştir. İslam devleti olmayan ve örfi hukukla yönetilen bir kabileler konfederasyonu içinde doğmuş ve çok kısa bir sürede olağanüstü başarılar ve yandaşlar kazanmıştır. İslami hareket bir anlamda Arap kabilelerinin devlet düzenine geçmelerinin hareketidir. Bu hareket yakından incelendiğinde kurulan devletin giderek ve hızla İslamdan bağımsızlaştığı ve daha ziyade etnik ve örfi özelliklere dayandığı gözlenmektedir. 1400 yıllık İslam tarihi boyunca dinin devlete patronluk ettiği, çok ender ve kısa dönemler dışında hiç görülmemektedir. Buna Muhammedin dönemi de dahildir. Vahiy kaynaklı bir din kurucusu olan Muhammedin dünyevi kararlarına vahyi karıştırdığı hemen hiç gözlenmemiştir.

Sünni İslam Devletin Dine Patronluk Ettiği Laik Bir Yapıdadır

Sünni İslam devletleri laik yapıdadır İslam geneğinde ise Hz. Muhammed hem bir dinin, hem de bir devletin kurucusudur.  Din ve devlet işleri kendi döneminde bile devlet öncelikli yürütülmüş, Muhammedin kuracağı devletin güvenliği sözkonusu olduğunda dinden taviz verebildiği (Hudeybiye anlaşması) gözlenmiştir. Bundan sonra ikinci halife Ömer zamanında devlet hızla büyüyüp bir imparatorluk haline alınca , Muhammedin en sadık ve fanatik izleyicisi Ömer'in bile devlet düzenine öncelik tanıyacak şekilde Kuran hükümlerinden uzaklaşabildiği gözlenmiştir. Din ve devlet ilişkileri ayrışma İslam toplumunda politik kutuplaşma , çatışma ve iç savaşlara neden olmuş ve Kerbela da Peygamber torunu Hüseyin in yine Müslümanlar tarafından devlete isyan ettiği gerekçesi ile şehit edilmesi ile İslam dünyasında patronun devlet olduğu, müslümanlar tarafından da anlaşılıp kabul edilmiştir.

Emevi devleti dine ve din adamlarına politik otorite tanımayan, Araplığa ve Arap kültürüne öncelik veren ontolojik olarak laik bir devlettir. Emevilerin Suriyede GREK-ROMA-SASANİ-İSLAM sentezi üzerine kurdukları devlet modeli dinden tamamen bağımsızdır ve Emeviler çok sayıda İslamcı görünümlü başkaldırılarla uğraşmak ve bunları ezmek durumunda kalmışlardır.

Şeriat Abbasilerin Politik İdeolojisidir

Yine İslamcı bir başkaldırı ile Emevi hükümranlığını deviren ve Emevi soyuna katliam uygulayan Abbasiler, iktidarı Ali soyu olan Şii lere vermeyişlerinin gerekçesini dine dayandırmak istemişler ve kendi iktidarlarını meşrulaştıran bir ulema sınıfının devletin talepleri doğrultusunda İslami hukuk üretmelerine olanak sağlamışlardır. Devletin başkentini Şam'dan kendi kurduklaru Bağdada taşıyan Abbasiler burada kendi politik görüşlerine ve üstünlüklerine dini gerekçeler sağlayacak fakihler (hukukçular) dan oluşan devlet patronajında bir ulemanın sınıfının oluşmasına neden olmuşlardır. Buna göre ulema sınıfı toplumda statü kazanmakla birlikte bir politik otorite talep etme kapasitesine sahip değildir. Şeriat hukukunun temelini oluşturan hadisler bu dönemde derlenmiş, Peygamberin hayatını anlatan siyer kitapları bu dönemde yazılmışlardır.

Şiilik Ortodoks İslamdan Farklı bir Gelenektir.

İslamın bir devlet hizmetinde bir ideolojiye dönüştürülmeye çalışılması, Abbasilerin muhalifleri olan Şii leri de dine dayanan bir politik ideoloji üretmeye yöneltmiş ve Şiilikte dinsel ve politik kadrolar bütünleşmiştir. Şii ler Abbasilerin zayıfladığı dönemlerde Fatımi, Buveyhi, Tahiri gibi dinsel ideolojiye dayana devletler kurabilmişlerdir. Şiilik devlete karşı dine dayanan bir politik otorite talep etmesi nedeni ile din adamlarının politik taleplerine ve devlet pozisyonlarında görev almalarına dah açık bir ideolojidir. Bu model günümüzdeki İran İslam Devletinde açıkça gözlenebilmeltedir. Abbasilerin Türklerle yakın ilişkisi ve Türklerin İslam dünyasında Selçuklular ile politik iktidara yükselmesi ve Şii devletleri tasfiye etmesi dine dayanmayan laik bir devletin oluşmasında önemli ve kalıcı nedenlerden biridir.

Selçuklulardan egemenliği devralan Osmanlılar da bu geleneği sürdürmüşlerdir. Bu gelenekte, bürokratik bir kadroya sahip devletten bağımsız bir islami kilise örgütlenmesi söz konusu değildir. Din adamları kısmen devlet ve kısmen de cemaatler tatrfından finanse edilmekte ve merkezi bir otoriteye bağlı olmamaktadır.

Batı Toplumunda Devletin ve Kilisenin Alternatif Bürokrasileri Bulunmaktadır. 

Batı dünyasında laiklik öncelikle Kilise ve Devletin otorite sahalarının ayrıştırılmasıdır. Bunun anlamaı Kiliseye insanların gündelik yaşamı üzerinde bir etki ve söz hakkı tanınmasıdır. Bunu bir tür inanç özgürlüğü gibi açıklamak güçtür. Gerçek anlamı ortaçağ otorite sistemlerinin günümzde de varlığını sürdürebilmesidir. Doğu dünyasında ise bu ayrışım doğrudan gerçekleşmiş ve laiklik din ve hukukun ayrışması ve yetki alanlarının ayrılması sorununa dönüşmüştür. Doğuda dinsel camaatler bulunmasına rağmen, kendine özgü bürokrasisi olan ve vergi alan bir dinsel kilise bulunmamaktadır. Kendi politik otoritesini kendi gücü ile sağlıyan ve politik rakiplere olanak tanımayan merkezci devlet hukuk ve din ilişkelerine kayıtsız kalmış ve dine hukuk üretme olanağı sağlamıştır. Devletin, toplumun bütün kurumları üzerindeki bu tartışmasız egemenliği, bireyin politik hakları gibi kavramların doğmasına müsaade etmemiş ve birey devlete tabi bir din tarfından üretilen hukuk ile sadece devletin tanıdığı statülerle yetinmek durumunda kalmıştır.

Atatürk devrimleri İslamın Laik geleneği ile tutarlıdır.

Atatürk devrimi ile gerçekleştirilen laiklik düzeni ülkemizde hukuk ve dinin ayrılmasını getirmiş ve din tarihi geleneğe uygun olarak devlet patronajında bırakılmıştır. Selçuklu ve Osmanlı hükümranlık dönemlerinde devletin yapısını teokratik olarak tanımlamak gerçeklerden çok uzaktır. Bu dönemlerde din otoritesini kamu yönetimi alanında değil sivil toplum alanında kısmen gösterebilmiştir. Hükümdarların dine ve din adamlarına sayfgsı esas anlamıyla hukuğa olan saygılarını yansıtmakatadır. İslam dini İslam hükümdarlarına bir dinden ziyade bir hukuk sistemi izlenimini vemiştir. Türk-İslam devlet geleneğinin temeli olan "örfe uyma", dinin bir tür örfi hukuk şekline dönüşmesi ile dine uyma görünümünü vermiştir.

İngiliz Ve Fransız Milli Devletleri Farklı Bir Evrim Çizgisi İzlemişlerdir.

Batı da feodal baronların, kralların ve imparatorların birbirleri ve kilise ile olan çatışmaları, çeşitli sosyal guruplar tarafından politik ve finansal olarak desteklenme ihtiyaçlarını arttırmış ve birey üzerindeki dinsel ve politik baskılar gevşeyerek 15. yüzyılda Rönesans, Humanizma ve Reformasyon hareketlerinin doğmasına neden olmuştur. Batı da devletin tekrar tarih sahnesine çıkma çabaları Batı insanının politik birey olma sürecini hızlandırmış fakat bu süreç sonderece sancılı ve kanlı bir şekilde gerçekleşmiştir. Kilisenin enkizisyonu ve kralların orduları kendilerini desteklemeyen bireylerin kafasını koprtmakta hiç terddüt etmemiştir.

İnsanlar inançlarını ve sadaketlerini korumak uğruna her toplumda çok sayıda şejhit vermişler, bireyin haklarını dinsel ve politik otoritelere karşı savunmak için çeşitli düşünürler ve düşünce akımları ortaya çıkmış ve bunlare da kendi şehitlerini vermişlerdir. Avrupa nın politik tarihi gerçekte politik ve dinsel iç savaşlar tarihidir. Bu iç savaşların en kapsamlı ve kanlılalrı içinde yaşadığımız yüzyılda I. ve II. Dünya Savaşları olarak gerçekleşmiştir. Bu iki savaşta yitirilen Avrupalı canı 50 milyonun üstündedir. 19. Yüzyılı ise Avrupa ihtilaller ve sınıf kavgaları ile çalkalanmıştır. buna göre Avrupa nın ve özellikle İngiltere'nin insanlığa özgürlük ve barış getiren demokratik sistemlerin kurucusu ve sahibi olduğunu hayal etmek Avrupa merkezli epistemolojinin yarattığı beyin yıkanmışlığının tipik bir örneğidir.

İngiltere Puritan Devrimi (Cumhuriyet) ve Meşruti Krallık

İngilterede din ve devlet arsındaki çatışma Tudor Kralı 8. Henry nin bir boşanma sorunu nedeniyle Roma Katolik Kilisesi ile bağlarını kopartarak kendisinin başında olduğu Anglican Kilisesini kurması ile son derece gerilimli bir konuma girdi. Bu oluşum İngilterde din ve devlet arasındaki çatışmaların Fransa dan önce bir politik şekil almasına ve devletin din üzerindeki patronluğunu pekiştirmesine yol açtı. Devletin din üzerindeki patronluğu İskoçya, Galler ve İrlanda nın, kendi inanç sistemlerine bağlı kalarak devletle bütünleşme sürecine direnmelerine ve İngiltere nin bir milli devlet olarak evrimine engel oldu.

Parlemento, Lordlar ve vasallarının idari, mali ve askeri sorunlarda uzlaştıkları ve uzlaşamadıkları sorunları JÜRİ sistemi ve dövüşerek çözümledikleri elitisit bir ortaçağ kurumudur. İngiltere 17. yüzyılda, krala karşı Parlemento iktidarını savuna bir Puritan devrimle Cumhuriyete geçme çabası göstermiş fakat Oliver Cromwel in liderleğindeki askeri iktidar Parlementoyu da dışlayarak rejimi bir askeri diktaya dönüştürmüş, halka fanatik, hoşgörüsüz ve baskıcı davranarak Cumhuriyete karşı bir hoşnutsuzluğun doğmasına neden olmuştur. Özellikle İrlandalılara karşı gösterilen sert bastırma çabaları, İrlandalıların Roma Katolik Kilisesine daha sıkı bağlanmalarına ve Katolikler ve Protestanlar arasında bu güne kadar giderilemeyen bir zıtlaşmaya yol açmıştır.

Cromwel in ölümü ile dikta sistemi ayakta kalamamış ve eski rejim kral karşısında Parlemento nun yetkilerinin arttığı ve topluma bazı hak ve özgürlükler tanıyan (Habeas Corpus) bir Meşruti sistem olarak yeniden kurulmuştur (Glorious Revolution-1688). Ortaçağın feodal ilişkilerini, statülerini ve ayrıcalıklarını koruyarak topluma nispeten birey olma ve bazı özgürlükleri yaşama hakkı tanıyan bu sistem, günümüzdeki demokrasilerin orijini olarak algılanmakta ve kendisinde demokratik bir kalite vehmedilmektedir.

Sistemin bireye, özgürlüğe ve topluma ne kadar yabancı ve kayıtsız olduğu İngilterenin sanayi devrimi için çok ağır bir sosyal fatura ödemek durumunda kalması ve sosyalist ideolojinin gelişmesi ile ortaya çıkmıştır. İngiltere modern kurumları benimsemiş, fakat milli devlet olarak evrimini tamamlayamamış, anayasal cumhuriyete geçememiş, ada olması, ordusu ve denizciliği sayesinde varlığını sürdürebilmiş bir ortaçağ kalıntısı sistemdir. Devlet tarafından kurulmuş bir Kilisesi olan ve anayasal cumhuriyete geçmeyi başaramamış İngiltereyi bir laik ve modern demokrasi olarak tanımlamanın mantığını anlamak mümkün değildir.

İngiltere tarihi ve dinlerin durumu konularında http://www.spartacus.schoolnet.co.uk/religion.htm    sitesi oldukça kapsamlı bilgi vermektedir.

Fransız Devrimi ve Anayasal Cumhuriyet

Fransa'nın İngilizleri topraklarından çıkartarak bir milli duyguya sahip olmaları, dillerinin gelişimi, Fransız krallarının Katolik kilisesi ile işbirliği ile toplum üzerinde mutlakçı bir rejim kurabilmeleri politik evrimlerini farklı bir yörüngeye oturttu. Fransız insanı hem devletin hem de kilisenin yaşamı ve inançları üzerindeki ağır baskısını taşıdılar.

Protestanlığa sempati duyan burjuva kökenli Fransızlara (Huguenot'lar) bir dini gecede katliam uygulandı ve yüzbinlerce Fransız dinsel fanatizm adına Katolikler tarafından katledildiler (1572-St. Barthelemy Katliamı). Diğer taraftan Katolik Kilisesinin politik otoritesini koruyabilmesi uğruna Enkisizyon aracılığı ile işlediği cinayetler Fransız toplumunun Krallık ve Kilise ile tarihi bir hesaplaşmaya gireceğinin gerekçesi oldu. Fransız düşünürleri, iktidarın kaynaklarının milli iradeden kaynaklandığını ve politik otoritenin yönetilenlerle yönetenler arasında temel kuralların belirlendiği sözleşmelerden kaynaklandığını ileri süren görüşler geliştirdiler. Bu görüşler Fransız toplumunda ve entellektüelleri arasında giderek yandaş kazandı ve krallık sisteminin yaptığı politik ve ekonomik hatalar toplumda kutuplaşmaları arttırıp bir devrimle sonuçlanınca, Fransızlar krallık sistemini tasfiye ederek İnsan Hakları ideolojisine dayana bir anayasal cumhuriyeti kurmayı başardılar.

Fransanın tarihi ve kurumsal yapısı mutlakçılık dönemi ve anlayışından kaynaklanmakta idi ve bir cumhuriyete destek verecek bir evrime ulaşmamıştı. Ayrıca Fransız devriminin getirdiği model ve felsefenin Avrupadaki diğer hanedan sistemlerini tedirgin etmesi kaçınılmazdı. Fransanın içinde ve dışında devrim aleyhinde koalisyonlar oluştu ve devrimciler devrimleri son derece sert yöntemlerle savunmak durumunda kaldılar. Bu süreçte Kral ve Kraliçe idam edildiler. Devrimcilerin, Liberal cumhuriyetçi GIRONDIN leri ile radikal devrimcileri JACOBIN ler arasında sert bir mücadele ortaya çıktı. Jacobinler ancak emekçiler tarafından desteklenen ve radikal yöntemler uygulayan yönetim şeklinin cumhuriyetten geri dönülmesini imkansız yapacağını savunmakta idiler. Mücadeleyi Jacobinler kazandı ve Girondinleri kanlı bir şekilde tasfiye ettiler. İdealism ve fanatizm birbirine karışarak, birbirlerini güçlendirdiler ve Fransız halkı devrimciliğin tutkulu, hırslı, hain ve kanlı yüzü ile karşılaştı. Devrime (yani Jacobinlerin iktidarına) karşı olduğundan kuşkulanılan her kişi doğrudan giyotine gönderildi.

Kralı ve Kraliçeyi yargılayarak idam eden ve Krallığın politik otoritesini yok eden devrimcilerin, Kilisenin politik otoritesini tolere edemiyeceği açıktı ve Kilisenin varlıklarına el koyarak, toplum üzerindeki otoritesini yok edebilmek için gerekli bütün girişimleri gerçekleştirdiler. Jacobinlerin bu yöntemleri dine karşı oldukları şeklinde yorumlanmaktadır. Uyguladıkları program incelendiğinde, insan ruhunun din disiplini dışında mutlu olamıyacağı bilinci içinde alternatif bir humanist din yaratma çabası içinde oldukları gözlenmektedir. Dinsel ve politik kurumların karalı bir konuma gelmeleri ve toplumda otorite sağlamaları uzun tarih dönemlerini gerektirmektedir. Bu nedenle Jacobinler özlemlerini kısa bir dönemde gerçekleştiremediler ve bir anlamda kendi kendilerini tasfiye ettiler fakat bu süreçte Fransanın tekrar ortaçağ politik sistemlerine dönmesini engelleyecek başarılı adımlar attılar. Fransız ordusunu Fransız halkına karşı değil diş tehditlere karşı başarı ile kullandılar ve başarıları ile Fransanın milli gururunun gelişmesine ve milli irade fikrinin kökleşmesini sağladılar.

Fransız devrimi Avrupa da matbaanın yaygınlaştığı ve entellektüel altyapının geliştiği bir döneme rasladı ve Avrupa nın diğer toplumu üzerinde derin etkiler yarattı. Fransız toplumu ağır bir fatura ödeyerek bir tarih deneyimini gerçekleştirmiş ve demokratik cumhuriyet modelinin mümkün ve uygulanabilir olduğunu göstermişti. Liberal düşüncelerin Avrupada yagınlık kazanması ve saygı görmesi diğer devletlerin ve özellikle İngilterenin Fransaya müdahale ederek devrimi engellemesini geciktirdi. 

Fransa tipi bir cumhuriyetin gerçekleşmesi güçlü bir orta sınıf ve laik olarak eğitilmiş cumhuriyete inanmış bürokratlar gerektiriyordu. Bu nedenle okul ve okullaşma cumhuriyetin temel enstümanı oldu. Eğitim alternatif politik modellerin uygulanmaya konması için stratejik bir enstrümandır ve bu nedenle laiklik tartışmaları genellikle eğitim tartışmaları etrafında gerçekleşmektedir. Özgürlükçü laik bir cumhuriyetin kendisini tasfiye edecek kadroları yetiştirecek olan eğitim kurumlarına olumlu bakmasını beklemek herhalde saflık olacaktır.

Amerika'da Laiklik Avrupanın Politik Otoritesine Direnmektir

Bireyin sırtında ve ruhunda köhne ortaçağ kurumlarını taşımasını gerektiren İngiliz politik sistemi sistem, İngilizlerin kolonize ettiği Kuzey Amerikada itibar görmemiş, Amerikayı kolonize eden İngiliz göçmenler böyle bir sistemi denemeye dahi çalışmamışlardır. Demokratik kurum ve prosedürler uygulamasında denyim kazanan göçmenler, İngiliz sistemi yerine Fransız devriminden esinlenen ve Humanist İnsan Hakları ideolojisine dayanan bir anayasal bir cumhuriyet kurarak İngiltere nin politik otoritesini dışlamayı başarmışlardır. Bu otoritenin Anglican Kilisesi ve Roma Katolik Kilisesi aracılığı ile arka kapıdan girmemesi için, anayasalarına ekledikleri bir vicdan özgürlüğü maddesi ile din ve devlet ilişkilerinin arasına bir duvar çektiler. Bu Amerika koşullarına özgü ve Amerikalılar için bir Laiklik anlayışı olup ontolojik olarak bütün laiklik modellerinin ideal olarak böyle olması gerektiği anlamına gelmez. Amerikan toplumunun etnik yapısında ve inanç sistemlerindeki çeşitlilikler doğal olarak devletin bunlara mesafeli durmasını gerektirmektedir. Buna karşılık bu inanç sistemlerinin özgün talepleri ordu, okul ve hastane gibi kurumlarında başa çıkılması güç sorunlar yaratabilmektedir. İnanç sistemlerinin çocuklar üzerindeki bazı olumsuz etkilerini engelleyebilmek için devletin mahkeme kararları ile çocukları ailelerinden ayırabildiği de gözlenmektedir.

Amerika'da Laikliğin durumu ve sorunları hakkında ; "Ontario Consultants on Religious Tolerance" http://religioustolerance.org/    sitesinde çok yönlü, kapsamlı ve ayrıntılı bilgi bulunabilmektedir.

Türk Milli Demokratik Devrimi Ve Kuvayı Milliye

Fransız devrimi, Avrupa da ve Avrupa dışında çeşitli uluslar tarafından da denedi ve uygulamaya çalışıldı. Kanımızca bu deneyimlerin en başarılılarından biri Osmanlı generali olan Mustafa Kemal in bir halk lideri olarak Kuvayı Milliye güçlerinin başında bir meclis kurarak ve bir anti emperyalist savaş gerçekleştirerek kurmuş olduğu Cumhuriyettir. Sayın Selçuk konuşmasında Musatfa Kemal in 1930 ların durum ve koşullarına göre davranarak bir şeyler yapan paragmatik bir lider olduğunu, iki kere denemesine rağmen demokrasiye geçemediğini ve artık bu dönemde o nu aşmak gerektiğini doğrudan ve dolaylı bir şekilde belirtmektedir.

Mustafa Kemal in 1930 lar koşullarına göre davranmadığı, bu dönemde uygulanmakta olan totaliter demokrasi modellerini benimsememesinde kolayca anlaşılmaktadır. Ayrıca o dönemde ve çok yakın bir döneme kadar Avrupa nın sosyal çatışmalar yaşamadan gerçekleştiremediği vatandaşların (kadın-erkek) politik ve hukuki eşitliğini, genel oy ilkesini ve 8 saat çalışma günü ilkesini zorlanmadan gereçkleştirebilen bir liderdir. Bu gün sayın Selçuk un çok takdir ettiği Anglo Sakson demokrasisinde kadınlar erkeklerle eşit hukuki haklara sahip değillerdir. Kamu yönetiminin bir çok alanı kadınlara kapatılmış durumdadır. Bir çok demokratik Avrupa ülkesinde ve Kanada'da ise kadınlar politik haklarına çok yakın bir geçmişte kavuşabilmişlerdir.

Musatafa Kemal in demokrasiye geçmesi, Amasya Tamimi ve Erzurum, Sivas Kongrelerinin Bildirgelerinde vurgulanan İrade-i Milliye ilkelerine dyanan Kuvayı Milliye Hareketi ve bunun en güçlü uygulaması olan Türkiye Büyük Millet Meclisi nin açılışı ve bu meclis tarafından kaleme alınan 1921 ve 1924 anayasalarının uygulamaya girmesi ile tamamlanmıştır. Bilimsel yöntem kullandığını ileri süren Sayın Selçuk'un çok iyi bileceği gibi demokrasiler ontolojik olarak standart bir model değil, yapılarına göre tekpartili-çok partili, ideolojilerine göre Totaliter, Liberal ve Liberter yapıda olabilirler. Kuvayı Milliye demokrasisi TEK PARTİLİ LİBERTER bir demokrasidir. Bu nedenle otoriterdir, radikaldir ver zorlayıcıdır. Bu modelde otorite diktatör bir lider tarafından değil, diktatör bir meclis tarafından kullanılmaktadır. Atatürk çok partili modele geçmek için deneyimler yaptığı fakat gelişmeler karşısında devrimleri tehlikeye atmamak için bundan vaçgetiği halde, kurduğu sistemin milli iradeye dayalı demokrasi olması nedeniyle vefatından hemen sonra çok partili sisteme kolaylıkla geçilebilmiştir. Bu sistemde yaşadığımız sorunların anaysadan ve cumhuriyetten kaynaklanmadığı ise çok açıktır.

Türkiye Cumhuriyetinin bireyleri Atatürk ü sevmek veya Atatütkçü olmak zorunluluğunda değildirler. Eğer bu cumhuriyet yerine alternatif bir cumhuriyet düşünüyor ve istiyorlarsa Atatürk ün Liberter Cumhuriyetinde neyin eksik ve yanlış olduğunu gösterip Atataürkle hesaplaşmaları gerekmektedir.

Atatürk'ün sosyal ve politik düşüncelerini yazılı ve sözlü ifade etmekte son derece usta ve son derece verimli olduğu O nu tanıyanlar tarafından bilinir. MİLLET, DEVLET, ÖZGÜRLÜK, DEMOKRASİve CUMHURİYET konusundaki düşünceleri, kendi el yazılarına dayanarak, asistanı Prof. Dr. AFETİNAN tarafından derlenerek "MEDENİ BİLGİLER VE M. KEMAL ATATÜRK'ÜN EL YAZILARI" başlıklı Türk Tarih Kurumu Yayını olarak yayınlanmıştır. Burada, Atatürk ün el yazıları ile de kanıtlandığı şekli ile Atatürk ün bağımsızlığı ve özgürlüğü seven Türk insanı için istediği ve gerçekleştirdiği sistemin HALKÇILIK olarak Türkçeleştirdiği ÖZGÜRLÜKÇÜ DEMOKRASİ olduğunu, DEVLETİN BİREYİN ÖZGÜRLÜKLERİNİSAĞLAMAKLA YÜKÜMLÜ OLDUĞUNU ve CUMHURİYETİN YALNIZCA DEMOKRASİNİN BÜROKRATİK MEKANİZMASI olduğunu belirlediği ve vatandaşın HİÇ BİR GEREKÇEYLE DEMOKRASİDEN VAZGEÇMEMEK KONUSUNDA DUYARLI OLMASI GEREKTİĞİNİ vurguladığı gözlenmektedir.

Bu kitap Maarif Vekaleti tarafından 7.9.1931 yılında "Vatandaş İçin Medeni Bilgiler" başlığı ile bastırılarak Ortaokul ve Liselerde yurttaşlık Bilgisi kitabı olarak okutulmuştur. 

Bu durumda Atatürk ün radikal ve militan bir demokrasi yanlısı olduğunu ve demokrasi konusundaki temel görüşlerinin yaklaşık 60 yıldır yayın hayatında olduğunu görmezlikten gelerek O nun "CUMHURİYETİ KURDUĞUNU FAKAT DEMOKRASİYİ GETİRMEDİĞİNİ" ileri sürmek entellektüel dürüstlük ile bağdaşmamaktadır. "Atatürk cumhuriyeti kurmuştur fakat cumhuriyet baskıcıdır. Atatürk demokrasiyi getirmemiştir ve demokrasi özgürlükçüdür." gibi bir önyargıya sahip olanların, yüzyıllar boyunca ortaçağ karanlığına hapsolmuş, savaşlarla yıpranmış ve yoksul kalmış ekonomik ve kültürel kurumları gelişmemiş bir toplumda, Cumhuriyetin özgürlükçü iradesi olmadan özgür bireylerin nasıl yaratılabileceği sorununa bulacakları çözümü görmek gerekmektedir.

Bu cumhuriyeti laikliğe aykırı bulanlar ve din eğitimin ve hatta bütün eğitimin cemaatlere bırakılmasını savunanlar, İslamcı ideolojinin kadını ikinci sınıf insan saydığını, okumasına gerek görmediğini ve cumhuriyetin iradesi olmadan Türkiyede kızların büyük ölçüde eğitimsiz kalacağını, modern toplum yaşamı dışına sürüleceğini  de düşünüyor olmalıdırlar. Bazı cemaatlerin eğitim konusunda propoganda kokan abartılı başarılı uygulamalarını bütün cemaatlerin tekrarlıyacağını ve bu cemaatlerin laik devlete düşmanlık aşılamayan liberal konular öğreteceğini düşünmek herhalde saflık olacaktır. Ayrıca cemaatlere bırakılmış bir eğitimde öğrencilere kuşkucu, pozitif, araştırmacı bireyler yetişterecek özgürlükçü bir öğretimin verileceğini düşünmek (devlet kontrolunde olsa dahi) daha ileri bir saflığı simgelemektedir.

Türkiye Cumhuriyetinde diyanet işlerinin bir devlet dairesi olması laikliğe tamamen uygundur ve bu durum nedeni ile devletin TEOKRATİK bir yapıda olduğunu ileri sürmek kasıtlı değilse cahilce bir tanımlamadır. Teokratik devlet hem ontolojik olarak hem de semantik olarak Türkiye Cumhuriyetine uymaz ve tarihte de çok ender gözlenmiştir.

Diyanet İşleri Başkanlığı'nın Türk devlet geleneği içindeki yeri ve yetkileri, Başkanlığın Internet sitesinde (http://www.diyanet.gov.tr/page1.htm) son derece etkili birşekilde açıklanmaktadır ve Başkanlığın devlet nezdindeki pozisyonunun Osmanlıda bu yana değişmediği gözlenmektedir.

İran İslam Devleti nin dahi Teokratik olduğu konusunda kuşkular ve tartışmalar gözlenmektedir. İslam dini hiç bir temel kaynağında İran benzeri bir devlet modeli talep etmemekte, hatta hiç bir devlet modeli talep etmemektedir. İslam Devleti İslamcıların politik amaçlarla talep ettikleri bir olgudur ve bir İslam dini gereği değildir.

Okul, insan haklarına dayana özgürlükçü liberter cumhuriyetin en stratejik enstrümanıdır ve hiç bir koşulda cumhuriyet yönetiminin kontrolu dışına çıkartılamaz, çıkartılması demokrasi değil, antidemokratik karşıdevrimi getirecektir. Demokrasi dokusunu insanların ve kurumların oluşturduğu ve çoğunluğa dayalı bir uzlaşmacılık gerektiren bir yönetim sistemidir. Demokrasinin amacı özgürlük değil uzlaşmadır. Demokrasinin özgürlüğe dönük çalışabilmesi için liberter bir cumhuriyetin iradesi gerekmektedir. Bu olguyu sulandıracak çıkışların bu toplumda kimsenin özgürlüğünü geliştirmesi olası değildir.

Sonuç

Buraya kadar geliştirdiğimiz kavram ve yöntemlere göre laiklik ontolojik bir olgudur. Bir toplumun devlet, din ve hukuk kurumları arasındaki etkileşme ve bağımsızlık durumunu yansıtmaktadır. Demokrasi ve laiklik toplumların dinsel, etnik ve kültürel özelliklerini somutlaştıran tarihleri tarafından yoğun bir şekilde şartlandırışmış olup standart bir ideal tip belirlemek olanaksızdır.