|
||
KEMALİZM MİLLİ HAKİMİYET ve CUMHURİYET DEMEKTİR |
||
Prof. Dr. İsmet GİRİTLİ |
||
Atatürk'ün en büyük ve önemli kararı; Millî Hâkimiyete dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak kararı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün hem ebedî, hem de en büyük eseridir. Bilindiği gibi Atatürk bu kararını Büyük Nutuk'un başında şöyle açıklamıştır :
Atatürk sözlerine şöyle devam eder :
''Atatürk'ün «Halkçılık ilkesi» ile de dile getirdiği Millî Hâkimiyete bağlılığı; Türk Milletine sevgi, saygı ve inanç hissine dayanır. Gerçekten Kemalist Devrimin başarısı Atatürk'ün ancak ve özeliikle Türk Milletine beslediği derin inançla açıklanabilir. Merhum Yunus Nadi, ''Ankara'nın İlk Günleri'' adlı ve Mustafa Kemal'in Ankara'ya gidişini takiben orada çıkarmağa başladığı ''Yeni Gün'' Gazetesi dönemine ait hatıralarını saptayan kitabında; Ankara'nın yoksulluğu içinde etrafındaki bir takım iç burucu kötü durumlardan kendi hesabına şikâyetçi olduğunu ve bunu nihayet bir akşam Mustafa Kemal'e açtığını ve şu cevabı aldığını yazar:
Yunus Nadi Bey, ortaya attığı bütün karışık ve karamsar durumlara Mustafa Kemal'in hep iyimser cevaplar vermesi üzerine, Ankara'nın boşluğunun gözünden silindiğini, bütün vatanı canlı insanlarla dolu bir gülistan görmeğe başladığını ve ilk defa olarak çok rahat bir uyku uyuduğunu yazar. Anadolu'nun çöl-yaylasında Mustafa Kemal'in gördüğü dopdolu hayatı daha sonra Falih Rıfkı Atay ''Yayla'' başlıklı yazısında büyük güçle tevsir etmiş ''Yayla Türk'ün beşiği idi. Son sınır da o olmuştur. Yayla, biraz Türk'ün kendisidir.'' demiştir. Ankara'nın yeni Devlet Merkezi olmasına, bütün sözde aydınların hayret ve tenkidlerine rağmen, karar veren Mustafa Kemal şöyle demiştir :
Daha Samsun'a çıkışının ilk günlerinde, O'nun neler yapacağını merak edenler ve o günlerin kötü şartları ortasında, hemen eldeki askerî birliklere yeni bir çeki düzen vererek, Yunan ordularını tepelemenin en kestirme yol olduğunu düşünenler pek çoktu. Fakat, O, ilk yapılacak Kongrede bulunmak için acele ediyordu. Bir an önce Erzurum'a gitmek lâzımdı. Sonradan çok iyi anlıyoruz ki Mustafa Kemal için en önemli ve asıl kuvvet kaynağı, asıl mücadelenin dayanacağı kudret, Türk Milletinin sönmez yaşama iktidarı ve irade gücü idi. Buna dayanmadıkça hiç bir teşkilât, hiç bir karar bu milleti esir olmaktan kurtaramazdı. Erzurum Kongresinin buhranlı havasını anlatan merhum Cevat Dursunoğlu :
diyor. Gerçekçi Mustafa Kemal biliyordu ki, Ordular dağılabilir, silâhlar işe yaramaz olur. O dağılmayacak ve yıkılmayacak bir kuvvete dayanmak istiyordu. Dağıldıkça büyüyen, kırıldıkça bilenen bir kuvvete arkasını vermek istiyordu. Bu kuvvet, kağnısı ile Anadolu yollarının uzun gecelerini bir sancı gibi inleten Türk kadınının çilekeş göğsünde çarpıyordu. Bu kuvvet, dağdaki çobanda, köydeki rençberde, bir köşeye çekilmiş emekli askerde ve memurdaydı. Bu kuvvet dağınıktı, yorgundu, açtı. Daha doğrusu görünürde yoktu. İşte Mustafa Kemal mantıkça yok olan bir kuvvete el atmış ve bunun köklülüğünü, dağılmaz ve yenilmezliğini anlayarak ve ona inanarak, rütbe ve nişanlarını Sarayın yüzüne fırlatarak ''Sine-i Millete bir Ferd-i' Millet olarak'' mücadeleyi başlatmış ve zafere erdirmiştir. II ''Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir: Biri Millet kararı diğeri en ağır ve müşkül şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkı ile lâyık görülen Ordunun kahramanlığı'' diyen Atatürk : Millî Mücadelenin en karanlık günlerinde yanında bulunan sadık yakınlarından gazeteci Yunus Nadi Bey'in ''Her kerameti Meclis'ten beklemek niyetinde miyiz? diye sorması üzerine, Mustafa Kemal'in verdiği cevap şu olmuştur :
''Atatürk Diktatör mü idi?'' sorusuna Falih Rıfkı Atay'ın ''Çankaya'' adlı eserinde cevabı şudur :
Aynı konuda Lord Kinross ise şöyle diyor :
Mustafa Kemal'in yönetiminde, Bernard Lewis'in de belirttiği gibi : Arkamdan bir gelen var mı" diye irkilmek, kapı çalnınca dehşete düşmek, toplama kamplarının korkunç tehdidi altında yaşamak cinsinden, bir süre sonra Batı'da ortaya çıkacak olan şeyler yoktu. Amerikalı Prof. Dankwart A. Rustow'un ''Devlet Kurucusu Olarak Atatürk'' adlı uzun makalesinde de vurguladığı gibi; Osmanlı İmparatorluğunun Türkiye Cumhuriyetine geçişi sırasında Mustafa Kemal'in oynadığı rol, ünlü sosyolog Weber'in terimi ile karizmatik liderliktir. Bilindiği gibi karizma; önder ile taraftarlarını birbirlerine yaklaştıran bir ilişki, bir bekleyişler bağlantısıdır. Karizmatik liderlik bir çeşit buhran önderliğidir. Aynı makalede belirtildiği gibi, mizaç ve yetişme bakımından Mustafa Kemal soyut bir düşünürden çok bir eylem adamı idi. Fakat eylemlerini uzun boylu düşünür, düşüncelerini de harikulâde bir şekilde ifade etmeği bilirdi. Bu fikirler, söylev ve diğer beyanlarında bulunabilir.... Daha 1909 gibi erken bir devirde, subayların herhangi bir partizan faaliyete geçmelerinin yasaklanmasını istemiş ve onu izleyen 9 yılda kendisini tamamen askeri görevlere teksif etmiştir, Ayni ilkeyi siyasal yönetimi ele aldığı zaman yeniden şu sözleri doğrulamıştı: Kumandanlar, siyasî cihetin icaplarını düşünen başka vazifeliler olduğunu unutmamalıdırlar... Lâfla, politika ile.... askerlik vazifesi yapılmaz...'' Bütün hayatı boyunca Mustafa Kemal hukuk ve kanuniliğe karşı titiz bir saygı göstermiştir. Bu, onun ulusal olduğu kadar kişisel bir özelliği idi. Daha okul sıralarından tarihe meraklı olan Mustafa Kemal:
demiştir.Atatürk döneminin bir diğer güçlü yazarı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu :''Onun nazarında Geri Millet, İleri Millet sözleri insanlığa karşı ancak bir küfür manasını ifade edebilir. Zira O, medeniyetin, hiç değilse manevi değerleri bakımından, bütün insanların müşterek malı olduğu inancında idi. Ve eğer bazı tarihî hadiseler şu ve bu milletler arasında birtakım bilgi ve refah farkları meydana getirmişse, bunun değişmez bir alın yazısı olmadığını pek iyi bilirdi. Vatan topraklarını işgal ve istilâ ordularından temizleyip, kapitülâsyonları kaldırdıktan ve kılıcı kuvveti ile mazlum Türk milletinin bütün haklarını muarızlarına kabul ettirdikten sonra, mareşal üniformasını çıkarıp tekrar bir ''Ferd'i Millet'' olarak İnkilâp Savaşına atılmak ihtiyacını, Mustafa Kemal işte bundan dolayı hissetmiş ve bu hareketi ile de istiklâllerinden mahrum milletlere gerçek istiklâlin ancak vicdan ve fikir hürriyeti ile kazanılacağını göstermiştir.'' diyor.Sofya Ataşemiliteri iken Mustafa Kemal'in yazdığı ''Zabit ve Kumandan ile Hasbihal'' adlı ve daha sonraları İş Bankasınca da yayınlanan kitapta esas itibarile bir eylem adamı olan Mustafa Kemal'in, fikir ve ideolojilerin önemine dikkati çektiğini görüyoruz: ''İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri teşahhus ve tamim eden kimselerdir. Fikrin hassası da hiç bir itirazın bozmayacağı bir mutlak şekilde kendi kendini kabul ettirmektir. Bu ise, fikrin yavaş yavaş duygulara istihale ederek, inanca çevrilmesi ile mümkündür ve böyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka muhakemelerin hükmü olmaz.'' Yani Mustafa Kemal, fikrin sadece zihin kadrosunda beliren durgun bir unsur olmadığını, hayat alanına çıkarak bir şeyler yapmak, kısaca bir inanca sahip olarak gerçeklere doğru gitmenin gerektiğini söylüyor. Atatürk gerçekçi bir Devlet ve fikir adamı, yürekli bir aksiyon adamıdır. Ölümünden sadece bir yıl önce, 1 Kasım 1937 de, TBMM de okuduğu Nutuk'ta Kemalist ideolojinin hedefi olan modernleşmeyi bir kere daha şu sözlerle vurgulamıştır :
Bir yazarın da söylediği gibi; sonradan çok iyi anlıyoruz ki Mustafa Kemal için en önemli olan ne Ordu, ne de Kongrelerdi. Asıl kuvvet kaynağı, asıl mücadelenin dayanacağı kudret, Türk milletinin sönmez yaşama iktidarı ve irade gücü idi.... Buna dayanmadıkça, hiç bir teşkilât, hiç bir karar, ölmek üzere bulunan bu milleti esir olmaktan kurtaramazdı. III Büyük Atatürk'ü en çok üzen şey diktatör telâkki edilmesi idi. Zira O yaradılışı itibarile diktatörlükten ve diktatörlerden nefret ederdi. Şahıs veya zümre saltanatı, keyfi idare, tahakküm ve istibdat ile durmadan mücadele etmiştir. O ''Ferdin saltanatı ve onun temsil ettiği meş'um bir idare şekline çevrilen silâh mukaddestir'' diyordu. Biliyoruz ki, O'na Halifelik ve hayat kaydı ile Cumhurbaşkanlığı da teklif edilmişti : Şiddetle reddetti. Kurduğu fırkanın daimî ve değişmez başkanlığını bile kabul etmedi. «Milletin sevgi ve güvenini kaybetmediğim müddetçe tekrar seçilirim; Milletin reyi esastır» diyordu. Anayasada Cumhurbaşkanının yetkilerini en küçük hadde indiren de bizzat Atatürk'tür. Bir aralık, Cumhurbaşkanına, Büyük Millet Meclisinden çıkan kanunlara karşı 1924 Anayasasında ''Veto'' hakkı verilmesini istemişti. Fakat özellikle Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saracoğlu gibi genç hukukçu arkadaşlarının itirazı üzerine ortaya çıkan tartışmalardan sonra, bundan da vazgeçmiştir. Kendisini yakından tanımâk fırsatını bulan Fransa'nın Ankara Büyük Elçisi Conte de Chambrun anılarında şöyle der :
Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşından sonra Avrupa'nın çeşitlî ülkelerinde bir takım şeflerin ortaya attıkları aşırı ve totaliter ideolojilere ve bunun sonucu olarak meydana gelen sistemlere karşıydı. Merhum Hasan Rıza Soyak'ın ''Atatürk'ten Hâtıralar'' adlı değerli eserinin Birinci Cildinde de anlattığı gibi, ''Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri (Recep Peker) İtalya ve Almanya'da uzun bir tetkik gezisi yapmıştır. Dönüşünde toplanacak olan Parti Kurultayına sunulmak üzere yeni bir Tüzük ve çok uzun ve ayrıntılı bir program hazırlamıştı. Soyak'a göre; gerek Tüzük, gerekse program o zamanın tek partili totaliter idarelerindeki esasa göre kaleme alınmış, Büyük Millet Mecilsi bir şekilden ibaret hale getirilerek, az sayıda ve geniş yetkili bir heyet karar gücü ile donatılmıştır. Ayrıca İtalya ve Almanya'da olduğu gibi üniformalı gençlik teşkilâtı kuruluyordu. Bir kelime ile ve tam manası ile Faşizm'' ....Atatürk bu önerilere ''Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir? Görülüyor ki varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile zerre kadar anlaşılmış değildir'' sözleri ile karşı çıkmış ve bu girişimi önlemiştir. Merhum Soyak'ın çok yerinde olarak vurguladığı gibi, bu vesikafar ''Atatürk'ün totaliter ideoloji ve idarelerin ne kadar aleyhinde olduğunu, bütün gayret ve icraatının, memleketi, en sağlam ve sarsılmaz temeller üzerine kurulmuş gerçek bir halk ve hukuk idaresine kavuşturmak hedefine yönelik bulunduğunu, yabancı ideolojilerin şatafatına kapılmış bazı en yakın çalışma arkadaşları ile dahi uğraşmak zorunda kaldığını açıkça ortaya koymaktadır. IV Atatürk :
Atatürk'ün bu sözlerinde, biri şahsına ait, diğeri de milletinin hayatı ile ilgili iki çeşit hürriyet anlayışı vardır. Fakat kendisinin hür olması için milletinin de hür ve bağımsız bulunmasını şart koşmuş, ne var ki hürriyeti başıbozukluk anlamına almamıştır. Selahattin Demirkan'ın ''Bir Milletin yarattığı Lider: Mustafa Kemal Atatürk'' kitabında yeralan şu olayı birlikte okuyalım :
diyen Atatürk'ün hürriyet kavramı üzerindeki fikirlerini Profesör Âfet inan şöyle özetliyor :
Kısaca hürriyetin karşısında ve hattâ onun içinde saklı bir başka ilke vardır ki o da ''sorumluluk'' tur. Bunu çok iyi anlayan Atatürk ''mesuliyet yükü herşeyden, ölümden de ağırdır'' demiştir. Profesör Âfet İnan ''Atatürk Hakkındaki Hâtıralar ve Belgeler'' adlı kitabında şöyle yazar: ''O daima mesuliyeti üzerine almıştır. Çünkü, herhangi bir işte mesuliyeti müdrik kimselerin başarılarına, inanmıştır.... Atatürk, Türk milletine en büyük nasihatini şu üç kelimede hülâsa etmiştir: ''Türk, öğün, galış, güven.'' Hayatında etrafına her zaman güç, ümit ve neş'e dağıtan Atatürk kurduğu yeni Devletin bünyesinde kanunî yetki ve sorumluluklara dayanan gerçek ve medenî bir idare sistemi yerleştirmek yolunda sürekli çabalar sarfetmiş, zaman zaman gördüklerinden üzüntüye kapılmıştır. Hasan Rıza Soyak'ın anılarından birinde anlattığı üzere, 1930 Yılı baharında yaptığı bir yurt gezisi esnasında Soyak'a şunları söylemişti:
Atatürk; ''kuvvet-hak'' ilişkisini 1925 yılında İnebolu'da şu sözlerie dile getirmiştir :
Bilindiği gibi A.B.D. Başkanı Wilson tarafından ilân olunan ''14 Prensibe göre Millet ve Milliyet esaslarına dayanan yeni devletler kurulabileceği ifade edilrnişti. Mustafa Kemal bu olaydan şöyle söz eder :
V Mustafa Kemal 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Fakültesini açarken şunları söylemiştir:
Mustafa Kemal sözlerine şöyle devam eder :
Mustafa Kemal 30 Temmuz 1925 te Kastamonudaki konuşmasında ''inkilâbın Gayesi''ni şöyle belirtmiştir:
Görülüyor ki, Kemalist Devrimin hedefi sadece Cumhuriyeti kurmak değil, Türkiye Cumhuriyeti Halkını çağdaş ve medeni bir toplum haline getirmektir. Kısaca bir Ulusal Çağdaşlaşma - Modernleşme Hareketi olan Türk İnkilabı başlı başına bir Kültür İnkilabıdır. Bununla birlikte Mustafa Kemal, İkinci Meşrutiyet rejimi ile Cumhuriyet rejimi arasındaki büyük farkı belirtmekte çok haklıdır:
Atatürk'ün inkilâp kavramının özü; hayat ve zihniyet değişmesidir. Kastamonu konuşmasında şunları söyler :
Fakat gerçekçi Mustafa Kemal, Kemalist Devrimin sadece hukukî bir temele dayandırılmasının yeterli olmadığını görmüş, bu işin konuyu alfabesinden tahsile başlayacak yeni bir Cumhuriyet neslinin yetiştirilmesi ile mümkün olacağını söylemiştir. İşte Atatürk Cumhuriyetinin ideolojisi olan Kemalizm'in saptanması ve benimsetilmesi misyonu bu bakımdan da önem taşımaktadır. VI Türk milletinin yepyeni ve millî bir devlet kurmak üzere harekete geçmesi 30 Ekim 1918 Tarihli Mondros Mütarekesinin imzalanması ve bilhassa uygulanışındaki haksızlıklar dolayısile başlamıştır. Bu suretle, 1919 yılında Anadolu ve Trakya'da kesif bir kongre faaliyeti sonucunda ''Müdafaa-i Hukuk'' hareketi organize ve ''Heyeti Temsiliye'' bir hükümet hüviyeti ile, ülkenin büyük bir kısmının mukadderatına hâkim olmuştur. Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra memleketi yer yer parçalayan işgale karşı, mukavemet hareketleri de yer yer başlamış, millet müstebit ve müstevlilere karşı ayaklanmıştır. Atatürk'ün 19 Mayıs 1919 da Samsun'a ayak basışından Cumhuriyetin ilânına kadar geçen devre içinde ''Millî Mücadele Ruhu'' bütün Türklerin düşünce ve ruhlarını sarmıştır. Müstevlilerin işgal faaliyetlerine paralel olarak, Mondros'tan sonra memleket içindeki ''küçük azınlıklar'' ayrı hükümetler kurmak iddiasında bulunmuş, asli unsur olan Türkler müdafaa ve mukavemet teşkilatı olarak bunların da karşılarına dikilmişlerdir. Kurulan bütün bu teşkilât ve Cemiyetler Sivas Kongresine kadar mahalli birer teşkilât olarak çalışmışlar, Büyük Atatürk'ün teşkilâtçılık irade ve dehası Sivas Kongresi ile bütün bu mahalli teşkilâtları bir araya toplamış ve bunlar ''Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'' nin birer şubesi olmuşlardır. Esasen Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamiminde Şark vilayetleri adına Erzurum'da akdedilecek kongreden (23 Temmuz - 7 Ağustos) sonra, umumi ve millî arzu üzerine Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta Millî bir Kongrenin süratle toplanması lüzumunu ve kararını bildirdiğini görüyoruz. Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 da perşembe günü öğleden sonra saat ikide açılmış, Sivas lisesi salonunda Mustafa Kemal gizli reyle Kongre Başkanlığına getirilmiştir. Kongrede bütün vatanın müdafaası hususundaki azim ve kararın, bir kere daha, kuvvet ve heyecanla teyid edildiğini müşahede etmek mümkündür. Heyeti Temsiliye Reisliğinin de Mustafa Kemal'e verildiği Sivas Kongresinin kamu hukukumuz bakımından asıl önemi ve ayırt edici vasfı yurt içi mukavemet teşkilâtlarını bir elde toplamış olmasıdır. Ancak merkezden düzenlenen bir hareketin ve planlı çalışmanın, güçlük ve sıkıntıları yenip vatanı kurtarabileceği kanaatı Kongrenin ana temasını ve havasını teşkil temiştir. 11 Eylül 1919 da Umumi Kongre tarafından ilân olunup ''Sivas Kongresi Beyannamesi'' adı ile anılan ve Kongrede alınan kararları ihtiva eden vesika, o zaman temelleri atılmakta olan milli devletimizin ideolojisi ve yönü bakımından önemlidir. Bu beyannameye göre :
VII Sivas Kongresi, 22 Haziran 1919 Amasya Yazısı ile kararlaştırılmış ve 4 Eylül 1919 da, Perşembe günü saat 14 te, bugünkü Sivas Lisesi salonunda, 31 delegenin katılması ile açılmıştır. Kongre Başkanlığına seçilen Mustafa Kemal için konu, Erzurum Kongresi Nizamnamesi ve esas gayelerini kabul etmek, Vilayat'ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Heyeti Temsiliyeyi bütün vatanı kapsayacak yetkilerle teçhiz ederek, millî bir teşekküle ve organa vücut vermekti.... Oysa Kongrede bazı kimseler ''Amerikan Mandası" peşinde idi, hatta İstanbul'dan gelenler Sivas'a Brown adında bir Amerikan gazetecisi bile getirmişler, bu gazete muhabirine Amerika Cumhurbaşkanı kadar önem vermeğe başlamışlardır. Fakat Atatürk'ün gerçekleri gören tutumu sayesinde sonuç şu olmuştur : İlk üç toplantı gününü yiyen lüzumsuz tartışmalardan sonra, dördüncü günü konuya girilmiş, Erzurum Kongresinin Nizamrıamesi ve esas gayeleri Sivas Kongresinden de geçirilmiştir. "Vilâyatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'' yerine ''Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti'' ne yer verilmiş ve bu suretle bu teşekkül bütün Türkiye'nin mukavemet teşkilâtı hüviyetini almıştır. Kongre bütün Türkiyeyi temsil eden bir kongre haline gelmiş, bu arada yabancı himaye dilekleri kongrenin kararı haline girmeden atlatılmıştır. Sivas Kongresi 12 Eylül 1919 da çalışmalarına yön vermiş, Kongre çalışmaları sonucunda yayınlanan ve 10 maddede hülasa edilebilecek beyanname kararları arasında ''Merkezi Hükümetin Millî İradeye tâbi olması'' ve ''ancak istiklâl ve milliyet esasına saygı gösteren dış yardımların kabul edilmesi'' gibi önemli hususlara yer verilmiştir.Mustafa Kemal de; bu suretle tamamen ortaya çıkan bu Millî Mukavemet Hareketinin yetkili lideri haline gelmiştir. Esasen Mustafa Kemal'in plânının temel unsuru, Millî Mücadele Hareketini halka mal etmek ve liderliğe seçimle gelmek idi. Yalnız orduya dayanarak idareyi ele geçirmek, belki kestirme, fakat zararlı ve tehlikeli bir yol olacaktı. Balkan Harbinden beri, ordunun politikaya karışması aleyhinde kuvvetli bir cereyan belirmişti. Her ne kadar ordu politize olmuş idiyse de, subayların bir kısmı ordunun politikadan çekilmesi fikrine inanmaktaydılar.Bu itibarla orduya açıkça bir ihtilâl davranışına sokmak, çeşitli ihtilâflara ve tehlikeli bölünmelere sebep olabilirdi. İki Meşrutiyet denemesi ''Halkın İdareye iştiraki'' fikrini memleketimize getirmiş bulunuyordu. Bu itibarla Mustafa Kemal'in Halk ve Orduyu dengeli iki kuvvet olarak yanyana tutması; başka bir deyimle, (ihtilâl planında) birinci derecede halkı hesaba katması, yerinde bir siyasî düşünce tarzı idi. İşte Atatürk'ün Millî Mücadeleyi ve Anadolu İhtilâlini halka mal etmek çabası içinde, Müdafaa-i Hukuk Teşekküllerine eğilmesi ve onları Erzurum ve Sivas Korıgrelerinde bir araya getirmesi büyük sezgi ve yanılmaz metodunun yeni ve başarılı sonuçları olmuştur. Mustafa Kemal, giriştiği hareketin ve mücadelenin bu temel unsurunu, daha 1919 Haziranında, ortaya açıkça koymuştur:
Sivas Kongresinin dayandığı temel felsefenin en veciz ifadesini Kongre esnasında yayınlanmaya başlayan ve Sivas Kongresinin fikirlerini ve kararlarını aksettirmek için çıkarılan ve bizzat Mustafa Kemal'in adını koyduğu bir gazetede bulmak mümkündür. irade-i Milliye. VIII Millî Devrim Tarihimizi bilenlerin hatırlayacağı üzere, 16 Mart 1920 de İstanbul'un yabancı kuvvetler tarafından işgali ve bu işgalin neticesinde son Osmanlı Mebusan Meclisinin toplantılarına devam etmek olanağını bulamıyarak, tatile karar vermesinden sonra, Mustafa Kemal'in teşebbüsü ile olağanüstü yetkileri haiz bir Millet Meclisinin Ankara'da toplanmasının teminine çalışıldığını görmekteyiz. 19 Mart 1920 de Mustafa Kemal ''Heyet-i Temsiliye'' nâmına Vilâyetlere, müstakil livalara ve Kolordu Kumandanlıklarına göndermiş olduğu seçim tebliğinde ,devlet merkezinin düşman kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olduğunu, Osmanlı Meclis-i Mebusanının dağılmış bulunduğunu ve bu durum karşısında milletin bağımsızlığını ve devletin kurtuluşunu temin edecek tedbirleri düşünmek ve tatbik etmek üzere, millet tarafından, ''Selahiyet-i Fevkâladeyi haiz bir Meclis'' in Ankara'da toplantıya daveti ve dağılmış olan mebuslardan Ankara'ya gelebileceklerin de bu Meclise katılmalarının zaruri görüldüğünü belirtiyor ve seçimlerin icrası için gerekil direktifleri veriyordu. Atatürk, Ankara'da toplanacak olan bu Meclisin, esasında bir ''Meclis-i Müessesan= Kurucu Meclis'' olması fikrinde olup, önceleri Osmanlı Parlamentosunun bir devamı şeklinde telâkki edilmemesini ve tadilleri ile yürürlüğe sokulmuş olan 1876 Anayasası ile bağlı olmamasını ve herhalde mevcut rejim ve Anayasayı değiştirmek yetkileri ile donatılmış olmasını sağlamak istiyordu. Fakat bu gayesini o zamandan izah etmek istemedi. Esasen bu konuda kendisine Erzurum ve Sivas'tan yapılan ikazlar üzerine «Meclis-i Müessesan» tabiri yerine ''Selâhiyet-i Fevkâladeyi Haiz Meclis'' tabirini kullanmayı tercih ettiğini Büyük Nutuk'ta söylemektedir. 19 Mart 1920 tarihli seçim tebliğindeki esaslara uygun olarak, her livadan beş mebus seçilmek üzere yapılan seçim sonunda, memleketin muhtelif seçim çevrelerinde 232 mebus seçilmiş, bunlar da birinci BMM'nin esasını teşkil etmişlerdir. Bunlardan başka, İstanbul Meclis-i Mebusanından gelen 92 mebusa ilave olarak Yunanistan' dan gelen 1 ve Malta'dan gelen 14 mebus ile birlikte, birinci Büyük Millet Meclisinin üye sayısı 337'yi bulmuştur. Bu meclis ilk toplantısını, o tarihe kadar Ankara'ya gelebilme imkânını bulan 115 üyenin iştiraki ile 23 Nisan 1920'de, bir Cuma günü Ankara'da yapmış ve teşekkül etmek üzere bulunan yeni bir Türk Devletinin hukuki ve siyasi düzenine duyulan ihtiyaçlara uygun bir tarzda önemli tatbikata başlanmıştır. Ankara'da Meclisin toplanması ile Müdafaayı Hukuk Hareketi dağınıklıktan ve fiillikten kurtulmuş ve bu suretle kanuni ve hukuki bir organ tarafından temsil edilmeye başlanmıştır. Meclisin ilk toplantısında geçici başkanlığı en yaşlı üye sıfatı ile Sinop Mebusu Şerif Bey getirilmişti. Meclis 24 Nisan 1920 tarihinde yaptığı ikinci toplantısında ise Ankara Mebusu Mustafa Kemal'i kendine başkan seçmişti. Birinci BMM 1 sayılı kararı ile kendi mevcudiyetini ve teşekkülünü ilân ettikten sonra, Mustafa Kemal, ilk iş olarak, devlet vazife ve mesuliyetlerinin Heyet'i Temsiliye'den alınarak BMM'nce deruhte edilmesini teklif etmişti. Mustafa Kemal şöyle diyordu :
Birinci Meclisin giriştiği önemli işlerden bir diğeri de yeni yürütme organını teşkil etmek olmuştur. 25 Nisan 1920 de alınan 5 sayılı karar mucibince yedi kişilik muvakkat encümen kurulmuş ve Meclis Reisi bulunan Mustafa Kemal bu meclisin tabiî üyesi olmuştur. 2 Mayıs 1920 de kabul edilen 3 sayılı ve BMM İcra Vekillerinin sureti intihabına dair 4 maddelik kanunla bir İcra Vekilleri Heyet'i teşkil olunmuştur. BMM'nin 11 kişiden oluşan İcra Vekilleri Heyeti üyeleri meclis üyeleri arasından olmak üzere, Millet Meclisinin mutlak çoğunluğu ile seçilmekte ve bunlar arasında çıkacak anlaşmazlıkları çözmek yetkisi de Büyük Millet Meclisine ait bulunmakta idi. İleride uygulamada büyük zorluklar doğuran bu hükümler daha sonra değiştirilmiştir. Atatürk'ü yanlış anlayan veya kasden yanlış anlatmak isteyenlere hatırlatılması gereken gerçek şudur : Atatürk Millî Mücadeleye ''Millî Egemenlik'' bayrağı ile başlamış, daha Erzurum Kongresinden itibaren, ''Millî İradenin başlıca güç kaynağı'' olduğunu ilân etmiş bir liderdir. Atatürk tek şahıs saltanatından milli hâkimiyete geçişin önderidir. Bu itibarla millet hâkimiyetini reddeden her türlü diktacı görüş Atatürkçülüğe aykırıdır. Atatürk diktatörlük özlemi çekenlerin değil, Türkiye'de Millî İradeyi hâkim kılmak isteyen Demokrasi taraftarlarının önderidir. Atatürk, annesinin mezarı başında, ''Millet hâkimiyeti uğruna canını vermeğe'' vicdan ve namusu üzerine yemin etmiş insandır.
|
||
BİBLİOGRAFYA Atatürk'ün İnkilap ve ilkeleri, Harp Akademileri basımevi İst. 1979 Atatür'ün Demeç ve Söylelerinde Bir Demet, Harp Akademileri Basımevi İs.1979. GİRİTLİ, İsmet :Atatürk'ün 100.Yıldönümünde Kemalist Devrim ve İdeolojisi, İst.1980. DUVERGER, Maurice :Politikaya giriş, Varlık Yayınları, İst. 1964 SIGMUND JR.,Paul E. : The İdeologies of the Developing Nations. Frederick A.Praeger. DEMİRKAN,Selahattin: Bir Milletin Yarattığı Lider: Mustafa Kemal Atatürk, Belge Yayınları,İst.1972 EBENSTEIN, William :Today's Ism's, Pretice Hall,1963 |