parhp.jpg (1500 bytes)

ATATÜRK : RADİKAL, HÜMANİST, POZİTİVİST

ATATÜRK VE LAİKLİK

Prof. Dr. İbrahim Agâh ÇUBUKÇU

ATATÜRKÇÜLÜK S:337-346
Genel Kurmay Başkanlığı, 1984

 

Yunanca laikos, latince laicus sözcükleri, halktan olan ya da din işleriyle uğraşan topluluğun dışında olan kimseler için kullanılırken zamanla anlam değiştirmiştir. Günümüzde geniş anlamiyle dinle devlet işlerinin ayrılması ilkesine laiklik diyoruz. Cumhuriyet döneminde kabul edilen laiklik ilkesine göre devletin siyasal, sosyal ve ekonomik düzeni din esasına göre örgütlenemez. Bu anlayışa toplumların gelişmesi sonucunda varılmıştır.

Gerçekte dinler de zamanla gelişme göstermişlerdir. Göksel dinlerin kuralları zamana göre Tanrı tarafından indirilmiştir. Hz. Muhammed aracılığı ile bildirilen İslâm'la öteki dinlerin hükümleri Tanrı tarafından yürürlükten kaldırılmıştır. İslâm, son din olarak nitelendirilmiş ve Peygamberi tarafından içtihada açık tutulmuştur. Bu içtihad kuralı toplumsal hayatın zamanla değişeceği düşüncesinden kaynaklanmıştır. Demek ki İslâm toplumun değişmesine uygun olarak dinin temeliyle çelişmeyen yeni hükümler çıkarılmasına ve çağdaşlaşmaya karşı değildir. Zaten İslâm'ın hükümlerinin yirmi üç yıllık bir süre boyunca inmesi, hatta bazı âyetlerin yürürlükten bizzat Tanrı tarafından kaldırılması (neshedilmesi), Peygamberin Kitap ve Sünnette bulunmayan hususlarda akla başvurmayı kabul etmesi, bu dinin dünya hayatiyle ilgili donuk bir anlayış getirmediğini göstermektedir.

Ayrıca Tanrı'nın ve Peygamberin zamanla din ve dünya işlerinin birbirinden ayrılmasına olanak veren buyruklarını gözden uzak tutmamak gerekir. Yüce Allah Raat sûresinin 40. âyetinde şöyle buyurmuştur: "Her devrin kitabı (hükmü) başkadır." Bu âyet Tevrat ve İncil'in yürürlükten kaldırılması kadar sosyolojik gelişmeyle değişen durumları içerecek biçimde yorumlanabilir. Hz. Muhammed'in de din ve dünya işlerini şahsında birleştiren halifeler için şu hadisi dikkat çekicidir: "Halifelik benden sonra otuz yıldır. Ondan sonra ısırıcı sultanlık durumuna girer." Gerçekte ilk dört halife dönemi İslâm'ın altın dönemidir denebilir. Bir kez ilk dört halife seçkinler topluluğu tarafından seçilmiştir. Babadan oğula geçme biçimi değil, Cumhuriyet anlayışı egemen olmuştur. Kaldı ki ilk halifelere daha çok mü'minlerin emiri denirdi.

Halifelik sorununun zamanla bir çok kanlı savaşlara neden olduğu da bilinmektedir. Cemel Vak'asında Peygamberin eşi Hz. Aişe ile damadı Hz. Ali karşı karşıya gelmiş ve pek çok kan dökülmüştür. Cennetlikle müjdelenen on kişiden Züheyr ve Talha da Hz. Ali'nin karşısında yer alanlar arasında idi.

Halifelik sorunu yüzünden Hz. Ali ile Muaviye'nin de Sıffîn'de savaştığı bilinmektedir. Çünkü Muaviye, Hz. Osman'ın öldürülmesinde parmağı olduğu savıyla Hz. Ali'nin halifeliğini tanımadı. Bunun üzerine Hz. Ali, Şam'da halifelik savında bulunan Muaviye üzerine ordusiyle gitti. Sıffın'de yapılan savaşta kırk bin müslüman öldü. Hakeme başvuruldu. İşin içine hile karıştı. Anlaşma sağlanamadı. Daha sonra Ali b Ebî Talib'in ordusundan Haricîler ayrıldı ve onun halifeliğini tanımadı. Ali onların çoğunu kılıçtan geçirdi ve Kufe'ye çekildi. 661 de bir haricî tarafından öldürüldü. Yerine oğlu Hasan geçti ise de Muaviye'nin ısrarı üzerine kan dökülmesini önlemek için halifelikten vazgeçti. Şam'da Muaviye'nin halifeliği kesinleşti. Böylece halifelik Haşimoğullarından Ümeyyeoğullarına geçti. Bunlara Emevîler adı verilir.

Daha sonra Muaviye'nin oğlu Yezid zamanında Ali'nin oğlu Hüseyin Halife olmak üzere Mekke'den Kûfe'ye hareket etti. Yezid'in askerleri onu Kerbelâ'da çevirdiler ve 680 yılında çarpışırken öldürdüler.

Bir ara, Zübeyr b.Avam'ın oğlu Abdullah da (ölm. M. 692) Mekke'de halifelik savında bulundu.

Halifelik 750 yılında Emevîlerden Abbasîlere geçti.

909 yılında Mısır'da Fatımîler Devleti'nin kurulduğunu görüyoruz. Ubeydullah el-Mehdî, İmam Ca'fer as-Sadık'ın kuşağına mensup olduğunu söyleyerek ve onun oğlu İsmail'i imam tanıyarak Fatımîler Devleti'n'i örgütledi. Peygamberin güzel kızı ve Hasan ile Hüseyin'in anası Fatıma ile öğünme nedeniyle bu devlete Fatımîler dendi. Böylece Mısır'da başka bir halifelik ve dinsel anlayış egemen oldu. Bu yönetim 1171 yılına dek sürdü. Selâhattin Eyyubî çocuksuz ölen son Fatımî halifesinden sonra Abbasîlerin hükümdarını halife tanıdı. Eyyubîler Devleti sünnîlik ilkelerine dayalı idi. Dünya işlerini Selâhattin Eyyûbî, din işlerini de halife yürüttü.

929 da Endülüs'de Abdurrahman III, halifeliğini açıkladı. Endülüs Emevî Devleti'ni, Emevî halifesi Hişam'in torunu Abdurrahman (731-788) İspanya'da 775 de kurmuştu. Bunun soyundan gelen Abdurrahman III, Nasır Lidinillah (.ölm. M. 961) sanını alarak halife oldu.

Böylece Bağdat'da, Mısır'da ve Endülüs'de üç ayrı halifelik yönetimi doğdu.

İran Moğollarından (İlhanlılardan) Hülagu (ölm. M. 1265) Bağdad'ı alarak 1258 yılında Abbasîlerin halifeliğine son verdi. Bunun üzerine Müslümanlar üç buçuk yıl halifesiz kaldı. Abbasîlerden Ahmet, Mısır'daki Türk Kölemen (Memlûk) hükümdarı Baypars'a sığınmıştı. Abbasi ailesinden olduğunu kanıtlayan Ahmet, Baypars (hükümdarlığı 1260 - 1277) tarafından M. 1261 de halife tanındı. al-Mustansır Billah Ebu'l-Kasım sanını alan Ahmet, yalnızca din işleriyle uğraşıyordu. Yönetim Baypars'ın buyruğunda idi. Halife, dünya işlerini yöneten Baypars'a saygı duyuyordu.

Osmanlı Padişahı Yavuz Sultan Selim halifeliği, Mısır'da oturan Abbasî soyundan al-Mütevekkil Alellah'da.n 1517 de aldı. Osmanlılar halifeliği almakla birlikte din işlerini Şeyhu'l-İslâm'a bıraktılar. Ancak 1774 Kaynarca Muahedesi'nden sonra Osmanlı Padişahı, sınırları dışında kalan Kırım Müslümanlarının da dinsel önderi sayıldı. Abdulhamit II. de 1876 Anayasasına "Padişah, halife olmak nedeniyle İslâm dininin koruyucusudur" tümces'inin konmasını sağladı.

Birinci dünya savaşında, Osmanlılar yenik düşünce Padişahın gücü kalmadı. Son Padişah Vahidettin halife sıfatiyle Anadolu'da kurtuluş savaşı veren yurtseverlere karşı ordu düzenledi. Sonuçta Anadolu'daki kurtuluş hareketi güçlendi. Halife Vahidettin de l7.XI.1922 de General Harrington aracılığı ile bir İngiliz gemisine binerek İstanbul'u terketti. Türkiye Büyük Millet Meclisi Abdülmecit Efendi'yi halife seçti. Bununla birlikte Abdülmecit Efendi, rahat durmadı. Cuma namazı törenlerine tantanalı bir biçimde gitti ve her Cuma namazını başka bir camide kılmağa başladı. Saraydaki yedek subayları toplayıp yönetimden yanılmasını sağladı. Yabancı temsilciliklere görevliler yollayarak ilişki kurmağa çalıştı. Gösterişli gezintiler yaptı. Kimi kumandanları kabul etmeğe başladı. Bunun üzerine Atatürk Ordu kumandanlariyle görerek bu sorunun çözümlenmesinde anlaştı. Cumhuriyetin yıkılması girişimlerine göz yumaması. Balıkesir'de Minbere çıkarak halka şöyle seslendi: ''Ey ulus, Tanrı birdir. Ünü büyüktür. Tanrı'nın esenliği, iyiişleri, yardımları üzerinize olsun. Peygamberimiz, Tanrı tarafından, insanlara din gerçeklerini bildirmekle görevlendirilmiş ve elçi edilmiştir. Temel kuralı hepimizce bilinmektedir ki ünü büyük Kur'an'daki kanıtlardır. İnsanlara güçlü ruh vermiş olan dinimiz son dindir. Her bakımdan tam dindir. Çünkü dinimiz akla, mantığa gerçeğe tam olarak uyar. Uymasaydı, Tanrı'nın öteki doğal yasaları ile arasında çelişki olmak gerekirdi. Çünkü varoluşun bütün yasalarını yapan Tanrı'dır." Atatürk Hutbesinin sonunda Osmanlı yönetiminin tarihe karıştığını ve yerini Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin aldığını anlattı.

Abdülmecit Efendi'nin saray tahsisatının artırılmasını istemesi üzerine de Atatürk, Hükümeti halifelik hakkında uyanık olmağa çağırdı. Halifeliğin tarihsel bir anı niteliğinden öte bir anlam taşımadığını, Türkiye Cumhuriyeti'nin tehlikeye sokulamayacağını anlattı.

Bu arada bilim adamları da Halifenin davranışları karşısında tepki gösterdi. Rektör Prof. İsmail Hakkı Baltacıoğlu başkanlığında bir kurul, Atatürk'e konunun çözümlenmesi gerektiğini anlattı. Hatta Baltacıoğlu, İnönü'nün de hazır bulunduğu toplantıda özetle "Atatürk'ün kurtuluş savaşiyle yobazlık ağacını budadığını, oysaki bu zehirli ağacın kökünün kazınması gerektiğini" söyledi.

Sonuçta 3 Mart 1924 de halifelik kaldırıldı. Eğitimin birleştirilmesi kabul edildi. Şer'iye ve Evkaf Bakanlığı da. kaldırıldı. Atatürk, kendisi için yurt dışından gelen halifelik önerilerini geri çevirdi. Atatürk, halifeye saygı gösterilmesi hakkında İngilizlerin teşvikiyle kendisine mektup yazan Hindistan müslümanları önderlerinden Emir Ali' nin ve Ağa Han'ın önerilerini hoş karşılamadı. Din sorularının Diyanet İşleri Başkanlığınca çözümlenmesini uygun gördü. Böylece kutsal dinimizin siyasete âlet edilmesini önlemek istedi.

Halifeliğin tarihçesinden de anlaşılacağı üzere bu kurum geniş ölçüde siyasal açıdan etkinlik kazanma aracı olarak kullanılmıştır. Elbette peygamberimiz hilâfet için kimseyi atamamakta haklıydı.

İslâm dini, hiç bir zaman kutsal değerlerin kötüye kullanılmasını öngörmemiştir. Gazzâlî gibi ölçülü bir düşünür bile kimi deyişlerinde İslam hukukunun dünya hayatına bağlı olduğunu vurgulamıştır.

Kaldı ki daha önce müçtehit hukukçular akli bir kanıt olarak doğrulamışlardır. İslâmda Peygamberimiz zamanından beri Kur'ân'da bulunmayan sorunların akılla çözümlenmesi uygun bulunmuştur· Her şeyden önce Peygamber Hz. Muhammed, Muaz b.Cebel'i Yemen'e vali olarak yollarken gereğinde akla dayanmasına izin vermiştir. Ayrıca Hz. Muhammed bir sorun hakkında toplantıda bulunan Ukle b.Amir'den çözüm bulmasını istemiştir. Ukle'nin ne ile çözüm bulacağını sorması üzerine içtihadınla yanıtını vermiş ve şöyle söylemiştir : "Eğer doğru sonuca varırsan on ödün, yanılırsan bir ödün kazanmış olursun". Başka bir hadisde şu açıklamalar vardır: "İçtihad edip doğru karar veren için iki, yanlış karar veren için bir ödün vardır." Bu demektir ki İslamiyet'e göre, toplumların gelişmesine uygun olarak, dinde hakkında kanıt bulunmayan sorunlar için yasalar koymak imkân içindedir. Nitekim zamanla büyük hukukçular töreyi bir kanıt olarak kabul etmişler, böylece ülkeden ülkeye farklı hukuk öğretileri uygulanmağa başlanmıştır. İmam Mâlik b.Enes, Harun Reşid'in "Senin al-Muvatta adlı yapıtını Kâbe'ye asalım, herkes okusun, uygulama birleşsin" anlamındaki önerisini geri çevirmiştir, Mâlik, her ülkeye göre değişik hukuk kuralının olacağını ve bilimin kendi kitabının içeriğinden ibaret bulunmadığını vurgulamıştır.

Hz. Ömer halifeliği arasında Kur'ânın açık buyruklarına karşın Müellefe-i Kulub'a savaş ganimetlerinden pay vermemiştir. İslâmiyetin yerleştiğini, bu hükmün uygulamasının tarihe karıştığını anlatmak istemiştir. Yine Hz. Ümer, Kur'ân'ın açık buyruklarına karşın, savaş ganimetlerinin 4/5 ünü savaşçılara dağıtmamıştır, Bu mallara gelecek kuşakların da hakkı olduğunu vurgulamıştır.

Cemel Vak'ası'nda ve Sıffın savaşında, Kur'ân'ın adam öldürmeyi yasaklamasına karşın, müslümanlar dindaşlarına karşı savaş açmışlardır. Hz. Ali - Haricîler, Yezid - Hz. Hüseyin, Emevî - Abbasî mücadelesi de Kur'ân'ın buyruğuna karşın, kanlı olmuştur.

Demek ki, Sahabe devrinde de Bur'ân'ın dışında düşünce ve kanaat belirtilmiştir.

Yüce Allah, hikmeti gereği indirdiği âyetlerin kimilerini yürürlükten kaldırarak zamanın ve olayların akışına dikkati çekmiştir.

Ebu Hanîfe'nin öğrencisi İmam Muhammedin, gelenekle yerleşen şeyin, Kur'ân'ın hükmü gibi olacağını vurguladığı bilinmektedir.

Hz. Muhammed, ibretli sözlerini yirmi üç yıl boyunca olayların akışına ve dünya işlerine göre söylemiştir. Yüce Allah, Kur'ân'ı bir günde indirmemiş, yeri geldikçe toplum olaylarına göre vahyetmiştir.

Kimi müçtehitler halkın yararına olan ilkelere itibar etmişlerdir.

Peygamberimizin hayatında kimi sünnetinde de değişmeler olmuştur. Onun şu sözlerini de unutmamak gerekir: "Her devrin adamı, her devrin sözü vardır". "İnsanlar, babalarından çok zamanlarına benzerler". "Ben dine ilişkin bir şey emredersem ona uyunuz. Dünyaya ilişkin işlerinizi siz beriden daha iyi bilirsiniz. Onları bilginiz ve tecrübeleriniz üzere yapnız"[*]

[*] Bu hadisler için bak.: Necip Bilge, Laiklik, Belleten, C. XLII, Sayı: 168

Selçuklular zamanında gerek sanat ve gerekse ekonomik ilişkiler açısından layik gelişmelere tânık olmaktayız. Süsleme sanatının geliştiği, resim yapıldığı, minyatür çizildiği bilinmektedir. Yine faize izin verildiği de kaynaklarda yazılıdır. Osmanlıların da Banka kurduğu ve faiz işlemini hoşgörüyle karşıladığı bilinmektedir.

Yine Osmanlıların "domuz vergisi" ve "şarap bacı", aldığı kaynaklarda yazılıdır. Fatih Sultan Mehmed'in faizden etin artan fiyatlarının karşılanması için 24000 altın vakfettiği ve böylece Yeniçerilerin iyi beslenmesini öngördüğü saptanmıştır. Cevdet Paşa'nın başkanlığında hazırlanan Mecelle'de "zorunluluk yasak olan şeyleri mübah yapar" maddesi vardır. Mecelle'de ayrıca zaman değişince hükümler değişir ilkesi kabul edilmiştir.

Türk tarihini incelediğimiz zaman İslâmdan önce laik hukuka yakın bir düzenle yönetilmişlerdir. Kadına saygı ve sanatta hoşgörü egemendi. Raks, musiki ve şiir Türklerin törelerinde yaygındı.

Türkler İslâmlaştıktan sonra, Anadolu'da laik düşünceye öncülük ettiler. Yunus Emre'nin şiirlerinden aşağıdaki örnekler bu konuda dikkati çekicidir .

Bir kez gönül yıktın ise bu kıldığın namaz değil

Yetmiş iki millet dahi elin yüzün yumaz değil.

Yetmiş iki millete bir göz ile bakmayan

Şer'in evliyasiyle hakikatte âsidir.

Şeriat, tarikat yoldur varana

Hakikat, marifet ondan içeri

Süleyman kuş dilin bilir dediler

Süleyman var Süleymandan içeri.

Sen sana ne sanırsan

Ayrığa da, onu san

Dört kitabın manası

Budur eğer var ise

 

Yalnız Yunus değil, Mevlâna ve Hacı Bektaş Veli gibi Türk-İslâm büyükleri de vicdan özgürlüğüne saygı göstermişlerdir.

Vicdan özgürlüğünün başlangıcı Kur'ân'a ve Hz. Muhammed'e dayanır.

Bir müslüman savaş sırasında başıdara düşen ve "Allah ancak birdir" diyen savaşçıyı ikiyüzlüdür kanısiyle öldürür. Peygamberimiz bu olaydan hoşnut kalmaz ve bu işi yapan müslümana "sen onun kalbini yarıp baktın mı" der. Hatta Sahabe'den Abdullah b.Übey'in gerçekte müslüman olmadığı ve ikiyüzlülük ettiği söylenirdi. Buna karşın Hz. Muhammed vicdan özgürlüğüne önem vererek ona iyi davranırdı.

Kur'ân'da vicdan özgürlüğünü vurgulayan birçok âyet vardır. Şimdi bu âyetlerden örnekler verelim: "Dinde zorlama yoktur'', "Sen ancak bir hatırlatıcısın, zorla egemen olucu değilsin", "Tanrı dileseydi yeryüzünde herkes iman ederdi. Sen mümin olsunlar diye insanları zorlayıp duracakmısın", "Sizin dininiz sizin, benim dinim benim olsun", "Allah dileseydi herkese iman yolunu bulacak her şeyi verirdi."

Bütün bu buyruklar İslâm dininin vicdan özgürlüğüne önem verdiğini ve layik bir düzende yaşamaya imkân hazırladığını göstermektedir. Laiklik ilkesinin, dinin kötüye kullanılmasına karşı olduğu da açıktır.

Din gibi kutsal bir kurumun dünya işlerine âlet edilmesi, bizzat dinin özüne aykırıdır. Dalkavukluk, iki yüzlülük ve mezhepçilik dinin temelinde yoktur. Laiklik mezhep tutuculuğun geniş ölçüde durdurma açısından da önemlidir. Çünkü laiklik ilkesinin ışığı altında herkes ibadetini ve dinsel törenlerini özgürce yerine getirir. Birey ya da bir topluluk devlet yönetimini teokratik kurallara dönüştürmeğe çalışmadan istediği gibi tapınır. Herkes inancında ve tapınmasında özgürdür.

Halifelik kavgalarının, mezhep çekişmelerinin ve uygarlığa tera zihniyetin hem dine ve hem de topluma bir yarar getirmediği tarih kitaplarında örnekleriyle yazılıdır.

Teokratik düzende bir sıralar tutuculuk üstünlük sayılmıştır. O derecede ki 1547 den sonra felsefe okullarda yasaklanmış ve müspet bilime daha az değer verilmeğe başlanmıştır. Oysaki Kur'ân'da "bilenlerle bilmeyenler hiç eşit olur mu" âyeti vardır. Osmanlılarda duraklama ve gerileme, bilime yüz çevirdikge artmıştır. Bunda dinimizin ne suçu vardır. Suç, baskı yapanlarda ve tutucu davrananlardadır.

Kur'ân'da bulunan "oku" buyruğu ilk âyettir. Yurdumuzda basımevi Avrupa'dan üç yüz yıl kadar sonra kurulabilmiştir. Bunda dinimizin bir engellemesi yoktur. Engelleyenler vicdanlara baskı yapanlardır. Sevgili Peygamberimiz "bilim Çin'de de olsa arayınız" buyurmuştur. Buna karşın yobazlık taslayanlar her yeniliğe karşı çıkmak istemişler ve yurdumuzda uygarlığın gelişmesini bir sıralar durdurmuşlardır. Oysaki vicdan özgürlüğünün ve bilimsel zihniyetin benimsendiği dönemlerde İslâm uygarlığı dünyayı etkilemiştir.

Tanzimattan sonra çağdaşlaşmaya gereksinme olduğu anlaşılmış özgürlük, eşitlik ve adalet konularınıda adımlar atılmıştır. Osmanlı Hukuku, Mecelle ile ileri adımlar atmıştır. Ancak yine tutucu ve eski zihniyetin içinde kalınmıştır. Dinimizin özüne uygun ilerlemeler ancak vicdanların özgür olmasiyle mümkündür. Atatürk'ün getirdiği laiklik ilkesiyle din işleriyle devlet işleri birbirinden ayrılmış ve vicdanlar özgür olmuştur. Laiklik sayesinde vicdanlar özgür olunca bilimsel gelişmeleri önleme tarihe karışmıştır. Türkiye Cumhuriyeti çağdaşlaşma yolunda hızla ilerlemeğe başlamıştır. Cumhuriyet yönetimi dinimizin özüne uygundur. Hem Kur'ân'da toplumun arasından yetişen yöneticelere uyulması buyrulmuştur. Ayrıca, devletin dînî olması mantığa da ters düşer. Çünkü devlet bir insarı değildir ki namaz kılan, oruç tutsun. Din insanlar içindir. Laiklik de insanları dinlerinde ve vicdanlarında özgür kılmaktadır. Atatürk'ün getirdiği bu ilkeyle kimsenin felsefi ve dinî inançlarından dolayı kınanmayacağı Anayasa'da yer almıştır. Nitekim Büyük Atatürk bu konuda şöyle buyurmuştur: "Ulusumuz din ve dil gibi iki güçlü erdeme maliktir. Bu erdemleri hiçbir güç ulusumuzun kalp ve vicdanından çekip alamamıştır. Din gerekli bir kurumdur. Dinsiz ulusların yaşamasına imkân yoktur. Yalnız şurası var ki din Allah'la kul arasındaki bir bağdır... Biz dine saygı gösteririz. Biz sadece din işlerini devlet ve millet işleriyle karıştırmamaya çalışıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti'nde herkes Allah'ına istediği gibi ibadet eder... Devlet fikir ve vicdan özgürlüğüne saygı göstermek zorundadır... Dinime bizzat gerçeğe nasıl inanıyorsam öyle inanıyorum."

Başka bir deyişinde Atatürk şöyle söylemiştir: "Türk Ulusu daha dindar olmalıdır. Yani bütün sadeliği ile dindar olmalıdır, demek istiyorum. Bizim dinimiz en makul, en tabiî bir dindir. Ve burdan dolayı son din olmuştur... Artık Türkiye, din ve şeriât oyunlarına sahne olmaktan çok yüksektedir. Bu gibi oyurıcular varsa, kendilerine başka taraflarda sahne arasınlar."

Laiklik ilkesi Atatürk ilkelerinin temelidir denebilir. Laikliğe bağlı olarak daha bir çok çağdaş kararlar alınmıştır. 1524 de halifelik kaldırılmış ve ancak Anayasa'da "devletin dini İslâm dinidir" tümcesi bırakılmıştı. 1928 de Anayasa'daki bu deyiş de kaldırıldı. 1937 de Türkiye Cumhuriyeti'nin laik bir devlet olduğu Anayasa'da belirtildi.

Atatürk laikliğe bağlı olarak Türk Hukukunda da İnkılâp yaptı. 1926 da Türk Medenî Kanunu, Türk Ticaret Kanunu ve Türk Ceza Kanunu kabul edildi. Türk Medenî Kanunu kadın haklarına da gerekli değeri verdi.

1934 de Anayasa'da değişiklik yapılarak kadınlara erkeklere eşit olarak siyasal hak tanındı.

1925'de Tekke ve zâviyeler ile Türbeler kapatıldı. Büyük Atatürk Bursa'da halka şöyle seslenmişti:

"Ey millet iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, uygarlık tarikatıdır. Uygarlığın emir ve isteklerini yapmak insan olmak için yeterlidir." Çünkü "Bağlı olmakla gönül kanısı ve mutluluk duyduğumuz İslâm dinini yüz yıllardan beri alışılmış olduğu üzere bir politika aracı olmak durumundan çıkarıp yükselmenin gerekli olduğu gerçeğini görüyoruz".

Peygamberimizin kul ile Allah arasına başkasının girmesini Emretmediğini burada hatırlamak yerinde olur. Ayrıca İslâmda büyü, fal ve üfürükçülük yasaklanmıştır. Hz. Muhammed bir hadisinde şöyle buyurmuştur: "Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk çıkarmak, ufak taşlar nohut ve baklalarla fal açmak, kum üzerine çizgiler çizmek, bunlardan geleceğe ait hükümler çıkarmak büyü ve keharıet türündendir". Bu hadîsin ışığında düşünürsek Atatürk'ün dinin kötüye kullanılmasını önlemekte ne denli haklı olduğu ortaya çıkar. Atatürk Türk çocuklarının özgür ve uygar yetişmesini diliyordu.

1924 de öğretimin birleştirilmesi kabul edildikten sonra, eğitimin çağdaşlaştırılmasına devam edildi. 1926 da "Maarif Teşkilâtı Hakkında Kanun" çıktı. Bu yasaya göre eğitim işleri düzenlendi ve devletin izni olmaksızın hiç bir okulun açılamayacağı vurgulandı.

1928 de latin harfleri ve uluslararası rakamlar kabul edildi. Türk çocuklarının okuyup yazmayı öğrenmesi kolaylaştırıldı. Bu inkılâbı yerleştirmek için Atatürk yurt gezilerinde öğretrnenlik bile yaptı.

1925 de kılık kıyafette de değişiklik oldu. Şapka giyilmesi hakkındaki yasa kabul edildi. Yine aynı yıl uluslararasu saat ve takvim benimsendi.

1933 de İstanbul Darülfünun'u yerine Üniversite kuruldu.

1934 de Soyadı Kanunu çıktı ve 1935 de hafta, tatili pazar gününe alındı.

Atatürk'ün dileğiyle daha bir çok yenilikler kabul edildi. Ancak inkılâplar içinde laikliğin özel bir yeri vardır. Bu inkılâpla Türk Ulusu ümmetçilikten vazgeçmiş, milliyetçiliğe yönelmiştir. Ayrıca din sömürüsü yasaklanarak bu kutsal değer vicdanlara bırakılmıştır. Bunlardan başka laiklik ilkesiyle, emperyalist devletlere dinsel ayrılıklardan yararlanma yolu kapatılmak istenmiştir.

İç politikada dini siyasete alet etmenin mezhepçiliği körükleyeceği Büyük Atatürk tarafından zamanında görülmüştür. Laiklik sayesinde dinsel açıdan baskı kalkmış ve insan kişiliğine saygı yerleştirilmek istenmiştir.

Yine laiklik ilkesiyle yurdumuzda hukuk birliği sağlanmış ve yargı önünde bütün yurttaşlar eşit sayılmıştır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, laiklik dinsizliği değil, dine ve insana saygıyı getirmiştir. Din gibi yüksek bir değerin çıkara alet edilmesini önlemek için laiklik en iyi çarelerden biri olmuştur. Türkiye'de akılcı yöntemin yerleşmesi açısından da, laikliğin etkisi büyüktür. Bizim dinimiz akla, bilime ve uygarlığa önem verdiği halde yüzyıllarca dinsel baskıyla gelişme engellenmiştir. Laiklik hurafelerin ve cehaletin kalkması açısından da önem taşımaktadır.

Dinimizin kötüye önlemek isteyen ve ulusumuza, vicdan özgürlüğünü yasayla kazandıran büyük Atatürk'e ne kadar dua etsek azdır.