parhp.jpg (1500 bytes)

ATATÜRK : RADİKAL, HÜMANİST, POZİTİVİST

KEMALİZM MİLLİ HAKİMİYET ve CUMHURİYET DEMEKTİR

Prof. Dr. İsmet GİRİTLİ

 

Atatürk'ün en büyük ve önemli kararı; Millî Hâkimiyete dayalı yeni bir Türk Devleti kurmak kararı olmuştur. Türkiye Cumhuriyeti Atatürk'ün hem ebedî, hem de en büyük eseridir.

Bilindiği gibi Atatürk bu kararını Büyük Nutuk'un başında şöyle açıklamıştır :

''Üç nevi karar ortaya atılmıştı. Birincisi, İngiltere himayesini talep etmek, İkincisi Amerika Mandasını talep etmek, Bu iki karar sahipleri Osmanlı Devletinin bir bütün halinde muhafazasını düşünenlerdi. Üçüncü karar Mahalli kurtuluş çarelerine bağlı idi. Meselâ bazı mıntıkalar, kendilerinin Osmanlı Devletinden ayrılacağı nazariyesine karşı ondan ayrılmamak tedbirlerine tevessül ediyor. Bazı mıntıkalar da Osmanlı Devletinin imha ve Osmanlı memleketlerinin taksim olunacağını ''olup bitti'' kabul ederek kendi başlarını kurtarmağa çalışıyorlar.''

Atatürk sözlerine şöyle devam eder :

''Efendiler, ben bu kararların hiç birinde isabet göremedim. Çünkü bu kararların dayandığı deliller ve mantıklar çürük ve esassızdı. Hakikati halde, içinde bulunduğumuz tarihte Osmanlı Devletinin temelleri çökmüş, ömrü tamam olmuştu.

Osmanlı memleketleri tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele bunun da taksimini temin ile uğraşmaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun istiklâli, Padişah ve Halife, Hükümet, bunların hepsi medlülü kalmamış bir takım manasız lâflardan ibaretti... Efendiler, bu vaziyet karşısında bir tek karar vardı: O da millî hâkimiyete dayanan, kayıtsız ve şartsız yeni bir Türk Devleti kurmak. İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamağa başladığımız karar bu karar olmuştur.''

''Atatürk'ün «Halkçılık ilkesi» ile de dile getirdiği Millî Hâkimiyete bağlılığı; Türk Milletine sevgi, saygı ve inanç hissine dayanır. Gerçekten Kemalist Devrimin başarısı Atatürk'ün ancak ve özeliikle Türk Milletine beslediği derin inançla açıklanabilir.

Merhum Yunus Nadi, ''Ankara'nın İlk Günleri'' adlı ve Mustafa Kemal'in Ankara'ya gidişini takiben orada çıkarmağa başladığı ''Yeni Gün'' Gazetesi dönemine ait hatıralarını saptayan kitabında; Ankara'nın yoksulluğu içinde etrafındaki bir takım iç burucu kötü durumlardan kendi hesabına şikâyetçi olduğunu ve bunu nihayet bir akşam Mustafa Kemal'e açtığını ve şu cevabı aldığını yazar:

''...Zaten bu büyük işin zevki de işte buradadır. Bu çölden bir hayat çıkarmak, bu inhilâlden bir teşekkül yaratmak lâzımdır. Maamafih sen ortadaki boşluğa bakma, boş görülen o saha doludur, çöl sanılan bu âlemde saklı ve kuvvetli hayat vardır. O Millettir. O, Türk Milletidir. Eksik olan şey teşkilattır. İşte şimdi onun üzerindeyiz.''

Yunus Nadi Bey, ortaya attığı bütün karışık ve karamsar durumlara Mustafa Kemal'in hep iyimser cevaplar vermesi üzerine, Ankara'nın boşluğunun gözünden silindiğini, bütün vatanı canlı insanlarla dolu bir gülistan görmeğe başladığını ve ilk defa olarak çok rahat bir uyku uyuduğunu yazar.

Anadolu'nun çöl-yaylasında Mustafa Kemal'in gördüğü dopdolu hayatı daha sonra Falih Rıfkı Atay ''Yayla'' başlıklı yazısında büyük güçle tevsir etmiş ''Yayla Türk'ün beşiği idi. Son sınır da o olmuştur. Yayla, biraz Türk'ün kendisidir.'' demiştir.

Ankara'nın yeni Devlet Merkezi olmasına, bütün sözde aydınların hayret ve tenkidlerine rağmen, karar veren Mustafa Kemal şöyle demiştir :

''Siyasi başkentimiz Anadolu'nun ortasında kalacaktır. Batı'nın ve Doğu'nun temsilcileri bizim ile bu başkentte temas edeceklerdir. Bu başkentte her türlü diplomatik meseleler görüşülecektir. Bu başkentte memleketin iç ve dış politikası idare edilecektir. Bu başkentte Milletin sinesinden doğan Hükümet çalışacaktır. Ankara Hükümet merkezidir ve ebediyen Hükûmet Merkezi kalacaktır.''

Daha Samsun'a çıkışının ilk günlerinde, O'nun neler yapacağını merak edenler ve o günlerin kötü şartları ortasında, hemen eldeki askerî birliklere yeni bir çeki düzen vererek, Yunan ordularını tepelemenin en kestirme yol olduğunu düşünenler pek çoktu. Fakat, O, ilk yapılacak Kongrede bulunmak için acele ediyordu. Bir an önce Erzurum'a gitmek lâzımdı. Sonradan çok iyi anlıyoruz ki Mustafa Kemal için en önemli ve asıl kuvvet kaynağı, asıl mücadelenin dayanacağı kudret, Türk Milletinin sönmez yaşama iktidarı ve irade gücü idi. Buna dayanmadıkça hiç bir teşkilât, hiç bir karar bu milleti esir olmaktan kurtaramazdı. Erzurum Kongresinin buhranlı havasını anlatan merhum Cevat Dursunoğlu :

''O halka inanıyor, O'nun içindeki ölmez cevhere bel bağlıyordu.''

diyor. Gerçekçi Mustafa Kemal biliyordu ki, Ordular dağılabilir, silâhlar işe yaramaz olur. O dağılmayacak ve yıkılmayacak bir kuvvete dayanmak istiyordu. Dağıldıkça büyüyen, kırıldıkça bilenen bir kuvvete arkasını vermek istiyordu. Bu kuvvet, kağnısı ile Anadolu yollarının uzun gecelerini bir sancı gibi inleten Türk kadınının çilekeş göğsünde çarpıyordu. Bu kuvvet, dağdaki çobanda, köydeki rençberde, bir köşeye çekilmiş emekli askerde ve memurdaydı. Bu kuvvet dağınıktı, yorgundu, açtı. Daha doğrusu görünürde yoktu. İşte Mustafa Kemal mantıkça yok olan bir kuvvete el atmış ve bunun köklülüğünü, dağılmaz ve yenilmezliğini anlayarak ve ona inanarak, rütbe ve nişanlarını Sarayın yüzüne fırlatarak ''Sine-i Millete bir Ferd-i' Millet olarak'' mücadeleyi başlatmış ve zafere erdirmiştir.

II

''Türkiye Cumhuriyeti yalnız iki şeye güvenir: Biri Millet kararı diğeri en ağır ve müşkül şartlar içinde dünyanın takdirlerine hakkı ile lâyık görülen Ordunun kahramanlığı'' diyen Atatürk : Millî Mücadelenin en karanlık günlerinde yanında bulunan sadık yakınlarından gazeteci Yunus Nadi Bey'in ''Her kerameti Meclis'ten beklemek niyetinde miyiz? diye sorması üzerine, Mustafa Kemal'in verdiği cevap şu olmuştur :

''Ben her kerameti Meclis'ten bekleyenlerdenim. Bir devreye yetiştik ki onda her iş meşru olmalıdır. Millet işleri de ancak millî kararlara istinad etmekle, milletin hissiyatı umumiyesine tercüman olmakla hâsıldır. Milletimiz çok büyüktür. Hiç korkmıyalım. O, esaret ve zillet kabul etmez. Fakat onu bir araya toplamak ve kendisine '' Ey Millet, sen esaret ve zillet kabul eder misin?'' diye sormak lâzımdır. Ben, milletin vereceği cevabı biliyorum... Bizim bildiğimiz hakikatler milletçe de tamamen malûm olunca, onun kararlar bahsinde de bizim gibi düşüneceği neden kabul edilmemelidir? Ben, bilâkis milletin bu hususta daha salim, daha kat'i kararlar vereceğine kaniim.''

''Atatürk Diktatör mü idi?'' sorusuna Falih Rıfkı Atay'ın ''Çankaya'' adlı eserinde cevabı şudur :

''....Ne mizacı, ne de ideali bakımından Diktatörlük inançlısı değildi. Millî Kurtuluş için şart saydığı inkilâplarının hürriyet içinde yaşayabileceğine güveniyordu. Demokratik savaşçılığın zevklerini feda etmeyeceğine şüphe yoktu. Nitekim zamanının diktatörlerinden hiç birini sevmemişti.''

Aynı konuda Lord Kinross ise şöyle diyor :

''Kendisine bazı Avrupalı yazarların ileri sürdüğü gibi diktatör olup olmadığını soran öğretmenlere, yumuşaklıkla şu karşılığı vermişti : Eğer öyle olsaydım, sizin bunu sormanıza izin vermezdim."

Mustafa Kemal'in yönetiminde, Bernard Lewis'in de belirttiği gibi : Arkamdan bir gelen var mı" diye irkilmek, kapı çalnınca dehşete düşmek, toplama kamplarının korkunç tehdidi altında yaşamak cinsinden, bir süre sonra Batı'da ortaya çıkacak olan şeyler yoktu.

Amerikalı Prof. Dankwart A. Rustow'un ''Devlet Kurucusu Olarak Atatürk'' adlı uzun makalesinde de vurguladığı gibi; Osmanlı İmparatorluğunun Türkiye Cumhuriyetine geçişi sırasında Mustafa Kemal'in oynadığı rol, ünlü sosyolog Weber'in terimi ile karizmatik liderliktir. Bilindiği gibi karizma; önder ile taraftarlarını birbirlerine yaklaştıran bir ilişki, bir bekleyişler bağlantısıdır. Karizmatik liderlik bir çeşit buhran önderliğidir. Aynı makalede belirtildiği gibi, mizaç ve yetişme bakımından Mustafa Kemal soyut bir düşünürden çok bir eylem adamı idi. Fakat eylemlerini uzun boylu düşünür, düşüncelerini de harikulâde bir şekilde ifade etmeği bilirdi. Bu fikirler, söylev ve diğer beyanlarında bulunabilir.... Daha 1909 gibi erken bir devirde, subayların herhangi bir partizan faaliyete geçmelerinin yasaklanmasını istemiş ve onu izleyen 9 yılda kendisini tamamen askeri görevlere teksif etmiştir, Ayni ilkeyi siyasal yönetimi ele aldığı zaman yeniden şu sözleri doğrulamıştı: Kumandanlar, siyasî cihetin icaplarını düşünen başka vazifeliler olduğunu unutmamalıdırlar... Lâfla, politika ile.... askerlik vazifesi yapılmaz...'' Bütün hayatı boyunca Mustafa Kemal hukuk ve kanuniliğe karşı titiz bir saygı göstermiştir. Bu, onun ulusal olduğu kadar kişisel bir özelliği idi.

Daha okul sıralarından tarihe meraklı olan Mustafa Kemal:

''Tarih, bir milletin nelere istidadı olduğunu ve neler başarmağa muktedir bulunduğunu gösteren en doğru bir kılavuzdur... Bizim yolumuzu çizen, içinde yaşadığımız yurd, bağrından çıktığımız Türk Milleti ve bir de milletler tarihinin binbir fâcıa ve ıstırap kaydeden yapraklarından çıkardığımız neticelerdir... Biz Türkler, ruhen Demokrat doğmuş bir milletiz''·

demiştir.Atatürk döneminin bir diğer güçlü yazarı olan Yakup Kadri Karaosmanoğlu :''Onun nazarında Geri Millet, İleri Millet sözleri insanlığa karşı ancak bir küfür manasını ifade edebilir. Zira O, medeniyetin, hiç değilse manevi değerleri bakımından, bütün insanların müşterek malı olduğu inancında idi. Ve eğer bazı tarihî hadiseler şu ve bu milletler arasında birtakım bilgi ve refah farkları meydana getirmişse, bunun değişmez bir alın yazısı olmadığını pek iyi bilirdi. Vatan topraklarını işgal ve istilâ ordularından temizleyip, kapitülâsyonları kaldırdıktan ve kılıcı kuvveti ile mazlum Türk milletinin bütün haklarını muarızlarına kabul ettirdikten sonra, mareşal üniformasını çıkarıp tekrar bir ''Ferd'i Millet'' olarak İnkilâp Savaşına atılmak ihtiyacını, Mustafa Kemal işte bundan dolayı hissetmiş ve bu hareketi ile de istiklâllerinden mahrum milletlere gerçek istiklâlin ancak vicdan ve fikir hürriyeti ile kazanılacağını göstermiştir.''

diyor.Sofya Ataşemiliteri iken Mustafa Kemal'in yazdığı ''Zabit ve Kumandan ile Hasbihal'' adlı ve daha sonraları İş Bankasınca da yayınlanan kitapta esas itibarile bir eylem adamı olan Mustafa Kemal'in, fikir ve ideolojilerin önemine dikkati çektiğini görüyoruz: ''İnsanları istediği gibi kullanan kuvvet, fikirler ve bu fikirleri teşahhus ve tamim eden kimselerdir. Fikrin hassası da hiç bir itirazın bozmayacağı bir mutlak şekilde kendi kendini kabul ettirmektir. Bu ise, fikrin yavaş yavaş duygulara istihale ederek, inanca çevrilmesi ile mümkündür ve böyle olduktan sonradır ki onu sarsmak için bütün başka mantıkların, başka muhakemelerin hükmü olmaz.'' Yani Mustafa Kemal, fikrin sadece zihin kadrosunda beliren durgun bir unsur olmadığını, hayat alanına çıkarak bir şeyler yapmak, kısaca bir inanca sahip olarak gerçeklere doğru gitmenin gerektiğini söylüyor. Atatürk gerçekçi bir Devlet ve fikir adamı, yürekli bir aksiyon adamıdır. Ölümünden sadece bir yıl önce, 1 Kasım 1937 de, TBMM de okuduğu Nutuk'ta Kemalist ideolojinin hedefi olan modernleşmeyi bir kere daha şu sözlerle vurgulamıştır :

''Bütün davamız, en medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmektir. Bu, yalnız kurumlarda değil, düşüncelerinde temelli bir İnkilap yapmış olan Büyük Türk Milletinin dinamik idealidir. Bu ideali en kısa zamanda başarmak için fikir ve hareketi beraber yürütmek mecburiyetindeyiz.''

Bir yazarın da söylediği gibi; sonradan çok iyi anlıyoruz ki Mustafa Kemal için en önemli olan ne Ordu, ne de Kongrelerdi. Asıl kuvvet kaynağı, asıl mücadelenin dayanacağı kudret, Türk milletinin sönmez yaşama iktidarı ve irade gücü idi.... Buna dayanmadıkça, hiç bir teşkilât, hiç bir karar, ölmek üzere bulunan bu milleti esir olmaktan kurtaramazdı.

III

Büyük Atatürk'ü en çok üzen şey diktatör telâkki edilmesi idi. Zira O yaradılışı itibarile diktatörlükten ve diktatörlerden nefret ederdi. Şahıs veya zümre saltanatı, keyfi idare, tahakküm ve istibdat ile durmadan mücadele etmiştir. O ''Ferdin saltanatı ve onun temsil ettiği meş'um bir idare şekline çevrilen silâh mukaddestir'' diyordu.

Biliyoruz ki, O'na Halifelik ve hayat kaydı ile Cumhurbaşkanlığı da teklif edilmişti : Şiddetle reddetti. Kurduğu fırkanın daimî ve değişmez başkanlığını bile kabul etmedi. «Milletin sevgi ve güvenini kaybetmediğim müddetçe tekrar seçilirim; Milletin reyi esastır» diyordu. Anayasada Cumhurbaşkanının yetkilerini en küçük hadde indiren de bizzat Atatürk'tür. Bir aralık, Cumhurbaşkanına, Büyük Millet Meclisinden çıkan kanunlara karşı 1924 Anayasasında ''Veto'' hakkı verilmesini istemişti. Fakat özellikle Mahmut Esat Bozkurt ve Şükrü Saracoğlu gibi genç hukukçu arkadaşlarının itirazı üzerine ortaya çıkan tartışmalardan sonra, bundan da vazgeçmiştir.

Kendisini yakından tanımâk fırsatını bulan Fransa'nın Ankara Büyük Elçisi Conte de Chambrun anılarında şöyle der :

''Mustafa Kemal; Hükümdar, diktatör, halife ve daha birçok şeyler olabilirdi, fakat büyük adam olabilmek için onun parlak ünvanlara ihtiyacı yoktu. Hazırladığı ve kendi ölçüsüne göre kurduğu bir Cumhuriyetin başkanı olduktan sonra, çizdiği medeniyet yolunda yürümeğe başladı. Kendisi, şüphesiz, tahta çıkabilirdi. Fakat basireti buna mâni oldu. Kibirsizdi: gösterişi sevmez, öğünmesini bilmezdi. Her gün biraz daha filozoflaşıyor, halk arasında kıymeti artıyordu.

Milletin sevgisi ile Cumhurbaşkanlığına getirilip kılıcını astığı, üniformasını çıkardığı günden beri sözlerine sâdık kalmıştı. Oysa şeritsiz, sırmasız olan bu hâki üniformayı askerleri kim bilir kaç defa ilk hatlarda görmüşlerdi. Şimdi ise O kuvvetlerini Türk milletinin gelişmesine hasretmişti.''

Mustafa Kemal Atatürk, Birinci Dünya Savaşından sonra Avrupa'nın çeşitlî ülkelerinde bir takım şeflerin ortaya attıkları aşırı ve totaliter ideolojilere ve bunun sonucu olarak meydana gelen sistemlere karşıydı.

Merhum Hasan Rıza Soyak'ın ''Atatürk'ten Hâtıralar'' adlı değerli eserinin Birinci Cildinde de anlattığı gibi, ''Cumhuriyet Halk Partisi Genel Sekreteri (Recep Peker) İtalya ve Almanya'da uzun bir tetkik gezisi yapmıştır. Dönüşünde toplanacak olan Parti Kurultayına sunulmak üzere yeni bir Tüzük ve çok uzun ve ayrıntılı bir program hazırlamıştı. Soyak'a göre; gerek Tüzük, gerekse program o zamanın tek partili totaliter idarelerindeki esasa göre kaleme alınmış, Büyük Millet Mecilsi bir şekilden ibaret hale getirilerek, az sayıda ve geniş yetkili bir heyet karar gücü ile donatılmıştır. Ayrıca İtalya ve Almanya'da olduğu gibi üniformalı gençlik teşkilâtı kuruluyordu. Bir kelime ile ve tam manası ile Faşizm'' ....Atatürk bu önerilere ''Bu ne sakat düşüncedir, bu nasıl zihniyettir? Görülüyor ki varmak istediğimiz hedef, henüz en yakın arkadaşlar tarafından bile zerre kadar anlaşılmış değildir'' sözleri ile karşı çıkmış ve bu girişimi önlemiştir.

Merhum Soyak'ın çok yerinde olarak vurguladığı gibi, bu vesikafar ''Atatürk'ün totaliter ideoloji ve idarelerin ne kadar aleyhinde olduğunu, bütün gayret ve icraatının, memleketi, en sağlam ve sarsılmaz temeller üzerine kurulmuş gerçek bir halk ve hukuk idaresine kavuşturmak hedefine yönelik bulunduğunu, yabancı ideolojilerin şatafatına kapılmış bazı en yakın çalışma arkadaşları ile dahi uğraşmak zorunda kaldığını açıkça ortaya koymaktadır.

IV

Atatürk :

''Hürriyet ve İstiklâl benim karakterimdir... Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın vücut ve beka bulabilmesi, mutlak o milletin hürriyet ve istiklâline sahip olması ile kaimdir... Ben yaşayabilmek için müstakil bir milletin evlâdı kalmalıyım. Bu sebeple Milli İstiklâl bence bir hayat meselesidir. Milletin ve memleketin menfaatleri gerektirdiği takdirde, milletlerden her biri ile dostluk ve siyasî münasebetleri takdir ederim. Ancak benim milletimi esir etmek isteyen herhangi bir milletin de, bu arzusundan vazgeçinceye kadar, amansız düşmanıyım.''

Atatürk'ün bu sözlerinde, biri şahsına ait, diğeri de milletinin hayatı ile ilgili iki çeşit hürriyet anlayışı vardır. Fakat kendisinin hür olması için milletinin de hür ve bağımsız bulunmasını şart koşmuş, ne var ki hürriyeti başıbozukluk anlamına almamıştır. Selahattin Demirkan'ın ''Bir Milletin yarattığı Lider: Mustafa Kemal Atatürk'' kitabında yeralan şu olayı birlikte okuyalım :

''22 Eylül 1930 gecesi Samsun'da bulunuyordu. Gece bir kitap okumak ister. Gazi kitaplığından Fransız Devrimi ile ilgili seçilen bu kitapta şu cümlelerin altları Gazi tarafından mavi, kırmızı kalemlerle çizilmiştir. ''Hürriyet, kayıtsız şartsız serbest olmak değildir. Onun kayıtları, şartları vardır. Kayıtsız şartsız serbest olmak ormanlardaki hayvanlara mahsustur.. İlmi esaslara göre ferdin hürriyeti başkasının, hürriyetinin hududu ile sınırlıdır. Başkasnıın hürriyet hakkını tanımayan, kendi hürriyet hakkını da tanıtamaz. Siyasi anlayış sahibi olan hakiki ve zekî inkilâpçılar bu lekeden masundurlar. Onlar ne vakit şiddet, ne vakit yumuşaklık göstereceklerini bilirler. Milletlerini hürriyet ve adalete doğru yürütürler.''

''Hürriyet olmayan bir memlekette ölüm ve çöküş vardır. Her terakkinin ve kurtuluşun anası hürriyettir... İçtimaî heyette en yüksek hürriyetin, en âli müsavat ve adaletin kararlı bir hale getirilmesi ve korunması ancak tam ve kesin anlamı ile Milli Hâkimiyetin kurulmuş bulunması ile olur. Bu itibarla, Hürriyetin de, müsavatın da, adaletin de dayanağı Milli Hâkimiyettir''

diyen Atatürk'ün hürriyet kavramı üzerindeki fikirlerini Profesör Âfet inan şöyle özetliyor :

''Çağdaş Demokraside ferdî hürriyetler hususi bir kıymet ve önem almıştır. Ancak bu kadar yüksek ve kıymetli olan ferdî hürriyetin medenî ve demokrat bir millette neyi ifade ettiği, hürriyet kelimesinin mutlak manası ile anlaşılmaz. Söz konusu olan hürriyet içtimaî ve medeni insan hürriyetidir. Bu sebeple ferdi hürriyeti düşünürken, her ferdin ve nihayet bütün milletin müşterek menfaati ve devlet mevcudiyeti gözönünde bulundurmak lâzımdır. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin müşterek ferdi hürriyeti tahdit eder.''

Kısaca hürriyetin karşısında ve hattâ onun içinde saklı bir başka ilke vardır ki o da ''sorumluluk'' tur. Bunu çok iyi anlayan Atatürk ''mesuliyet yükü herşeyden, ölümden de ağırdır'' demiştir. Profesör Âfet İnan ''Atatürk Hakkındaki Hâtıralar ve Belgeler'' adlı kitabında şöyle yazar: ''O daima mesuliyeti üzerine almıştır. Çünkü, herhangi bir işte mesuliyeti müdrik kimselerin başarılarına, inanmıştır.... Atatürk, Türk milletine en büyük nasihatini şu üç kelimede hülâsa etmiştir: ''Türk, öğün, galış, güven.''

Hayatında etrafına her zaman güç, ümit ve neş'e dağıtan Atatürk kurduğu yeni Devletin bünyesinde kanunî yetki ve sorumluluklara dayanan gerçek ve medenî bir idare sistemi yerleştirmek yolunda sürekli çabalar sarfetmiş, zaman zaman gördüklerinden üzüntüye kapılmıştır. Hasan Rıza Soyak'ın anılarından birinde anlattığı üzere, 1930 Yılı baharında yaptığı bir yurt gezisi esnasında Soyak'a şunları söylemişti:

''Görüyorsun ya her gittiğimiz yerde, mütemadiyen dert, şikâyet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddî manevî bir perişanlık içinde. Ferahlatıcı pek az bir şeye rastlıyoruz; Maalesef memleketin hakiki durumu bu işte... Bunda bizim günahımız yoktur. Uzun yıllar, hatta asırlarca dünyanın gidişinden gafil, bir takım şuursuz idarecilerin elinde kalan bu cennet memleket düşe düşe şu acınacak hale düşmüş... Memurlarımız, henüz istenilen seviyede ve kalitede değil, çoğu görgüsüz, kifayetsiz ve şaşkın.. Bu arada beni en çok üzen şey nedir bilir misin? Halkımızın zihninde kökleşmiş bulunan herşeyi başta bulunandan beklemek alışkanlığı... İşte bu zihniyetle, herkes büyük bir tevekkül ve rehavet içinde, bütün iyilikleri bir şahıstan yani şimdi benden istiyor, benden bekliyor... Münasebet düştükçe daima tekrar ediyorum. Bütün bu dertlerin, bütün bu ihtiyaçların giderilmesi, herşeyden evvel, pek başka şartlar altında yetişmiş bilgili, geniş tecrübeli, azim, ihtisas sahibi adam meselesidir. Sonra da zaman ve imkân meselesidir. Bu itibarla evvellâ kafaları ve vicdanları köhne, geri uyuşturucu fikir ve inançlardan temizieyeceksin, işlerinin ehli, idealist ve enerjik insanlardan mürekkep, muntazam, her parçası yerli yerinde, modern bir devlet makinası kuracaksınız. Sonra bu makina halkın başında ve halk ile beraber durmadan çalışacak, maddî ve manevi istidat ve kaynaklarımızı faaliyete getirecek, işletecek, böylece memleket ileriye, refaha doğru yol alacak. Başka çaremiz yoktur... Yeise değil, hatta ufak bir tereddüde dahi düşmeğe mahal yoktur. Halimizi bilmekle beraber cesaretimizi kaybetmemeli, ümit ve şevk içinde yolumuza devam etmeliyiz: Ergeç, fakat muhakkak gayemize varacağız.''

Atatürk; ''kuvvet-hak'' ilişkisini 1925 yılında İnebolu'da şu sözlerie dile getirmiştir :

''Alemde bir hak vardır ve hak kuvvetin üstündedir. Şu kadar ki milletin, hukukunu anlayıp müdafaa ve rnuhafaza emrinde her türlü fedakârlığa hazır olduğuna dair dünyaya bir kanaat vermesi lâzımdır'' .

Bilindiği gibi A.B.D. Başkanı Wilson tarafından ilân olunan ''14 Prensibe göre Millet ve Milliyet esaslarına dayanan yeni devletler kurulabileceği ifade edilrnişti. Mustafa Kemal bu olaydan şöyle söz eder :

''Misak'ı Milli'yi Ankara'da tesbit etmiştim. İtiraf ederim ki, ben de Millî Hududumu biraz Wilson prensiplerinin insancıl maksatlarına göre ifadeye çalıştım. Hemen açıklayayım. O insancıl prensiplere dayanaraktır ki Türk süngülerinin müdafa ve tesbit ettiği sınırları muhafaza etmişimdir. Zavallı Wilson anlamadı ki, süngü, kuvvet ve şeref haysiyetinin müdafaa edemediği sınırlar başka hiç bir prensiple müdafaa edilemez.

Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır. Milletin istiklali tehlikeye girdiği zaman, millet ordularını kendi toplar ve yalnız bir hareket tarzı kabul eder, o da kurtuluş uğrunda sonuna kadar kanını dökmek''.

V

Mustafa Kemal 5 Kasım 1925'te Ankara Hukuk Fakültesini açarken şunları söylemiştir:

''Türk İnkilâbı nedir? Bu İnkilâp birden imâ ettiği ihtilâl manasından başka, ondan daha geniş değişmeyi ifade etmektedir. Bugünkü Devletimizin şekli asırlardan beri gelen eski şekilleri bertaraf eden, en mütekâmil tarz olmuştur. Milletin varlığının devamı için fertleri arasında düşündüğü müşterek rabıta asırlardan beri gelen şekli ve mahiyetini tebdil etmiş yani millet, dini ve mezhebi bağlılık yerine Türk milleti bağı ile fertlerini toplamıştır.''

Mustafa Kemal sözlerine şöyle devam eder :

''Şimdi büyük eserin zihniyetini, ihtiyaçlarını tatmin edecek yeni hukuk esaslarını, yeni hukuk erbabını vücuda getirmek için teşebbüs etmeğe zaman gelmiştir. Böylece şahit olduğumuz hâdise, yüksek memur ve mütehassıs âlimler yetiştirmek teşebbüslerinden daha büyük bir önemi haizdir. Çünkü bu suretle senelerden beri devam eden Türk İnkilabı mevcudiyetini ve zihniyetini, hayat-ı içtimainin temeli olan yeni hukuk esaslarında tesbit ve teyid etmek çaresine tevessül etrniştir ...Gerçi eski zihniyet hummalı inkilâp hareketleri esnasında sinmeye mecbur kalmıştır. Ancak eski zihniyet sindirilmekle bir ihtilâl yapılmış alabilirse de tam inkilâba erişilemez. İhtilali inkilâba çevirmenin tek çaresi tepki ihtimalini tasfiye etmıektir. İdarî inkilâpları kültür inkilâpları ile bütünlemektir. Kültür inkilâpları ise iki cephelidir. Birincisi yeni ruhun zarfı, ikincisi de o zarfın mazrufu, ihtiva edeceği hayat ve zihniyet olacaktır. Şu halde kültür inkilâbı da kendi payına bir takım yeni esaslara sahip olmalıdır, Bu yeni esasları elifbasından tahsile başlayacak yeni bir nesil yetiştirilmelidir. Hukuk inkılâbı, idare inkilâbının yanısıra, harf veya kültür inkilâbı ile temellendirilmedikçe içtimai vicdana sindirilmez. Bu inkilâp hars veya kültür inkilabının bütün olmaktan ziyade ilk basamağını teşkil edebilir. Türk İnkilâbı en geniş manada bir hayat ve zihniyet değişikliğini hedeflediğine göre, hukuk inkilâbı bu değişikliğin çerçevesini vücuda getirmiş olmak mevkiindedir.''

Mustafa Kemal 30 Temmuz 1925 te Kastamonudaki konuşmasında ''inkilâbın Gayesi''ni şöyle belirtmiştir:

''Yaptığımız ve yapmakta olduğumuz inkilâpların gayesi, Türkiye Cumhuriyeti Halkını tamamen asrî ve bütün mana ve şekilleri ile medeni bir hayat-ı içtimaiye haline getirmektir, İnkilâplarımızın aslî umdesi budur.''

Görülüyor ki, Kemalist Devrimin hedefi sadece Cumhuriyeti kurmak değil, Türkiye Cumhuriyeti Halkını çağdaş ve medeni bir toplum haline getirmektir.

Kısaca bir Ulusal Çağdaşlaşma - Modernleşme Hareketi olan Türk İnkilabı başlı başına bir Kültür İnkilabıdır.

Bununla birlikte Mustafa Kemal, İkinci Meşrutiyet rejimi ile Cumhuriyet rejimi arasındaki büyük farkı belirtmekte çok haklıdır:

''10 Temmuz inkilâbı bir müstebit hükümdarla millet arasında muvazene arayan bir zihniyeti istihsale matuf idi. Bizim İnkilâbımız ise, Meşrutiyet usulünü dahi hürriyet ve millet istiklâli için kâfi görmez ve kayıtsız şartsız millet hâkimiyetini uhdesinde tutan esaslı. bir umdeye istinad eder.''

Atatürk'ün inkilâp kavramının özü; hayat ve zihniyet değişmesidir. Kastamonu konuşmasında şunları söyler :

''Hakiki inkilâpçılar onlardır ki terâkki ve teceddüt inkilâbına sevketmek istedikleri insanların ruh ve vicdanlarındaki hakikî temayüle nüfuz etmesini bilirler... Türk milletinin son senelerde gösterdiği harikaların, yaptığı siyasî ve içtimaî inkilâpların hakiki sahibi kendisidir, sizsiniz. Milletimizde bu istidat ve temayül mevcut olmasa di, onu yaratmağa hiç bir kuvvet ve kudret kifayet edemezdi.''

Fakat gerçekçi Mustafa Kemal, Kemalist Devrimin sadece hukukî bir temele dayandırılmasının yeterli olmadığını görmüş, bu işin konuyu alfabesinden tahsile başlayacak yeni bir Cumhuriyet neslinin yetiştirilmesi ile mümkün olacağını söylemiştir.

İşte Atatürk Cumhuriyetinin ideolojisi olan Kemalizm'in saptanması ve benimsetilmesi misyonu bu bakımdan da önem taşımaktadır.

VI

Türk milletinin yepyeni ve millî bir devlet kurmak üzere harekete geçmesi 30 Ekim 1918 Tarihli Mondros Mütarekesinin imzalanması ve bilhassa uygulanışındaki haksızlıklar dolayısile başlamıştır. Bu suretle, 1919 yılında Anadolu ve Trakya'da kesif bir kongre faaliyeti sonucunda ''Müdafaa-i Hukuk'' hareketi organize ve ''Heyeti Temsiliye'' bir hükümet hüviyeti ile, ülkenin büyük bir kısmının mukadderatına hâkim olmuştur.

Mondros Mütarekesinin imzalanmasından sonra memleketi yer yer parçalayan işgale karşı, mukavemet hareketleri de yer yer başlamış, millet müstebit ve müstevlilere karşı ayaklanmıştır.

Atatürk'ün 19 Mayıs 1919 da Samsun'a ayak basışından Cumhuriyetin ilânına kadar geçen devre içinde ''Millî Mücadele Ruhu'' bütün Türklerin düşünce ve ruhlarını sarmıştır.

Müstevlilerin işgal faaliyetlerine paralel olarak, Mondros'tan sonra memleket içindeki ''küçük azınlıklar'' ayrı hükümetler kurmak iddiasında bulunmuş, asli unsur olan Türkler müdafaa ve mukavemet teşkilatı olarak bunların da karşılarına dikilmişlerdir.

Kurulan bütün bu teşkilât ve Cemiyetler Sivas Kongresine kadar mahalli birer teşkilât olarak çalışmışlar, Büyük Atatürk'ün teşkilâtçılık irade ve dehası Sivas Kongresi ile bütün bu mahalli teşkilâtları bir araya toplamış ve bunlar ''Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'' nin birer şubesi olmuşlardır.

Esasen Samsun'a çıkan Mustafa Kemal'in 22 Haziran 1919 tarihli Amasya Tamiminde Şark vilayetleri adına Erzurum'da akdedilecek kongreden (23 Temmuz - 7 Ağustos) sonra, umumi ve millî arzu üzerine Anadolu'nun en emin yeri olan Sivas'ta Millî bir Kongrenin süratle toplanması lüzumunu ve kararını bildirdiğini görüyoruz.

Sivas Kongresi 4 Eylül 1919 da perşembe günü öğleden sonra saat ikide açılmış, Sivas lisesi salonunda Mustafa Kemal gizli reyle Kongre Başkanlığına getirilmiştir.

Kongrede bütün vatanın müdafaası hususundaki azim ve kararın, bir kere daha, kuvvet ve heyecanla teyid edildiğini müşahede etmek mümkündür.

Heyeti Temsiliye Reisliğinin de Mustafa Kemal'e verildiği Sivas Kongresinin kamu hukukumuz bakımından asıl önemi ve ayırt edici vasfı yurt içi mukavemet teşkilâtlarını bir elde toplamış olmasıdır.

Ancak merkezden düzenlenen bir hareketin ve planlı çalışmanın, güçlük ve sıkıntıları yenip vatanı kurtarabileceği kanaatı Kongrenin ana temasını ve havasını teşkil temiştir.

11 Eylül 1919 da Umumi Kongre tarafından ilân olunup ''Sivas Kongresi Beyannamesi'' adı ile anılan ve Kongrede alınan kararları ihtiva eden vesika, o zaman temelleri atılmakta olan milli devletimizin ideolojisi ve yönü bakımından önemlidir.

Bu beyannameye göre :

''Kuvayi Milliyeyi âmil ve irade-i milliyeyi hâkim kılmak esası kat'idir... Memaliki Osmaniyenin herhangi bir cüzüne karşı vâki olacak müdahale ve işgale ve bilhassa vatanımız dahilinde müstakil birer Rumluk ve Ermenilik teşkili gayesine matuf harekatı karşı müttehiden müdafaa ve mukavemet esası kabul edilmiştir. Ötedenberi aynı vatan içinde birlikte yaşadığımız bilcümle anasırı mahfuz olduğundan bunlara hakimiyeti siyasîye ve müvazenet-i ihlal edecek imtiyazlar verilmiyecektir.

Milletlerin kendi mukadderatlarını bizzat tayin ettiği bu tarihi devirde, hükümeti merkeziyemizin de irade-i milliyeye tâbi olması zaruridir. Çünkü irade-i milliye gayri müstenid herhangi bir heyeti hükümetin indî ve şahsî mukarreratı milletçe muta olmadıktan başka, haricen de muteber olmadığı ve olmayacağı şimdiye kadar sabit olmuştur: Binaenaleyh, hükûmetin Meclisi Milliyi hemen toplaması ve bu suretle mukadderatı millet ve memleket hakkında ittihaz edeceği bütün kararları Meclis-i Millînin murakabesien arzetmesi mecburidir.''

VII

Sivas Kongresi, 22 Haziran 1919 Amasya Yazısı ile kararlaştırılmış ve 4 Eylül 1919 da, Perşembe günü saat 14 te, bugünkü Sivas Lisesi salonunda, 31 delegenin katılması ile açılmıştır.

Kongre Başkanlığına seçilen Mustafa Kemal için konu, Erzurum Kongresi Nizamnamesi ve esas gayelerini kabul etmek, Vilayat'ı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti ile Heyeti Temsiliyeyi bütün vatanı kapsayacak yetkilerle teçhiz ederek, millî bir teşekküle ve organa vücut vermekti....

Oysa Kongrede bazı kimseler ''Amerikan Mandası"  peşinde idi, hatta İstanbul'dan gelenler Sivas'a Brown adında bir Amerikan gazetecisi bile getirmişler, bu gazete muhabirine Amerika Cumhurbaşkanı kadar önem vermeğe başlamışlardır. Fakat Atatürk'ün gerçekleri gören tutumu sayesinde sonuç şu olmuştur :

İlk üç toplantı gününü yiyen lüzumsuz tartışmalardan sonra, dördüncü günü konuya girilmiş, Erzurum Kongresinin Nizamrıamesi ve esas gayeleri Sivas Kongresinden de geçirilmiştir.

"Vilâyatı Şarkiye Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'' yerine ''Anadolu ve Rumeli Müdafa-i Hukuk Cemiyeti'' ne yer verilmiş ve bu suretle bu teşekkül bütün Türkiye'nin mukavemet teşkilâtı hüviyetini almıştır. Kongre bütün Türkiyeyi temsil eden bir kongre haline gelmiş, bu arada yabancı himaye dilekleri kongrenin kararı haline girmeden atlatılmıştır.

Sivas Kongresi 12 Eylül 1919 da çalışmalarına yön vermiş, Kongre çalışmaları sonucunda yayınlanan ve 10 maddede hülasa edilebilecek beyanname kararları arasında ''Merkezi Hükümetin Millî İradeye tâbi olması'' ve ''ancak istiklâl ve milliyet esasına saygı gösteren dış yardımların kabul edilmesi'' gibi önemli hususlara yer verilmiştir.Mustafa Kemal de; bu suretle tamamen ortaya çıkan bu Millî Mukavemet Hareketinin yetkili lideri haline gelmiştir.

Esasen Mustafa Kemal'in plânının temel unsuru, Millî Mücadele Hareketini halka mal etmek ve liderliğe seçimle gelmek idi.

Yalnız orduya dayanarak idareyi ele geçirmek, belki kestirme, fakat zararlı ve tehlikeli bir yol olacaktı. Balkan Harbinden beri, ordunun politikaya karışması aleyhinde kuvvetli bir cereyan belirmişti. Her ne kadar ordu politize olmuş idiyse de, subayların bir kısmı ordunun politikadan çekilmesi fikrine inanmaktaydılar.Bu itibarla orduya açıkça bir ihtilâl davranışına sokmak, çeşitli ihtilâflara ve tehlikeli bölünmelere sebep olabilirdi.

İki Meşrutiyet denemesi ''Halkın İdareye iştiraki'' fikrini memleketimize getirmiş bulunuyordu. Bu itibarla Mustafa Kemal'in Halk ve Orduyu dengeli iki kuvvet olarak yanyana tutması; başka bir deyimle, (ihtilâl planında) birinci derecede halkı hesaba katması, yerinde bir siyasî düşünce tarzı idi.

İşte Atatürk'ün Millî Mücadeleyi ve Anadolu İhtilâlini halka mal etmek çabası içinde, Müdafaa-i Hukuk Teşekküllerine eğilmesi ve onları Erzurum ve Sivas Korıgrelerinde bir araya getirmesi büyük sezgi ve yanılmaz metodunun yeni ve başarılı sonuçları olmuştur.

Mustafa Kemal, giriştiği hareketin ve mücadelenin bu temel unsurunu, daha 1919 Haziranında, ortaya açıkça koymuştur:

''Milletin istiklâlini yine milletin azmü kararı kurtaracaktır. Milletle birlikte fedakârane çalışacağım... Sine-i milletten ayrılmayacağım''.

Sivas Kongresinin dayandığı temel felsefenin en veciz ifadesini Kongre esnasında yayınlanmaya başlayan ve Sivas Kongresinin fikirlerini ve kararlarını aksettirmek için çıkarılan ve bizzat Mustafa Kemal'in adını koyduğu bir gazetede bulmak mümkündür. irade-i Milliye.

VIII

Millî Devrim Tarihimizi bilenlerin hatırlayacağı üzere, 16 Mart 1920 de İstanbul'un yabancı kuvvetler tarafından işgali ve bu işgalin neticesinde son Osmanlı Mebusan Meclisinin toplantılarına devam etmek olanağını bulamıyarak, tatile karar vermesinden sonra, Mustafa Kemal'in teşebbüsü ile olağanüstü yetkileri haiz bir Millet Meclisinin Ankara'da toplanmasının teminine çalışıldığını görmekteyiz.

19 Mart 1920 de Mustafa Kemal ''Heyet-i Temsiliye'' nâmına Vilâyetlere, müstakil livalara ve Kolordu Kumandanlıklarına göndermiş olduğu seçim tebliğinde ,devlet merkezinin düşman kuvvetleri tarafından işgal edilmiş olduğunu, Osmanlı Meclis-i Mebusanının dağılmış bulunduğunu ve bu durum karşısında milletin bağımsızlığını ve devletin kurtuluşunu temin edecek tedbirleri düşünmek ve tatbik etmek üzere, millet tarafından, ''Selahiyet-i Fevkâladeyi haiz bir Meclis'' in Ankara'da toplantıya daveti ve dağılmış olan mebuslardan Ankara'ya gelebileceklerin de bu Meclise katılmalarının zaruri görüldüğünü belirtiyor ve seçimlerin icrası için gerekil direktifleri veriyordu.

Atatürk, Ankara'da toplanacak olan bu Meclisin, esasında bir ''Meclis-i Müessesan= Kurucu Meclis'' olması fikrinde olup, önceleri Osmanlı Parlamentosunun bir devamı şeklinde telâkki edilmemesini ve tadilleri ile yürürlüğe sokulmuş olan 1876 Anayasası ile bağlı olmamasını ve herhalde mevcut rejim ve Anayasayı değiştirmek yetkileri ile donatılmış olmasını sağlamak istiyordu.

Fakat bu gayesini o zamandan izah etmek istemedi. Esasen bu konuda kendisine Erzurum ve Sivas'tan yapılan ikazlar üzerine «Meclis-i Müessesan» tabiri yerine ''Selâhiyet-i Fevkâladeyi Haiz Meclis'' tabirini kullanmayı tercih ettiğini Büyük Nutuk'ta söylemektedir.

19 Mart 1920 tarihli seçim tebliğindeki esaslara uygun olarak, her livadan beş mebus seçilmek üzere yapılan seçim sonunda, memleketin muhtelif seçim çevrelerinde 232 mebus seçilmiş, bunlar da birinci BMM'nin esasını teşkil etmişlerdir. Bunlardan başka, İstanbul Meclis-i Mebusanından gelen 92 mebusa ilave olarak Yunanistan' dan gelen 1 ve Malta'dan gelen 14 mebus ile birlikte, birinci Büyük Millet Meclisinin üye sayısı 337'yi bulmuştur.

Bu meclis ilk toplantısını, o tarihe kadar Ankara'ya gelebilme imkânını bulan 115 üyenin iştiraki ile 23 Nisan 1920'de, bir Cuma günü Ankara'da yapmış ve teşekkül etmek üzere bulunan yeni bir Türk Devletinin hukuki ve siyasi düzenine duyulan ihtiyaçlara uygun bir tarzda önemli tatbikata başlanmıştır.

Ankara'da Meclisin toplanması ile Müdafaayı Hukuk Hareketi dağınıklıktan ve fiillikten kurtulmuş ve bu suretle kanuni ve hukuki bir organ tarafından temsil edilmeye başlanmıştır.

Meclisin ilk toplantısında geçici başkanlığı en yaşlı üye sıfatı ile Sinop Mebusu Şerif Bey getirilmişti. Meclis 24 Nisan 1920 tarihinde yaptığı ikinci toplantısında ise Ankara Mebusu Mustafa Kemal'i kendine başkan seçmişti.

Birinci BMM 1 sayılı kararı ile kendi mevcudiyetini ve teşekkülünü ilân ettikten sonra, Mustafa Kemal, ilk iş olarak, devlet vazife ve mesuliyetlerinin Heyet'i Temsiliye'den alınarak BMM'nce deruhte edilmesini teklif etmişti.

Mustafa Kemal şöyle diyordu :

''Bu dakikadan itibaren teklif ediyorum. Derhal mukadderatı memleketi deruhte buyurunuz, bundan içtinab etmeğe lüzum yoktur. Bu vazife o kadar mühim, içinde bulunduğumuz zaman o kadar tarihidir ki, bu koca mesuliyeti içinizde üç - beş kişiye tahmil etmekle iktifa edemeyiz. Bütün bu Meclis, bütün manasıyla mes'ul olmak lâzım gelir. Millet bizi ancak bunun için gönderdi, bizi buraya beş kişinin eline milleti terkedelim diye göndermemiştir.''

Birinci Meclisin giriştiği önemli işlerden bir diğeri de yeni yürütme organını teşkil etmek olmuştur. 25 Nisan 1920 de alınan 5 sayılı karar mucibince yedi kişilik muvakkat encümen kurulmuş ve Meclis Reisi bulunan Mustafa Kemal bu meclisin tabiî üyesi olmuştur.

2 Mayıs 1920 de kabul edilen 3 sayılı ve BMM İcra Vekillerinin sureti intihabına dair 4 maddelik kanunla bir İcra Vekilleri Heyet'i teşkil olunmuştur. BMM'nin 11 kişiden oluşan İcra Vekilleri Heyeti üyeleri meclis üyeleri arasından olmak üzere, Millet Meclisinin mutlak çoğunluğu ile seçilmekte ve bunlar arasında çıkacak anlaşmazlıkları çözmek yetkisi de Büyük Millet Meclisine ait bulunmakta idi.

İleride uygulamada büyük zorluklar doğuran bu hükümler daha sonra değiştirilmiştir.

Atatürk'ü yanlış anlayan veya kasden yanlış anlatmak isteyenlere hatırlatılması gereken gerçek şudur : Atatürk Millî Mücadeleye ''Millî Egemenlik'' bayrağı ile başlamış, daha Erzurum Kongresinden itibaren, ''Millî İradenin başlıca güç kaynağı'' olduğunu ilân etmiş bir liderdir. Atatürk tek şahıs saltanatından milli hâkimiyete geçişin önderidir. Bu itibarla millet hâkimiyetini reddeden her türlü diktacı görüş Atatürkçülüğe aykırıdır. Atatürk diktatörlük özlemi çekenlerin değil, Türkiye'de Millî İradeyi hâkim kılmak isteyen Demokrasi taraftarlarının önderidir. Atatürk, annesinin mezarı başında, ''Millet hâkimiyeti uğruna canını vermeğe'' vicdan ve namusu üzerine yemin etmiş insandır.

 

 

BİBLİOGRAFYA

Atatürk'ün İnkilap ve ilkeleri, Harp Akademileri basımevi İst. 1979

Atatür'ün Demeç ve Söylelerinde Bir Demet, Harp Akademileri Basımevi İs.1979.

GİRİTLİ, İsmet :Atatürk'ün 100.Yıldönümünde Kemalist Devrim ve İdeolojisi, İst.1980.

DUVERGER, Maurice :Politikaya giriş, Varlık Yayınları, İst. 1964

SIGMUND JR.,Paul E. : The İdeologies of the Developing Nations. Frederick A.Praeger.

DEMİRKAN,Selahattin: Bir Milletin Yarattığı Lider: Mustafa Kemal Atatürk, Belge Yayınları,İst.1972

EBENSTEIN, William :Today's Ism's, Pretice Hall,1963