| Yunanca laikos, latince
laicus sözcükleri, halktan olan ya da din işleriyle uğraşan topluluğun dışında
olan kimseler için kullanılırken zamanla anlam değiştirmiştir. Günümüzde geniş
anlamiyle dinle devlet işlerinin ayrılması ilkesine laiklik diyoruz. Cumhuriyet
döneminde kabul edilen laiklik ilkesine göre devletin siyasal, sosyal ve ekonomik
düzeni din esasına göre örgütlenemez. Bu anlayışa toplumların gelişmesi sonucunda
varılmıştır.
Gerçekte dinler de zamanla gelişme
göstermişlerdir. Göksel dinlerin kuralları zamana göre Tanrı tarafından
indirilmiştir. Hz. Muhammed aracılığı ile bildirilen İslâm'la öteki dinlerin
hükümleri Tanrı tarafından yürürlükten kaldırılmıştır. İslâm, son din olarak
nitelendirilmiş ve Peygamberi tarafından içtihada açık tutulmuştur. Bu içtihad
kuralı toplumsal hayatın zamanla değişeceği düşüncesinden kaynaklanmıştır.
Demek ki İslâm toplumun değişmesine uygun olarak dinin temeliyle çelişmeyen yeni
hükümler çıkarılmasına ve çağdaşlaşmaya karşı değildir. Zaten İslâm'ın
hükümlerinin yirmi üç yıllık bir süre boyunca inmesi, hatta bazı âyetlerin
yürürlükten bizzat Tanrı tarafından kaldırılması (neshedilmesi), Peygamberin Kitap
ve Sünnette bulunmayan hususlarda akla başvurmayı kabul etmesi, bu dinin dünya
hayatiyle ilgili donuk bir anlayış getirmediğini göstermektedir.
Ayrıca Tanrı'nın ve Peygamberin
zamanla din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasına olanak veren buyruklarını
gözden uzak tutmamak gerekir. Yüce Allah Raat sûresinin 40. âyetinde şöyle
buyurmuştur: "Her devrin kitabı (hükmü) başkadır." Bu âyet Tevrat ve
İncil'in yürürlükten kaldırılması kadar sosyolojik gelişmeyle değişen durumları
içerecek biçimde yorumlanabilir. Hz. Muhammed'in de din ve dünya işlerini şahsında
birleştiren halifeler için şu hadisi dikkat çekicidir: "Halifelik benden sonra
otuz yıldır. Ondan sonra ısırıcı sultanlık durumuna girer." Gerçekte ilk
dört halife dönemi İslâm'ın altın dönemidir denebilir. Bir kez ilk dört halife
seçkinler topluluğu tarafından seçilmiştir. Babadan oğula geçme biçimi değil,
Cumhuriyet anlayışı egemen olmuştur. Kaldı ki ilk halifelere daha çok mü'minlerin
emiri denirdi.
Halifelik sorununun zamanla bir çok
kanlı savaşlara neden olduğu da bilinmektedir. Cemel Vak'asında Peygamberin eşi Hz.
Aişe ile damadı Hz. Ali karşı karşıya gelmiş ve pek çok kan dökülmüştür.
Cennetlikle müjdelenen on kişiden Züheyr ve Talha da Hz. Ali'nin karşısında yer
alanlar arasında idi.
Halifelik sorunu yüzünden Hz. Ali ile
Muaviye'nin de Sıffîn'de savaştığı bilinmektedir. Çünkü Muaviye, Hz. Osman'ın
öldürülmesinde parmağı olduğu savıyla Hz. Ali'nin halifeliğini tanımadı. Bunun
üzerine Hz. Ali, Şam'da halifelik savında bulunan Muaviye üzerine ordusiyle gitti.
Sıffın'de yapılan savaşta kırk bin müslüman öldü. Hakeme başvuruldu. İşin
içine hile karıştı. Anlaşma sağlanamadı. Daha sonra Ali b Ebî Talib'in ordusundan
Haricîler ayrıldı ve onun halifeliğini tanımadı. Ali onların çoğunu kılıçtan
geçirdi ve Kufe'ye çekildi. 661 de bir haricî tarafından öldürüldü. Yerine oğlu
Hasan geçti ise de Muaviye'nin ısrarı üzerine kan dökülmesini önlemek için
halifelikten vazgeçti. Şam'da Muaviye'nin halifeliği kesinleşti. Böylece halifelik
Haşimoğullarından Ümeyyeoğullarına geçti. Bunlara Emevîler adı verilir.
Daha sonra Muaviye'nin oğlu Yezid
zamanında Ali'nin oğlu Hüseyin Halife olmak üzere Mekke'den Kûfe'ye hareket etti.
Yezid'in askerleri onu Kerbelâ'da çevirdiler ve 680 yılında çarpışırken
öldürdüler.
Bir ara, Zübeyr b.Avam'ın oğlu
Abdullah da (ölm. M. 692) Mekke'de halifelik savında bulundu.
Halifelik 750 yılında Emevîlerden
Abbasîlere geçti.
909 yılında Mısır'da Fatımîler
Devleti'nin kurulduğunu görüyoruz. Ubeydullah el-Mehdî, İmam Ca'fer as-Sadık'ın
kuşağına mensup olduğunu söyleyerek ve onun oğlu İsmail'i imam tanıyarak
Fatımîler Devleti'n'i örgütledi. Peygamberin güzel kızı ve Hasan ile Hüseyin'in
anası Fatıma ile öğünme nedeniyle bu devlete Fatımîler dendi. Böylece Mısır'da
başka bir halifelik ve dinsel anlayış egemen oldu. Bu yönetim 1171 yılına dek
sürdü. Selâhattin Eyyubî çocuksuz ölen son Fatımî halifesinden sonra Abbasîlerin
hükümdarını halife tanıdı. Eyyubîler Devleti sünnîlik ilkelerine dayalı idi.
Dünya işlerini Selâhattin Eyyûbî, din işlerini de halife yürüttü.
929 da Endülüs'de Abdurrahman III,
halifeliğini açıkladı. Endülüs Emevî Devleti'ni, Emevî halifesi Hişam'in torunu
Abdurrahman (731-788) İspanya'da 775 de kurmuştu. Bunun soyundan gelen Abdurrahman III,
Nasır Lidinillah (.ölm. M. 961) sanını alarak halife oldu.
Böylece Bağdat'da, Mısır'da ve
Endülüs'de üç ayrı halifelik yönetimi doğdu.
İran Moğollarından (İlhanlılardan)
Hülagu (ölm. M. 1265) Bağdad'ı alarak 1258 yılında Abbasîlerin halifeliğine son
verdi. Bunun üzerine Müslümanlar üç buçuk yıl halifesiz kaldı. Abbasîlerden
Ahmet, Mısır'daki Türk Kölemen (Memlûk) hükümdarı Baypars'a sığınmıştı.
Abbasi ailesinden olduğunu kanıtlayan Ahmet, Baypars (hükümdarlığı 1260 - 1277)
tarafından M. 1261 de halife tanındı. al-Mustansır Billah Ebu'l-Kasım sanını alan
Ahmet, yalnızca din işleriyle uğraşıyordu. Yönetim Baypars'ın buyruğunda idi.
Halife, dünya işlerini yöneten Baypars'a saygı duyuyordu.
Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim
halifeliği, Mısır'da oturan Abbasî soyundan al-Mütevekkil Alellah'da.n 1517 de aldı.
Osmanlılar halifeliği almakla birlikte din işlerini Şeyhu'l-İslâm'a bıraktılar.
Ancak 1774 Kaynarca Muahedesi'nden sonra Osmanlı Padişahı, sınırları dışında
kalan Kırım Müslümanlarının da dinsel önderi sayıldı. Abdulhamit II. de 1876
Anayasasına "Padişah, halife olmak nedeniyle İslâm dininin koruyucusudur"
tümces'inin konmasını sağladı.
Birinci dünya savaşında, Osmanlılar
yenik düşünce Padişahın gücü kalmadı. Son Padişah Vahidettin halife sıfatiyle
Anadolu'da kurtuluş savaşı veren yurtseverlere karşı ordu düzenledi. Sonuçta
Anadolu'daki kurtuluş hareketi güçlendi. Halife Vahidettin de l7.XI.1922 de General
Harrington aracılığı ile bir İngiliz gemisine binerek İstanbul'u terketti. Türkiye
Büyük Millet Meclisi Abdülmecit Efendi'yi halife seçti. Bununla birlikte Abdülmecit
Efendi, rahat durmadı. Cuma namazı törenlerine tantanalı bir biçimde gitti ve her
Cuma namazını başka bir camide kılmağa başladı. Saraydaki yedek subayları
toplayıp yönetimden yanılmasını sağladı. Yabancı temsilciliklere görevliler
yollayarak ilişki kurmağa çalıştı. Gösterişli gezintiler yaptı. Kimi
kumandanları kabul etmeğe başladı. Bunun üzerine Atatürk Ordu kumandanlariyle
görerek bu sorunun çözümlenmesinde anlaştı. Cumhuriyetin yıkılması girişimlerine
göz yumaması. Balıkesir'de Minbere çıkarak halka şöyle seslendi: ''Ey ulus, Tanrı
birdir. Ünü büyüktür. Tanrı'nın esenliği, iyiişleri, yardımları üzerinize
olsun. Peygamberimiz, Tanrı tarafından, insanlara din gerçeklerini bildirmekle
görevlendirilmiş ve elçi edilmiştir. Temel kuralı hepimizce bilinmektedir ki ünü
büyük Kur'an'daki kanıtlardır. İnsanlara güçlü ruh vermiş olan dinimiz son
dindir. Her bakımdan tam dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa gerçeğe tam olarak
uyar. Uymasaydı, Tanrı'nın öteki doğal yasaları ile arasında çelişki olmak
gerekirdi. Çünkü varoluşun bütün yasalarını yapan Tanrı'dır." Atatürk
Hutbesinin sonunda Osmanlı yönetiminin tarihe karıştığını ve yerini Türkiye
Büyük Millet Meclisi'nin aldığını anlattı.
Abdülmecit Efendi'nin saray
tahsisatının artırılmasını istemesi üzerine de Atatürk, Hükümeti halifelik
hakkında uyanık olmağa çağırdı. Halifeliğin tarihsel bir anı niteliğinden öte
bir anlam taşımadığını, Türkiye Cumhuriyeti'nin tehlikeye sokulamayacağını
anlattı.
Bu arada bilim adamları da Halifenin
davranışları karşısında tepki gösterdi. Rektör Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu
başkanlığında bir kurul, Atatürk'e konunun çözümlenmesi gerektiğini anlattı.
Hatta Baltacıoğlu, İnönü'nün de hazır bulunduğu toplantıda özetle
"Atatürk'ün kurtuluş savaşiyle yobazlık ağacını budadığını, oysaki bu
zehirli ağacın kökünün kazınması gerektiğini" söyledi.
Sonuçta 3 Mart 1924 de halifelik
kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi kabul edildi. Şer'iye ve Evkaf Bakanlığı da.
kaldırıldı. Atatürk, kendisi için yurt dışından gelen halifelik önerilerini geri
çevirdi. Atatürk, halifeye saygı gösterilmesi hakkında İngilizlerin teşvikiyle
kendisine mektup yazan Hindistan müslümanları önderlerinden Emir Ali' nin ve Ağa
Han'ın önerilerini hoş karşılamadı. Din sorularının Diyanet İşleri
Başkanlığınca çözümlenmesini uygun gördü. Böylece kutsal dinimizin siyasete
âlet edilmesini önlemek istedi.
Halifeliğin tarihçesinden de
anlaşılacağı üzere bu kurum geniş ölçüde siyasal açıdan etkinlik kazanma aracı
olarak kullanılmıştır. Elbette peygamberimiz hilâfet için kimseyi atamamakta
haklıydı.
İslâm dini, hiç bir zaman kutsal
değerlerin kötüye kullanılmasını öngörmemiştir. Gazzâlî gibi ölçülü bir
düşünür bile kimi deyişlerinde İslam hukukunun dünya hayatına bağlı olduğunu
vurgulamıştır.
Kaldı ki daha önce müçtehit
hukukçular akli bir kanıt olarak doğrulamışlardır. İslâmda Peygamberimiz
zamanından beri Kur'ân'da bulunmayan sorunların akılla çözümlenmesi uygun
bulunmuştur· Her şeyden önce Peygamber Hz. Muhammed, Muaz b.Cebel'i Yemen'e vali
olarak yollarken gereğinde akla dayanmasına izin vermiştir. Ayrıca Hz. Muhammed bir
sorun hakkında toplantıda bulunan Ukle b.Amir'den çözüm bulmasını istemiştir.
Ukle'nin ne ile çözüm bulacağını sorması üzerine içtihadınla yanıtını vermiş
ve şöyle söylemiştir : "Eğer doğru sonuca varırsan on ödün, yanılırsan bir
ödün kazanmış olursun". Başka bir hadisde şu açıklamalar vardır:
"İçtihad edip doğru karar veren için iki, yanlış karar veren için bir ödün
vardır." Bu demektir ki İslamiyet'e göre, toplumların gelişmesine uygun olarak,
dinde hakkında kanıt bulunmayan sorunlar için yasalar koymak imkân içindedir. Nitekim
zamanla büyük hukukçular töreyi bir kanıt olarak kabul etmişler, böylece ülkeden
ülkeye farklı hukuk öğretileri uygulanmağa başlanmıştır. İmam Mâlik b.Enes,
Harun Reşid'in "Senin al-Muvatta adlı yapıtını Kâbe'ye asalım, herkes okusun,
uygulama birleşsin" anlamındaki önerisini geri çevirmiştir, Mâlik, her ülkeye
göre değişik hukuk kuralının olacağını ve bilimin kendi kitabının içeriğinden
ibaret bulunmadığını vurgulamıştır.
Hz. Ömer halifeliği arasında
Kur'ânın açık buyruklarına karşın Müellefe-i Kulub'a savaş ganimetlerinden pay
vermemiştir. İslâmiyetin yerleştiğini, bu hükmün uygulamasının tarihe
karıştığını anlatmak istemiştir. Yine Hz. Ümer, Kur'ân'ın açık buyruklarına
karşın, savaş ganimetlerinin 4/5 ünü savaşçılara dağıtmamıştır, Bu mallara
gelecek kuşakların da hakkı olduğunu vurgulamıştır.
Cemel Vak'ası'nda ve Sıffın
savaşında, Kur'ân'ın adam öldürmeyi yasaklamasına karşın, müslümanlar
dindaşlarına karşı savaş açmışlardır. Hz. Ali - Haricîler, Yezid - Hz. Hüseyin,
Emevî - Abbasî mücadelesi de Kur'ân'ın buyruğuna karşın, kanlı olmuştur.
Demek ki, Sahabe devrinde de Bur'ân'ın
dışında düşünce ve kanaat belirtilmiştir.
Yüce Allah, hikmeti gereği indirdiği
âyetlerin kimilerini yürürlükten kaldırarak zamanın ve olayların akışına dikkati
çekmiştir.
Ebu Hanîfe'nin öğrencisi İmam
Muhammedin, gelenekle yerleşen şeyin, Kur'ân'ın hükmü gibi olacağını
vurguladığı bilinmektedir.
Hz. Muhammed, ibretli sözlerini yirmi
üç yıl boyunca olayların akışına ve dünya işlerine göre söylemiştir. Yüce
Allah, Kur'ân'ı bir günde indirmemiş, yeri geldikçe toplum olaylarına göre
vahyetmiştir.
Kimi müçtehitler halkın yararına olan
ilkelere itibar etmişlerdir.
Peygamberimizin hayatında kimi
sünnetinde de değişmeler olmuştur. Onun şu sözlerini de unutmamak gerekir: "Her
devrin adamı, her devrin sözü vardır". "İnsanlar, babalarından çok
zamanlarına benzerler". "Ben dine ilişkin bir şey emredersem ona uyunuz.
Dünyaya ilişkin işlerinizi siz beriden daha iyi bilirsiniz. Onları bilginiz ve
tecrübeleriniz üzere yapnız"[*]
[*] Bu hadisler için bak.: Necip
Bilge, Laiklik, Belleten, C. XLII, Sayı: 168
Selçuklular zamanında gerek sanat ve
gerekse ekonomik ilişkiler açısından layik gelişmelere tânık olmaktayız. Süsleme
sanatının geliştiği, resim yapıldığı, minyatür çizildiği bilinmektedir. Yine
faize izin verildiği de kaynaklarda yazılıdır. Osmanlıların da Banka kurduğu ve
faiz işlemini hoşgörüyle karşıladığı bilinmektedir.
Yine Osmanlıların "domuz
vergisi" ve "şarap bacı", aldığı kaynaklarda yazılıdır. Fatih
Sultan Mehmed'in faizden etin artan fiyatlarının karşılanması için 24000 altın
vakfettiği ve böylece Yeniçerilerin iyi beslenmesini öngördüğü saptanmıştır.
Cevdet Paşa'nın başkanlığında hazırlanan Mecelle'de "zorunluluk yasak olan
şeyleri mübah yapar" maddesi vardır. Mecelle'de ayrıca zaman değişince
hükümler değişir ilkesi kabul edilmiştir.
Türk tarihini incelediğimiz zaman
İslâmdan önce laik hukuka yakın bir düzenle yönetilmişlerdir. Kadına saygı ve
sanatta hoşgörü egemendi. Raks, musiki ve şiir Türklerin törelerinde yaygındı.
Türkler İslâmlaştıktan sonra,
Anadolu'da laik düşünceye öncülük ettiler. Yunus Emre'nin şiirlerinden aşağıdaki
örnekler bu konuda dikkati çekicidir .
Bir kez gönül yıktın ise
bu kıldığın namaz değil
Yetmiş iki millet dahi elin
yüzün yumaz değil.
Yetmiş iki millete bir göz
ile bakmayan
Şer'in evliyasiyle hakikatte
âsidir.
Şeriat, tarikat yoldur
varana
Hakikat, marifet ondan içeri
Süleyman kuş dilin bilir
dediler
Süleyman var Süleymandan
içeri.
Sen sana ne sanırsan
Ayrığa da, onu san
Dört kitabın manası
Budur eğer var ise
Yalnız Yunus değil, Mevlâna ve Hacı
Bektaş Veli gibi Türk-İslâm büyükleri de vicdan özgürlüğüne saygı
göstermişlerdir.
Vicdan özgürlüğünün başlangıcı
Kur'ân'a ve Hz. Muhammed'e dayanır.
Bir müslüman savaş sırasında
başıdara düşen ve "Allah ancak birdir" diyen savaşçıyı ikiyüzlüdür
kanısiyle öldürür. Peygamberimiz bu olaydan hoşnut kalmaz ve bu işi yapan
müslümana "sen onun kalbini yarıp baktın mı" der. Hatta Sahabe'den Abdullah
b.Übey'in gerçekte müslüman olmadığı ve ikiyüzlülük ettiği söylenirdi. Buna
karşın Hz. Muhammed vicdan özgürlüğüne önem vererek ona iyi davranırdı.
Kur'ân'da vicdan özgürlüğünü
vurgulayan birçok âyet vardır. Şimdi bu âyetlerden örnekler verelim: "Dinde
zorlama yoktur'', "Sen ancak bir hatırlatıcısın, zorla egemen olucu
değilsin", "Tanrı dileseydi yeryüzünde herkes iman ederdi. Sen mümin
olsunlar diye insanları zorlayıp duracakmısın", "Sizin dininiz sizin, benim
dinim benim olsun", "Allah dileseydi herkese iman yolunu bulacak her şeyi
verirdi."
Bütün bu buyruklar İslâm dininin
vicdan özgürlüğüne önem verdiğini ve layik bir düzende yaşamaya imkân
hazırladığını göstermektedir. Laiklik ilkesinin, dinin kötüye kullanılmasına
karşı olduğu da açıktır.
Din gibi kutsal bir kurumun dünya
işlerine âlet edilmesi, bizzat dinin özüne aykırıdır. Dalkavukluk, iki yüzlülük
ve mezhepçilik dinin temelinde yoktur. Laiklik mezhep tutuculuğun geniş ölçüde
durdurma açısından da önemlidir. Çünkü laiklik ilkesinin ışığı altında herkes
ibadetini ve dinsel törenlerini özgürce yerine getirir. Birey ya da bir topluluk devlet
yönetimini teokratik kurallara dönüştürmeğe çalışmadan istediği gibi tapınır.
Herkes inancında ve tapınmasında özgürdür.
Halifelik kavgalarının, mezhep
çekişmelerinin ve uygarlığa tera zihniyetin hem dine ve hem de topluma bir yarar
getirmediği tarih kitaplarında örnekleriyle yazılıdır.
Teokratik düzende bir sıralar tutuculuk
üstünlük sayılmıştır. O derecede ki 1547 den sonra felsefe okullarda yasaklanmış
ve müspet bilime daha az değer verilmeğe başlanmıştır. Oysaki Kur'ân'da
"bilenlerle bilmeyenler hiç eşit olur mu" âyeti vardır. Osmanlılarda
duraklama ve gerileme, bilime yüz çevirdikge artmıştır. Bunda dinimizin ne suçu
vardır. Suç, baskı yapanlarda ve tutucu davrananlardadır.
Kur'ân'da bulunan "oku"
buyruğu ilk âyettir. Yurdumuzda basımevi Avrupa'dan üç yüz yıl kadar sonra
kurulabilmiştir. Bunda dinimizin bir engellemesi yoktur. Engelleyenler vicdanlara baskı
yapanlardır. Sevgili Peygamberimiz "bilim Çin'de de olsa arayınız"
buyurmuştur. Buna karşın yobazlık taslayanlar her yeniliğe karşı çıkmak
istemişler ve yurdumuzda uygarlığın gelişmesini bir sıralar durdurmuşlardır.
Oysaki vicdan özgürlüğünün ve bilimsel zihniyetin benimsendiği dönemlerde İslâm
uygarlığı dünyayı etkilemiştir.
Tanzimattan sonra çağdaşlaşmaya
gereksinme olduğu anlaşılmış özgürlük, eşitlik ve adalet konularınıda adımlar
atılmıştır. Osmanlı Hukuku, Mecelle ile ileri adımlar atmıştır. Ancak yine tutucu
ve eski zihniyetin içinde kalınmıştır. Dinimizin özüne uygun ilerlemeler ancak
vicdanların özgür olmasiyle mümkündür. Atatürk'ün getirdiği laiklik ilkesiyle din
işleriyle devlet işleri birbirinden ayrılmış ve vicdanlar özgür olmuştur. Laiklik
sayesinde vicdanlar özgür olunca bilimsel gelişmeleri önleme tarihe karışmıştır.
Türkiye Cumhuriyeti çağdaşlaşma yolunda hızla ilerlemeğe başlamıştır.
Cumhuriyet yönetimi dinimizin özüne uygundur. Hem Kur'ân'da toplumun arasından
yetişen yöneticelere uyulması buyrulmuştur. Ayrıca, devletin dînî olması mantığa
da ters düşer. Çünkü devlet bir insarı değildir ki namaz kılan, oruç tutsun. Din
insanlar içindir. Laiklik de insanları dinlerinde ve vicdanlarında özgür
kılmaktadır. Atatürk'ün getirdiği bu ilkeyle kimsenin felsefi ve dinî
inançlarından dolayı kınanmayacağı Anayasa'da yer almıştır. Nitekim Büyük
Atatürk bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ulusumuz din ve dil gibi iki güçlü
erdeme maliktir. Bu erdemleri hiçbir güç ulusumuzun kalp ve vicdanından çekip
alamamıştır. Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz ulusların yaşamasına imkân yoktur.
Yalnız şurası var ki din Allah'la kul arasındaki bir bağdır... Biz dine saygı
gösteririz. Biz sadece din işlerini devlet ve millet işleriyle karıştırmamaya
çalışıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes Allah'ına istediği gibi ibadet eder...
Devlet fikir ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır... Dinime bizzat
gerçeğe nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum."
Başka bir deyişinde Atatürk şöyle
söylemiştir: "Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani bütün
sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Bizim dinimiz en makul, en tabiî bir
dindir. Ve burdan dolayı son din olmuştur... Artık Türkiye, din ve şeriât
oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektedir. Bu gibi oyurıcular varsa, kendilerine
başka taraflarda sahne arasınlar."
Laiklik ilkesi Atatürk ilkelerinin
temelidir denebilir. Laikliğe bağlı olarak daha bir çok çağdaş kararlar
alınmıştır. 1524 de halifelik kaldırılmış ve ancak Anayasa'da "devletin dini
İslâm dinidir" tümcesi bırakılmıştı. 1928 de Anayasa'daki bu deyiş de
kaldırıldı. 1937 de Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğu Anayasa'da
belirtildi.
Atatürk laikliğe bağlı olarak Türk
Hukukunda da İnkılâp yaptı. 1926 da Türk Medenî Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve
Türk Ceza Kanunu kabul edildi. Türk Medenî Kanunu kadın haklarına da gerekli değeri
verdi.
1934 de Anayasa'da değişiklik
yapılarak kadınlara erkeklere eşit olarak siyasal hak tanındı.
1925'de Tekke ve zâviyeler ile Türbeler
kapatıldı. Büyük Atatürk Bursa'da halka şöyle seslenmişti:
"Ey millet iyi biliniz
ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En
doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve isteklerini
yapmak insan olmak için yeterlidir." Çünkü "Bağlı olmakla gönül kanısı
ve mutluluk duyduğumuz İslâm dinini yüz yıllardan beri alışılmış olduğu üzere
bir politika aracı olmak durumundan çıkarıp yükselmenin gerekli olduğu gerçeğini
görüyoruz".
Peygamberimizin kul ile Allah arasına
başkasının girmesini Emretmediğini burada hatırlamak yerinde olur. Ayrıca İslâmda
büyü, fal ve üfürükçülük yasaklanmıştır. Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle
buyurmuştur: "Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk çıkarmak, ufak taşlar
nohut ve baklalarla fal açmak, kum üzerine çizgiler çizmek, bunlardan geleceğe ait
hükümler çıkarmak büyü ve keharıet türündendir". Bu hadîsin ışığında
düşünürsek Atatürk'ün dinin kötüye kullanılmasını önlemekte ne denli haklı
olduğu ortaya çıkar. Atatürk Türk çocuklarının özgür ve uygar yetişmesini
diliyordu.
1924 de öğretimin birleştirilmesi
kabul edildikten sonra, eğitimin çağdaşlaştırılmasına devam edildi. 1926 da
"Maarif Teşkilâtı Hakkında Kanun" çıktı. Bu yasaya göre eğitim işleri
düzenlendi ve devletin izni olmaksızın hiç bir okulun açılamayacağı vurgulandı.
1928 de latin harfleri ve uluslararası
rakamlar kabul edildi. Türk çocuklarının okuyup yazmayı öğrenmesi
kolaylaştırıldı. Bu inkılâbı yerleştirmek için Atatürk yurt gezilerinde
öğretrnenlik bile yaptı.
1925 de kılık kıyafette de
değişiklik oldu. Şapka giyilmesi hakkındaki yasa kabul edildi. Yine aynı yıl
uluslararasu saat ve takvim benimsendi.
1933 de İstanbul Darülfünun'u yerine
Üniversite kuruldu.
1934 de Soyadı Kanunu çıktı ve 1935
de hafta, tatili pazar gününe alındı.
Atatürk'ün dileğiyle daha bir çok
yenilikler kabul edildi. Ancak inkılâplar içinde laikliğin özel bir yeri vardır. Bu
inkılâpla Türk Ulusu ümmetçilikten vazgeçmiş, milliyetçiliğe yönelmiştir.
Ayrıca din sömürüsü yasaklanarak bu kutsal değer vicdanlara bırakılmıştır.
Bunlardan başka laiklik ilkesiyle, emperyalist devletlere dinsel ayrılıklardan
yararlanma yolu kapatılmak istenmiştir.
İç politikada dini siyasete alet
etmenin mezhepçiliği körükleyeceği Büyük Atatürk tarafından zamanında
görülmüştür. Laiklik sayesinde dinsel açıdan baskı kalkmış ve insan kişiliğine
saygı yerleştirilmek istenmiştir.
Yine laiklik ilkesiyle yurdumuzda hukuk
birliği sağlanmış ve yargı önünde bütün yurttaşlar eşit sayılmıştır.
Sonuç olarak diyebiliriz ki, laiklik
dinsizliği değil, dine ve insana saygıyı getirmiştir. Din gibi yüksek bir değerin
çıkara alet edilmesini önlemek için laiklik en iyi çarelerden biri olmuştur.
Türkiye'de akılcı yöntemin yerleşmesi açısından da, laikliğin etkisi büyüktür.
Bizim dinimiz akla, bilime ve uygarlığa önem verdiği halde yüzyıllarca dinsel
baskıyla gelişme engellenmiştir. Laiklik hurafelerin ve cehaletin kalkması
açısından da önem taşımaktadır.
Dinimizin kötüye önlemek isteyen ve
ulusumuza, vicdan özgürlüğünü yasayla kazandıran büyük Atatürk'e ne kadar dua
etsek azdır. |