| I.GİRİŞ
Tarih misyonu sona ermiş ve politik iradesini
yitirerek, Türk toplumunu 1920'lerde yok olma çıkmazına sürüklemiş bir
imparatorluğu, mucize bir Kurtuluş Savaşı ile tasfiye ederek Cumhuriyet Türkiye'sini
kuran, toplumu çağdışı kalmış kurumlardan arındırarak, çağdaş kurumlarla
yeniden örgütleyen, bu kurumlara özgürlük sevgisi ve ileri bir insanlık ideali
aşılayan, Türk devrimine özgü ve tarihte örneği görülmemiş bir kalkınma modeli
oluşturan ve uygulayan Mustafa Kemal Atatürk, kuşkusuz ki, bütün bunları bir tarih
ve insan felsefesinden ve insanlık idealinden esinlenerek başardı. Yakın tarihte
ortaya çıkan ideolojilerin insanları sürükleme ve tarihi şekillendirme
potansiyellerine bakarak Atatürkçülüğün de bir İdeoloji olduğu ve bilimsel ve
pragmatik olması nedeni ile diğer ideolojilerden üstün olduğu tezinin sık olarak
ileri sürdüğü gözlenmektedir.
Bu eğilim da, başka ideolojileri benimseyen ve hem
kendilerini hem de Türkiye'yi çıkmaza sürükleyen, Türk devrimini ve onun
başarılarını kavrayamamış, genellikle okumuşlardan oluşan kütleleri tekrar
Atatürkçülük bayrağı altına toplamak ve onları daha aydınlık, daha mutlu bir
Türkiye hedefine yöneltmek isteğinin bulunduğu kuşkusuzdur. Bununla beraber her tarih
ve insan felsefesinin ideoloji olarak adlandırılmasının doğru olduğu, ideolojilerle
kütleler üzerindeki sürükleyici etkisinin aslında istenir bir etki olduğu ve insanı
kendine ve tarihe yabancılaştıran bir tür dış telkin olan ideolojilerin
Atatürkçülüğün insan ve tarih anlayışı ile uygun düştüğü kuşkuludur.
Örneğin Marksizm, toplumun bir azınlığı ve özellikle okumuşları tarafından
coşku ile izlenen bir ideolojidir. İslamcılık da benzer özellikleri olan bir
ideolojidir. Atatürkçülük değildir. Bu Atatürkçülüğün lehine bir üstünlük
olarak yorumlanmalıdır. Bu üstünlüğün kavranabilir hale gelmesi için ideolojilerin
sosyolojik anlamı ve görünümü üzerinde durmak yararlı olabilir.
II. İDEOLOJİK SÜREÇLERİN TEMEL
KARAKTERİSTİKLERİ
"İdeoloji" sözcüğü, "sosyoloji"
sözcüğü gibi Fransa'da doğdu (18. y.y.); Başlangıçta düşünce sistemlerinin
bitimi anlamına gelmektedir. Bu sözcük, uluslararası sahada kullanılmaya
başlandığında anlamı giderek değişti. Bu sözcüğü Karl Marks, "Sosyal
olarak yanlı, görüş tarzları" anlamında kullandı.
Bundan sonra sözcüğün giderek daha yaygınlık ve karizma kazanması üzerine, "Belirgin
ve etkili bir sosyopolitik düşünce sistemi" anlamına sahip oldu ve
Marksizmin kendisi bile, Marks'ın yaklaşımının aksine ideoloji olarak
adlandırılmaya başlandı.
İdeolojiler temelde düşünsel süreçlerdir, fakat,
her düşünsel süreç bir ideoloji değildir. Bunun için bazı sosyokültürel
şartların gerçeklenmesi gerekmektedir. Düşünme süreçleri artan bir yoğunluğa
göre, sınıflandırırsak bunları; görüş açısı, fikir hareketi, düşünce
sistemi, inanç sistemi ve ideoloji olarak belirleyebiliriz. Bir sonraki süreç bir
önceki süreçten daha kapsamlı ve daha bütünleşmiş ve daha militan bir durumdadır.
Bunlar, aşağıdaki faktörlerin gözlenip gözlenmediği veya hangi yoğunlukta
gözlendiğine göre birbirlerinden ayrılırlar (SHILS).
a) İnsan, toplum,tarih ve insanlık ile
ilişkili tezlerde evrensellik vs dogmatik yargı kesinliği.
b) Bir ahlak ve ortaklaşa bilinç ekseni
etrafında bütünleşme eğilimi.
c) Yeniliğe, çeşitliliğe ve karşıt tezlere
kapalılık ve direniş.
d) Katılımcıların davranışlarını etkileme
ve biçimlendirmede otorite ve etkinlik.
e) İçinde varolunan sosyal çevre üzerinde
etkili olma derecesi.
f) Politik tutum ve davranışlarda, otoriter ve
militan eğilimler.
g) Katılımcılardan beklenen ve istenen fikir
birliği.
h) Savunulan tezleri destekleyen otoritelerin
kapsamı ve gücü.
ı) Tezleri gerçekleştirmeyi ve yaymayı
yüklenmiş bir politik kurumun varlığı ve etkinliği.
İdeolojik süreçler, bu özelliklerin yoğun bir
şekilde gözlendiği sosyal olgulardır. Örneğin inanç sistemleri; birleştirici bir
politik otoriteye sahip olup olmadıklarına göre, ideolojiye yaklaşır veya
uzaklaşırlar., Buna göre Katolik düşünce bir ideoloji olduğu halde Budizm
değildir.
Bir ideolojik süreç bu kriterler açısından
incelendiğinde aşağıdaki karakteristikler belirginleşir.
a) İnsanın, evrendeki varoluşu ve anlamı ve tarihteki
misyonu konusunda diğer ideolojilerden farklı bir dogma (Ontoloji).
b) Tarihin anlamı, gelişimi ve özellikle gelecekte
alacağı son şekil. (Ütopya) üzerine bir bir felsefe. Genellikle bu felsefe, tarihin
insanlığı ideal bir düzene ulaştıracağı bir gelişim gösterdiğini vurgular
(Eskatoloji). Bütün ideolojiler kendilerine özgün bir tarih anlayışına sahiptir. Bu
felsefe doğrultunda izleyicilere cennet görünümünde bir gelecek (Ütopya) vadedilir.
Ütopyasız bir ideoloji teknik olarak mümkün değildir.
c) Ütopyaya ulaşmak disiplinsiz ve koordinasyonsuz
mümkün olamayacağından her ideoloji entellektüel - politik disiplini sâğlayacak ve
yoldan sapanları cezalandıracak, kahramanları ödüllendirecek bir merkez kuruma
sahiptir. Bu kurum formel veya informal bir şekilde örgütlenmiş olabilir. Her iki
durumda da ideolojik önderlerin ve bir ideolojik kültürün varlığını gerektirir.
d) Farklı ideolojiler farklı ütopyalara sahip
olduklarından ve bunların gerçekleştirilmeye çalışılması sosyal çekişmelere yol
açacağından ideolojiler esas olarak politik yapıdadırlar. İdeolojik yaklaşım,
karşıt ideolojileri meşru görmediği için bu politika genellikle radikal eğilimlidir
ve şiddete başvurulması sık gözlenen bir olgudur.
e) Her ideoloji bir cennet ve buna ulaşmak için bir
disiplin öngördüğünden ideolojiler eğilim olarak totaliter yapıdadırlar.
İdeolojik bir bilinç için tek iman, tek kilise ve tek Ütopya mümkündür. Katolik
Kilisesi ve Enkizisyon bunun en belirgin örneğidir. Dinsel politik kurumların uzun
süre egemen olduğu İtalya, Almanya, Rusya, İspanya gibi toplumların otoriter,
totaliter rejimlere kolayca kaymaları yargıyı doğrulamaktadır.
f) İdeolojilerin diğer bir belirgin özelliği egemen
oldukları insan guruplarında çok inatla savunulan, kan dökme pahasına da olsa
vazgeçemeyen inançlar olarak yerleşmeleridir. Stalin tarafından yargılanan eski
Bolşeviklerin ideoloji dışı kalıp beraat etmektense uyduruk suçları kabul edip
ölüme gitmeleri bunun dramatik bir örneğidir.
g) İdeolojiler, izleyicilerin ruhlarındaki ve
kafalarındaki belirsizlikleri ve boşlukları dolduracak her şeyi kapsayan, inanç
paketleri olduğundan bireylerin varoluşlarının bir parçası haline gelirler,
,ideolojide kopukluk ve tutarsızlık bireyin kendi varlığında bir kopukluk anlamına
geldiğinden birey, gerçek ile ideoloji arasındaki çelişkileri algılayamaz. Bu doğal
bir psikolojik savunma reaksiyonudur. Bu nedenle İdeolojiler yapılarında büyük
çelişkiler taşıyabilirler. İnsanlığa, sömürüsüz ve özgür bir dünya vadederek
yola çıkan Marksizmin, tarihin ve sosyoteknik yapının gerçekleri ve gerekleri
sonucunda çağın en despot devletinin kurulmasına yol açması ve hala haklılığını
ve geçerliğini öne sürebilmesi anlamsız değildir.
h) Her ideoloji kendine özgü bir mitoloji ve kültüre
sahip olur. Amaç akıldan çok duyguları etkilemek olduğundan sistematik bir
fetişleştirme süreci çalışır. Sözlüklere, kavramlara, kişilere ve olgulara
fetişleşmiş anlamlar yüklenir. Yandaşı, yandaş olmayandan ayırabilmek için en
basit davranış şekilleri bile fetişleştirilmiş blr biçime sokulur. Bu fetişlere
ters düşen yandaşlar horlanır ve hırpalanır.
ı) İdeolojiler kökende düşünsel blr olgu
olduklarından toplumların entellektüel sınıfları ile yakından ilişkilidirler.
Entellektüellerin ideolojilerin oluşmasında yayılmasında ve gelişmesinde önemli
rolleri ve katkıları bulunur. Bu nedenle, her ideoloji başlangıç amaçları ve
tezleri ne olursa olsun giderek entellketüel sınıfların özlem ve kuruntularını
yansıtır hale gelir. Entellektüeller; fetişleştirme sürecine'de katkıda bulunurlar
ve kendi karizmalarını arttıracak ve kendilerine Prometan (kurtarıcı) bir görünüm
sağlayacak olan çağdaşlık, ilericilik, devrimcilik, kurtarıcılık gibi kavramların
entellektüel bir görünüm taşımalarına özel bir önem gösterirler (MARDİN).
III. ATATÜRKÇÜLÜK BİR İDEOLOJİ MİDİR?
ideolojik süreçleri karakterize eden ve burada
özetlemeye çalıştığımız görünümler, Atatürkçülüğün bir ideoloji olayı
olmadığı belirlememize yardımcı olabilirler.
a) Bütün ideolojilerin temel eksenini tüm insanlığı
kapsayan eskatolojik-ütopik bir tarih felsefesi oluşturur. Atatürkçü tarih
anlayışında tarihin insanlığa iyi bir gelecek yönünde bir yükümlülüğü yoktur.
Özgürlük ve mutluluk daima bir çaba sonucu; akıl ve bilim yardımı ve insanlık
sevgisi ile elde edilecektir. Atatürk'ün başta Nutuk olmak üzere bütün düşünsel
çalışmalarından gözlenen tarih felsefesi "Tarih iradelerin
çatışmasıdır" olarak belirginleşmektedir. Buna göre düşmanlık duygusu
anlamsızdır ve karşıt iradeler de saygıya layıktır. Kendilerine karşıt bir
görünümde olan her türlü eğilime düşman gözü ile bakan ideolojilerle
karşılaştırıldığında bu, farklı bir görüş tarzıdır.
b) Atatürk'ün bütün yaşamı boyunca bir özgürlük
misyoneri ahlakına sahip olduğu ve çevresine ve gençliğe bu yönde telkinlerde
bulunduğu gözlenmektedir. Bununla beraber, Atatürkçülerin kendilerini çevrelerinden
ayıran özgün bir ahlâk anlayışına sahip oldukları, söylenemez. Bir ideolojinin
temel fonksiyonlarından biri olan ahlâk ve bilinç birliği henüz oluşturulabilmiş
değildir. Atatürkçüler, Atatürk'ten farklı olarak sorunlara pragmatik olarak
yaklaşmakta ve Atatürkçü değerlerin somutlaştırıldığı ve özenle savunulduğu
gözlenememektedir.
Atatürk'ün de sorunlara pragmatik olarak
yaklaştığını ileri sürmek Atatürkçülerin tipik yanılgılarından biridir.
Atatürk, bütün sosyopolitik tercihlerinde, yücelmiş bir insana özgü üstün ahlak
standartları ve yüce değerlere bağlılık göstermektedir. Türk Devrimi gibi akıl ve
mantık ötesi bir mucizeyi pragmatik ve pratik ahlaklı bir kişinin
gerçekleştirebilmesi mümkün değildir.
c) Türkiye'nin ve dünyanın sorunları karşısında
Atatürkçülüğe özgü tezler ve tahminler ileri sürülememektedir. Bir Atatürkçü
perspektif oluşturulamamıştır. Atatürk'ün tutarlı bir politik ekonomi görüşü
bulunduğu halde (AFET-İNAN), Atatürkçüler somut ve değişen şartlarla birlikte
gelişen bir politik-ekonomi kuramı oluşturamamışlardır.
d) Çoğulcu demokrasinin doğal sonucu sayılabilecek
dinsel kökenli politikaya gösterilen gevşek bir reaksiyon dışında
Atatürkçülüğün somut bir politik program ve tutumu mevcut değildir.
e) C.H.P'nin "Ortanın Solu" programı ile
entellüktüel radikalizminin doğrultusuna girmesi ve bugün feshedilerek tarihe
karışmış olması nedeni ile (Kasım 1982 olarak) Atatürkçülük
politik örgütünü yitirmiş durumdadır.
f) Karşıt Atatürkçü tezleri uzlaştıracak ve
topluma güncel olaylar karşısındaki Atatürkçü yorumu aktaracak bir entellektüel
otorite merkezi mevcut değildir. Bir Atatürkçü kültür oluşturulamadığı gibi
toplumda görüşleri ile belirginleşmiş etkili Atatürkçü önderler
görülmemektedir. Atatürkçülüğe katkıda bulunanların kimler olduğu ve
katkılarının ne olduğu bilinmemektedir. Anayasamızda öngörülen kuruluşun bu
fonksiyonu ne ölçüde gerçekleştirilebileceği belirgin değildir. (Bu
yazı 1982 kasımında Atattürkçülüğün ciddi bir hayal kırıklığı yarattığı
bir dönemde yazıldı. Bu gün, Atatürk felsefesini kavramış ve yorumlamış, toplumu
düşünceleri, görüşleri, bilgi ve bilgeliği ile aydınlatan sayısız düşünürün
varlığını söyleyebilmekten mutluluk duyuyorum. K. MERİH)
g) Atatürkçülük, yetersizlik ve iktidarsızlık
duygusuna sahip sosyal gruplara ve özellikle entellektüellere kendilerini
önemsemelerini sağlayacak misyonlar yüklememektedir. Esas olarak, başarıya ulaşmış
bir devrimden kaynaklanan bir iktidar felsefesi olduğundan, kendinin iktidar
mekanizmasından uzak gören entellektüel kütleye yabancı gelmekte onların daha
Prometan (kurtarıcı) ideolojiler aramalarına yol açmaktadır.
h) Özgürlükçü, akılcı ve bilime önem veren bir
düşünce şekli olduğundan ideolojilerin en belirgin özelliği olan fetişizme olanak
vermemektedir. Bu eğilim, bilimi dahi fetişleştiren inanca yönelik kişiliklere
oldukça ters gelmektedir.
I) Türk toplumunda birkaç şekilci reaksiyon dışında
Atatürkçü değerlerin haberleşildiği ve bunların sistematik bir şekilde
savunulduğu görülmemektedir. Diğer taraftan ilericilik, çağdaşcıl, devrimcilik,
vatanseverlik gibi değerleri, kendi ideolojilerine maletmeye çalışânlar hiçbir
reaksiyonla karşılaşmadan Türk devrimini, Türk halkını ve onların değerlerini
küçümseyebilmektedirler.
IV- SONUÇ :
Bir tarih gerçeği olarak Mustafa Kemâl Atatürk, onun
gerçekleştirdiği Türk devrimi ve bu devrimi gerçekleştirme şekli ortadadır.
Bütün bu tarih sürecine bir özgürlük ve Türklük sevgisinin ve daha ileri bir Türk
toplumu ideailinin hükmettiği kolayca görülebilir. Fakat buradaki tartışmanın
ışığı altında bu değerlerin toplumdaki bireyler tarafından aynı şekilde
algılanıp benimsendiği söylenemez. Bunun önemli bir nedeni, Türk devrim sürecinin
özgün bir model olarak entellektüellerin algılama kapasitesini oldukça aşmış
olmasıdır. Entellektüeller için Türk modelini kitaplarda yazan modellere benzetmeye
çalışmak bu modeli kavrayarak onu kendi sonuçlarına ulaştırmaktan daha kolay ve
geçerli görülmektedir. Toplumumuzun belirli aralıklarla girdiği politik ve ekonomik
bunalımlar ise yaklaşımın sakıncasını açık bir şekilde ortaya koymuş
bulunmaktadır. |