parhp.jpg (1500 bytes)

ATATÜRK : RADİKAL, HÜMANİST, POZİTİVİST

LAİKLİĞİN TARİHSEL GELİŞİMİ VE İSLAMİYET.
OSMANLI VE CUMHURİYET DÖNEMLERİ'NDE LAİKLİK ANLAYIŞI

Hacer GÜROL

 

ÖZET

Laik devlet dini ilkelere değil bilim ve akla dayanır. Türkiye'deki 'Devlet-Laisizmi' ile Avrupa'daki ''Sekülarizm " arasına farklar vardır. Sekülaristler için ''bireysel katılım ve bilim" önemlidir. Sekülarizm, dinin devletten ayrı ve özerk olmasını, Laiklik ise demokrasinin değil, devletçiliğin üstünlüğü ilkesini savunur ve Asker-Sivil-Aydın kesimlerin Devlet'e katılımını destekler.

İslamiyet, Hıristiyanlıkdaki gibi ruhban sınıfına yer vermez. Allah karşısında din adamı farklı değildir. Batı'nın laikleşme sorunu devletin Kilisenin üstlendiği işleri devralması iken Osmanlı -Türk toplumunda sorun. sekülarizasyon olmuş ve devlet işlerinin dine dayandınlması sürmüştür.

Türkiye'de laiklik, dini ve sosyal hayat icabı doğmadığından kabulünde topluma yabancıdır. Avrupalılaşmak düşüncesiyle, taassuba karşı laikliğe din aleyhtarı bir uslüp verilmiştir. Cumhuriyet döneminde 1937'de laiklik bir anayasa ilkesi olmuştur.

ANAHTAR KELİMELER: Sekülarizm, laiklik, laik devlet, laik düşünce

Laiklik ve Laiklik ile İlgili Kavramlar

Laiklik kelimesi değişik ve çelişkili anlamlarda kullanılan bir kelimedir. Dilimize Fransızca'dan "laic, laiquee" sözcüklerinden geçmiştir. Kökü ise Latince'den "laicus" ve Yunanca "laikos" dan gelmektedir. Laikos din adamı niteliği ve yetkisini taşımayan kişi anlamı taşımaktadır. Laikos, halk anlamına gelen "laos" kelimesinden türetilmiştir. Türkçe'ye ''halk'' olarak çevrilmişse de gerçekte ''avam'' ya da ''ahali'' hatta ''reaya'' kavramlarına daha yakındır. Anlam itibariyle, dinsel olmayan ; dine ait olmayan, din dışı unsurlara ait olandır. Osmanlılarda "La-dini'' (dinsiz) kavramıyla da karşılanmıştır. Fakat , Tanrı tanımamazlık değildir.1

Laik Hukuk, dini olmayan, dini ilkelerden kaynaklanmayan hukuk demekdir.

Laik devlet ise, dini kurallara, dini ilkelere dayanmayan devlet anlamına gelir. Laik sözcüğü hukuk terimleri arasına Fransız Devrimi ile girmiştir. Laiklik, devletin din işlerine, dinin de devlet işlerine kanşmamasıdır. Yani dini ve siyasal otoritelerin tamamen birbirinden aynlmasıdır. ÜIkede var olan din ve mezhepler karşısında, devletin tarafsız davranması, bunların hiçbirine, diğerinin aleyhtarı olacak şekilde özel ayrıcalıklar tanımaması, buna karşılık, dinin de nisbi de olsa, özerklik içinde ahlaki ve manevi hayatın düzenini sağlayıcı olarak varlığını sürdürmesidir.

Laik bir devlette, hükümet ve idare işleri ve bunları düzenleyen yasa ve kuralların dayanakları, ilkelerin kaynağı dini düşünceler değildir. Hükümet idaresinin işleri, yasalar, kurallar, toplum hayatının gerçekleri ve ihtiyaçları göz önünde tutularak düzenlenir.

Laiklik, devlet hayatında ve kamu ilişkilerinde dini kural ve ilkeleri kişilere ve kişilerin vicdanlarına bırakarak, hayatı akışına ve ilişkilerin mantığına uymaktır.

Laiklik, sırt devlet hayatına ait bir davranış ve faaliyet ilkesidir. Böyle olunca, kişinin özel hayatı ve manevi hayatı ve ailesi içindeki durumu ile çelişkiye düşmez, onun dindarlığını etkilemez. Laikliği dinsizlik saymak, laikliği bilmemek demektir. Kişi iş ilişkilerinde ve diğer kişilerle ilişkilerinde laik olur, yani işini ve ilişkilerini devletin koyduğu yasalara, kurallara göre ayadar, ama diğer taraftan da kişisel ve özel hayatında dindar yaşar.

Devlet dinlere karşı tarafsızdır. Ancak bu tarafsızlığın anlamını ve sınırlarını belirler. Devlet taassub (hoşgörüsüzlük) ve irtica karşısında tarafsız kalamaz.

Taassub; bir kimsenin kendi inancından ve kendince gerçek kabul ettiği görüş ve inançtan (dini, siyasi, felsefi vb.) başka inanç, görüş ve bunları taşıyanlara karşı düşmanlık beslemesi ve onları susturmaya kalkışmasıdır.

İrtica ise; yasa koyucu tarafından, devletin laikleşmesini gerçekleştirmeye yönelik hukuki kurumlara aykırı hareket olarak tanımlanabilir.

Bu konuda Atatürk şunları söylemiştir:

'' Türkiye Cumhuriyetinde herkes Allah'a istediği gibi ibadet eder. Hiç kimseye dini düşünceleri nedeniyle bir şey yapılamaz.''

''Türkiye' de, bir kimsenin düşüncelerini zorla başkalarına kabul ettirmeye kalkışacak kimse yoktur ve buna izin verilmez.''

'Hoşgörülü insan, herhangi bir kimsenin vicdani inançlarına karşı hiç bir kin duymayan. tam tersine saygı gösteren kimsedir. En azından hoşgörü sahibi kimse, başkalarının kendisininkine uymayan inançlarını bilmezlikten, duymazlıktan gelir. Hoşgörü budur.2

 

Tarihsel Gelişim:

Tarihin başlangıcından günümüze ülkelerin hakimiyet yapıları yönetimlerinin temelindeki iradenin kaynağına göre sınırlandırılmıştır. Ülke yönetimindeki iradenin kaynağını kişilerin sahip olduğu durumlarda ''monarşi" , kaynağın uhrevi olduğu durumlarda "teokrasi" , kaynağın bilim ve akla dayandığı durumlarda ise "laik devlet düzeni" ortaya konulmuştur. 3

Türkiye'de yürürlükte olan ve yeryüzünde eşi bulunmayan bu ''Devlet-Laisizmi'' ile özellikle Batı Avrupa'da yürürlükte olan ''Sekülarizm ve Laisizm'' arasında büyük farklar vardır. Din ve Devlet ayrımı görüşünü daha yakından anlamak için Laisizmden önce, Türkiye için göreceli olarak yeni sayılan Sekülarizm kavramını açıklamakda yarar vardır. Bu kavram Latince kökenli olup, tek tanrılı dinlerden çok önceleri ortaya çıkmış, kitlelerce benimsenmiş ve gündelik hayatı belirlemiş bir düşünce ve yaşama tarzıdır. Anlamı; yeryüzüne, içinde yaşanılan çağa ait olan, dine ve kiliseye bağlı/bağımlı olmayan, ruhbanlara ait olmayan; toplumsal ahlak standartlarının dine ve dinlere göre değil, güncel hayata göre düzenlenmesinden ve ayarlanmasından yana olan; ve güncel-dünyevi hayatı ilgilendiren her konuda ve/veya dinsel yapıları dışlamaktır.

Sekülarizm, Roma İmparatorluğu'nda yüzyıllarca egemen olmuştur. O dönemlerde Paganizm (çok tanrıcılık). kesin buyurgan dini sistemlerinden ayrı olarak merkeziyetçi ve mutlakiyetçi değil ademi merkeziyetçi bir tapınma sistematiğiydi. Paganlar (şehirli) seküler olmalıydı. Çünkü, çok tanrılı olabilmenin ön koşulu, diğer tanrılara saygı göstermekten ve vicdan özgürlüğünden geçiyorclu.

İlk Hıristiyanlar Roma'da kendi dinlerini yaymaya çalışırken diğer tüm tanrıları yadsıdılar ve kendi Tanrılarından başka Tanrıyı kabul etmediklerini açıkça belirttiler. Fakat, Paganların sekülarizmine sığınmamazlık edemediler. Bundan yararlanıp istismara bile kalktılar.313 yılında İmparator Konstantin ünlü Milan Femanı'nda Paganların ve Hıristiyanların diledikleri Tanrıya müdahalesiz bağlılık duyabilecekleri ancak diğer Tanrılara saygı göstermeleri isteniyorclu.

Büyük Roma İmparatorluğu ikiye ayrılınca imparatorluğa sahip çıkmak isteyen Pagan sekülarizmine karşı iki din cemaati Katolikler ve Yahudiler mücadele ettiler. Yahudilik tutunamadı çünkü; ancak kendi soylarından gelen birinin Yahudi olabileceği inancı vardı ve kitlelere yayılamadı, Katolikler başa geçtiler ve Pagan sekülarizmini ortadan kaldırıp, Engizisyon Mahkemelerini kurdular. İslamın, Hıristiyanlık karşısında zorlayıcı etken olması ve üretim tarzlarındaki değişiklikler Sekülarizmi yeniden güçlendirmiştir. Bu dönemde İslam medeniyetinin tesiriyle gelişen yeni fikirler (Rönesans ) karşısında Kilise hem Batı dünyası üzerindeki hakimiyetini, hem de Katolik birliğini kaybetmiş bu yeni gelişmeler yalnız Kilise ile devlet arasında değil, Hıristiyanlık içerisinde de birtakım mezheplerin meydana çıkmasına ve bunlar arasında mücadelelere sebep olmuştur.

13.yy'da Nominalizm akımıyla ''birey'' güçlenmiştir. İlk önce amaçları Katolik Kilisesinden aynlmak olan Protestanlar sekülarizmi savunmuşlar ve ardından İngiltere'de Roma Kilisesi'nden ayrılarak Milli Kilise'yi (National Church) kurmuş, milli monarşinin çıkarlarını savunan bağımsız örgütlenebilen, kendini ulusal düzeyde onaylatabilme olanağına kavuşmuştur. (Bugün batıda İngiltere, Polonya, Rusya'da Milli Kiliseler vardır.) O dönemlerde Sekülarizm Romanya'daki Papa devletinden bağımsızlaşmış, Kraldan-devletten ayrı, ve tamamen özerk kilise sahibi olmak olarak algılanmıştır. Nitekim o günlerden beri Milli Kiliselerde dinsel yönetici'lerin yanı sıra Seküler yöneticiler de -Kilise Hiyerarşisi içinde- resmen görev almışlardır. Bu üyeler, Kilise çalışmalarına tek tek veya topluca katılmakdadıdar. Zamanla, bu gelişmeler Vatikan tarafından da benimsenmiş ve bugün ''Ruhban'' olmayan ''Lay'' Konsey üyeleride Roma Kilisesi içinde görev almaktadırlar.

Sekülarizm'in Özellikleri Şu Şekilde Sıralanabilir:

  • 13.yy 'dan itibaren sekülaristler kendi tezlerini savunurken asla inanç düşmarılığı yapmamışlardır.

  • Tanrı tanımazlık çizgisine geçmemişlerdir.

  • Tanrı ile Din'i, Din'le Devleti ve Kralı ayrı ayrı birimler ve güçler olarak görüp değerlendirmişlerdir.

  • Bilim en büyük güçtür. Önemli olan birey ve onun davranışlarıdır, halk değildir.

  • Felsefe bağlamında "Kuşkuculuk ve Rasyonalizmi'' savunmuşlardır.

  • Toplumda katılımı örğördüğünden Demokratikleşme ve Liberalizm ile içiçedir.

  • Sekülarisler, Milliyetçiliğin şiddetli savunucuları olmalarına rağmen hiç bir zaman Irkçılık ve Şovenizm'e ağırlık tanımamışlardır.

  • Sekülaristler, Emperyalizme karşı, Burjuva Hümanizmi'nin savunucularıdırlar.

  • Sekülarizm'in, İngiltere'de Ruhban diye bir karşıtı olmamıştır, çünkü sekülaristler dine karşı olmayıp, Din'in Devlet'ten ayrı ve özerk olarak varolması gerektiğini savunmuşlardır.

  • Kilise'nin ortadan kaldırılmasını veya kapatılmasını istemedikleri için Milli Kilise'nin ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.

  • Sekülaristler, hanedanlara karşı çıkmayıp, Monarşilerle de anlaşmışlardır.

Sekülarizm ve Laiklik Aynı Anlama mı Gelmektedir?

Sekülarizm küçük bir site devletinde değil, Roma İmparatorluğu'nda (Pagan toplum) benimsenmiştir. Atina'dan ve Grekçe'den gelen ''Laik'' kavramıyla birebir özdeş saymak mümkün değildir. Atinalılar Pagan değil, ''Politikon"dular. (Şehirde yaşayan ve siyaset yapabilme, seçme ve seçilme hakkına sahip toprak ve mülk sahibi kişi) Aristo, sadece Politikon'ların Tanrılara Şeref sunabileceğini, diğerlerinin yani kadınların, çocukların, yaşlıların.hastaların.yabancıların esir ve kölelerin Tann'nın yanına bile yaklaşamadıklarını anlatır. Paganlarda ise; ırk, dil din, cinsiyet renk ayrımı yoktu, kim hangi Tanrı'ya tapıyorsa ona Şeref sunabilirdi. Paganlarda tanrılar hiyerarşik düzen içinde olmadıkları gibi eşit te değildiler. Atina'da güçlü bir tanrılar hiyerarşisi ve savunucuları vardı. Atina'da inanç sahibi olmak elit takım elinde iken, Paganlar arasında ''vicdan özgülüğü'' vardı.

Laiklik, özellikle Katolik Hıristiyanlığın etkili ya da egemen olduğu ülke ve dillerde kullanılmış bir kavramdır. Laiklik kavramı ağırıklı olarak 1790'lardan sonra Fransa'da başlamış ve özellikle Katolik olan ve Fransızca konuşulan ülkelerde ve topluluklarda etkili olmuştur. ''Laiklik'' kavramı Müslüman Araplar arasında da "Sekülarizm" kavramından daha çok kullanılmıştır. Örneğin: Libya, Cezayir, Tunus, Lübnan. Ürdün ve Filistin'de (en yoğun Tunus ve Suriye'de) tanınıp kullanılmaktadır.

Sekülarizmden ayrı olarak Laiklik, Din'in Devletin denetimi attında olması görüşünü savunur. Bu anlayışın kaynağı ilk kez Bizans'ta ortaya çıkmıştır. Batı Roma İmparatoduğu'nda Kilise Devleti denetlemekte ve yönlendirmekteydi. Oysa Bizans'ta Kilise İmparatorluğunun kesin denetimi altındadır. Bu sistemin ismi ''Caesearopapism'' di. Laikler tarih boyu papalarda ve onların devletleriyle mücadele ederek toplumlarında kendilerine bir yer açmayı başarmışlardır.4

Pek çok filozof ve bilim adamı asırlar boyu medeniyetin ve insan haklarının tanınması, ferdi ve toplumsal huzursuzlukları gidermek maksadıyla da laik düşüncenin gelişmesine ve toplumsallaşmasına çalışmışlardır. Laikliğin hukuki ve siyasi bir nitelik kazanması da uzun süren fikri bir hazırlık neticesidir. Din ne kadar kutsal bir müessese ve insanlık tarihinde büyük rol sahibi ise medeniyetin eriştiği laik zihniyet veya vicdan hürriyeti mevhumu da o derece ileri ve insani gayeye uygundur. Bu sayede din ve mezhepler ile dindar ve dinsizler arasındaki zulüm ve mücadeleler durdurulmakda ve başkalarının din, mezhep ve inançlarına saygı göstermek şartıyla her inanca yaşama ve gelişme imkanı sağlanmıştır.5

Laik devletin gelişmesi; 15.yülzyıldan başlayıp toplumda giderek egemenlik kazanan yeni ekonomik ve toplumsal ilişkiler ile bilim ve teknolojideki hızlı gelişmeler, önce 16. Yüzyıldaki Hıristiyan (Protestan ) reformunu yaratmış ve sonunda 17. ve 18. yüzyıllardaki aydınlanma düşüncesiyle noktalanmıştır. 18. yüzyıl, toplumda egemen olan yeni güçler ve onların ideolojisi doğrultusunda bir yandan mutlak monarşilere son verirken, bir yandan da devletin dinsel etkilerden arınmasına imkan sağlamıştır.

Sözgelimi din ve devlet işlerini birbirinden ayırarak kiliseyi denetim attına alan 1789 Fransız Devrimi'yle onun ürünü olan ''İnsan ve Yurttaş hakları Bildirgesi'', ''dinsel inançlar da dahil, hiç kimseye düşüncelerinden ötürü karışılamaz'' diyerek Laikliğin temeli olan düşünce ve vicdan özgülüğünü yasallaştırmıştır.6

Batı dünyası, engizisyonun insanları kavurduğu Ortaçağ'dan sonra yapılan Laikleşme hareketleriyle birlikte, Kilise'nin hakimiyetinden kurtularak akıl ve bilmin buyruğuna girmiş ve hızla gelişerek bugünün bilgi çağına ulaşmasını bilmiştir. Daha açık ifadeyle; çağdaş Batı demokrasileri, bu Laikleşme çerçevesinde bugünkü başarılı noktalarına ulaşabilmişlerdir.

 

Laikliğin Özellikleri:

  • Cumhuriyetçilik anlayışı ile bağlantılıdır.

  • Laiklik, Jacobence-Radikaldir/ Devrimciliktir. (sekülarizm liberal) Devrimcilik, Marksist-Leninist terminolojideki devrimcilik(İhtilal) değil, Inkılap anlamındadır.

  • Laiklik, Demokrasizm'in değil, Devletçiliğin üstünlüğü ilkesini savunur.

  • Laiklik, Asker-Sivil-Aydın kesimlerin elitizmini savunur. Devlet'e bunların katılımını destekler.

  • Laiklik, Hanedana karşıdır.
  • Laiklik, eşitlikçidir. (sekülarizm de adaletlilik vardır. )
  • Laiklik, "Dinsel doğuş dogmasına" karşı "evrim"i savunur.
  • Laiklik, Din yerine eğitimi, Monarşi yerine Merkezi Devleti en yüce değerler sayar.
  • Kilise'nin (Vatikan) hiyerarşik- bürokratik yapısına karşı "Parlamentarizm'' i savunur.

  • Laisizm, tarihi, pozitivistçe yorumlar ''tarihi insanların yarattığı olaylar değil, insanların rol aldıkları olaylar yaratmıştır "der. (Sekülarizm tarihi bireylerin yaratıtığını savunur.

  • Laisizm siyasi ilişkilerde antagonist (dediğim dedikçi) tavır da ısrar eder. (sekülarizm de uzlaşmacı tavır sergiler.

  • Laiklik de Ateizm'e karşıdır.8

  

İslamiyet ve Laiklik:

Din, ''bir topluluğun sahip olduğu inançlar, ibadetler ve ahlaki kurallerın bütünü'' şeklinde tanımlanabilir. Bütün toplumlarda din yüzyıllar boyu insan toplumunu etkilemiştir. Ateizm(tanrıtanımazlık), çok tanrılı dinler ve İslamiyet, Hıristiyanlık, Yahudilik gibi özde tek Tanrı inancı olan dinler vardır. Düşünür Herbert SPENCER, dinin sosyal yapıdaki belli başlı işlevlerini şöyle sıralamaktadır: Din, aile bağlarını kuvvetlendirir. Aileyi her defasında bir bütün halinde birleştirir. Din, davranış güvenliği için bir dayanaktır. Zira gelenek olarak altarılan davranışlar, dinsel meşrutiyeti ile garanti edilmiştir. Din, sosyal devamlılık ilkesinin dinle gerçekleştiğini ve bu ilke ile de toplumun kimliğinin garanti edildiğini ve milli birliğin sağlanmasında aktif rol oynayacağını savunmaktadır. 9.10

İslamiyet, din ve dünya hakimiyetini birleştirmekle beraber, Hıristiyanlıkdaki ilahi bir otoriteye sahip olmadığı gibi halife, dinin emirleri ve Allah karşısında diğer insanlardan farklı değildir. İslam'ın esasları içinde fıkir ve din hürriyetine de saygı mecburdur.

İslamiyet, Müslümanların manevi hayatı ile ilgili ilkeleri içerdiği gibi dünyevi hayatı yönetecek sosyal, ahlaki, hukuki ilkeleri de içerdiği kabul edildiğinden, devlet hayatında uyulması gereken üstün kurallar olmuştur. Halife, din ve inancın korunması, şeriat hükümlerinin ve yargının yürümesi davaların görülmesi ve sonuçlandırılması, şeriata uygun bir vergilendirmenin yapılması, devlet hazinesinden verilecek maaş ve ödeneklerin belirlemesi, görüş sahibi kimselerin seçilmesi ve tayini, cihad, sınırların korunması gibi devlet işlerine zaman ayırmak ve bu işlerin düzenli yürümesini sağlamakla yükümlüydü.

İslam dininin özelliği; toplumu cemaatlere ayırmasıdır. Bu nedenle ulusal bilinç ulusallaşma İslam toplumlarında görülmemektedir. Bu İslam'ın bir devlet dini olarak ortaya çıkması nedenine dayanır. İslam'da tüm dindaşlar, her şeyden önce kardeş olarak görülmektedir.

İslamiyeti getirdiği yeni unsurlarla değerlendirdiğimizde, inkılapçı bir yanı bulunmaktadır. Esasen İslam, Anayasası olan bir inanç sistemidir. Anayasası ise Şeriattır ve bu da bireylerin yaşam tarzını düzenler ve yönlendirir. İslamiyet, diğer dinler gibi sadece Tektanrılı bir din olmayıp, aynı zamanda bir yaşam tarzıdır. Şeriatın devlet üstündeki etkisi tartışılmaz. İslam siyasi düzeyde radikaldir. Toplumsal düzeyde ise, gelenekçidir. Yeni-ileri görüşleri toplumsal geleneğine uyması koşulu ile benimser. Aksi, Şeriate aykırı olduğu için kabul edilmez. Şeriat, Müslüman cemaatini denetler, ama kendisi denetlenemez. Kuran'da Laisizm'i değil Sekülarizm'i andıran öğeler bulunmaktadır. Kuran 'da insanlardan öncelikle kendi kendilerine 'düşünmeleri ve akıl etmeleri" akıllarının ve vicdanlarının yol göstericiliğine güvenmeleri istenmiştir. Kuran'da Hz. Muhammed Efendimiz de dahil her insan inancından kendi sorumludur. İslam dininde zorlama yoktur. Kuran'da insanlardan doğaya ve evrene bakarak dersler çıkartmaları istenmiştir. Kuran kavmiyetçiliğe karşı olduğu gibi belirli bir zümrenin üstünlüğüne de karşıdır. Herkes Allah huzurunda eşittir. İslamiyet'te sadece Allah'a kulluk vardır. Hıristiyanlıktaki gibi ruhban sınıfına kulluk yoktur. ( İslamiyet'te bir ruhban sınıfı yoktur.) İslamiyet, doğduğu zamanda bile hoşgörüsü ile diğer dinlerden apayrı bir yer almıştır.

İslam Şeriatı yukarıda da belirtildiği üzere, yalnız ibadetle ilgili kurallar kaymamış, toplum yaşantısını düzenleyen özel hukuk ilişkilerine de yer vermiştir. Şeriatın dünya bağlamında ;

a) Aile Hukuku

b) Borçlar, Mal ve Usul Hukuku

c) Ceza Hukuku

d) Miras Hukuku,

alanlarında bir dizi hükümleri bulunmaktadır. Bu yönü ile de diğer dinlerden farklıdır.

 

Osmanlı İmparatorluğu ve Laiklik Düşünce

Ülkemizde "Laiklik" düşüncesini ilk kez tanımlayan ilk basımevi kurucusu İbrahim Müteferrika' dır. 1730'larda Padişah I. Mahmut Müteferrika' ya "küffarın ekser zamanda galebesine ve ehl-i İslamın mağlubiyetine sebep nedir? Araştır, bildir" buyurmuş. Müteferrika' da " Milletlerin Düzeni Üzerine Düşünce Yolları " adlı eserinde başka nedenlerle birlikte şu noktayı da belirtmiştir " Günümüzde artık devletler dinden ve gelenekten gelen esaslara göre değil, akıl ve bilim ilkelerine göre yönetilmektedir."

Sekülarizm Osmanlı döneminde, Laisizm ise Cumhuriyet döneminde etkili olmuştur. Gerçi, Laik içerikli düşünce özgürlüğü Tanzimat Döneminde gelişmeye başlamıştır. Devlet yönetiminde Şeriatın egemen olup olmaması tartışmaları Yeni Osmanlılar döneminde "Kuran'ın her konuyu kapsayamayacağını ayrımsayabilmişler. Daha sonraları bu tartışmalara İttihat ve Terakki Cemiyeti üyeleri Jön Türkler de katılmışlardır. Örneğin, Dr. Abdullah Cevdet şeriat düzeni yerine laik bir düzenin alınmasını sağlık vermiştir. Hatta daha ileri giderek; geleceğin Türkiye'si'ni medreselerin, tekke ve zaviyelerin kapatıldığı, muskacılığın ve üfürükçülüğün yasaklandığı, fesin kaldırıldığı, tüm yasaların günün gereksinimlerine göre yeniden düzenlendiği, tek kadınla evlenilen bir ülke olarak düşlemiştir.

Osmanlı İmparatorluğu'nda aydınlanma dönemi diye bir kesit göstermek güçse de, batılılaşmanın hangi yolla yapılacağı Batıcılar Türkçüler ve İslamcılar arasında ayrılıklara neden olmuştur. Aydınlanmacı ve ileri düşüncelerin önderleri arasında yer alanlar; Şinasi, Münif Paşa Ali Suavi, Namık kemal, Ahmet Mithat, Ziya Paşa, Prens Sabahattin ve Tevfik Fikret'dir. Aydınların hiçbiri de açık ve net olarak laikliği savunmamış hep üstü kapalı değinişlerdir. Osmanlı Devleti'nde laiklik ile ilgili tüm gelişmeler, İslamın monolitik toplumsal ve siyasal düzen anlayışını tehdit ettiği için dini çevrelerin şiddetli muhalifleriyle karşılaşmışlardır. I. Meşrutiyet' te anayasa görüşmelerine bu nedenle direnç gösterilmiş, II. Meşrutiyet' in ilanından sonra da Meclisin yasama yetkisi şeriat yanlıları ile dinsel düzen karşıtları arasında çatışmalara sebep olmuştur. Şeriat yanlıları, Hıristiyan ve Musevilerin de bulunduğu bir meclisin yasama etkinliklerinde bulunamayacağını Tanrı' ya ait olan bir yetkinin, O' nun kullarınca kullanılmasının en büyük dinsizlik olduğunu söylemişlerdir.

Tanzimat ve Meşrutiyet devirleri ciddi ilerleme hamlelerine şahit olmuştur. Sultan Mahmud ve Abdülhamid devrinde başlayan askeri, idari ve kültürel yenilikler zihniyette ve sosyal hayatta bir takım değişikliklere ve Avrupa Medeniyeti tesirlerinin artmasına neden olmuştur. Bu dönemde Avrupa modeline göre bir devlet idaresi kurulmuş, yeni okullar, fabrikalar açılmıştır. Avrupa ile genişleyen ekonomik ve kültürel münasebetler sayesinde Türkiye'de Avrupai bir hayat, bir fikir ve edebiyat gelişmekte ve semerelerini de vermekteydi. Yeni ticaret kanunları, nizamiye mahkemeleri (kadıların yanında) laik bir hukukun geliştirdiğini gösteriyordu.

İslamiyet'te genel anlamda din, ilim ve fikir hürriyeti var olmakla birlikte; Diğer din mensuplarına, Müslümanlara kıyasla daha az haklar verilmiştir, Örneğin; Kilisede çan sesi fazla yükselirse vergi öderler, yeni mabet yapmaları Müslüman kıyafetleri ile dolaşmaları yasaktı. Tanzimat Döneminde Müslüman ve Hıristiyanlar arasındaki bu gibi farklar kaldırılmış ve laik bir anayasa yapılmıştır.

İttihat ve Terakki de siyasi erkleri döneminde dinde reformu gerçekleştirmeye çalışmış, sonuç alamamıştır. Sonuç olarak öyle bir yere gelinmişti ki ne düşünsel ne de ekonomik açıdan Osmanlı'nın durumu iç açıcı değildi, Osmanlı'nın teokratik-monarşik yapısı toplum gelişimini engellemiş, çağdaş uygarlık düzeyi yakalanamamıştı. Batıda özellikle Avrupa'da din-devlet ilişkilerinin temel sorunu , hangi işlevlerin devlet hangi işlevlerin ise Kilise tarafından yürütüleceği meselesi olarak ortaya çıkmış, yakın çağlarda, Kilise kendi dünya görüşünü devlet işlerinin yürütülmesinde egemen kılmaya çalışmamıştır. Osmanlı-Türk siyasal gelişmesinde ise Şeriat düzeni devlet işlerine hakim kılınmaya çalışılmış, feodalite ve kapitalizm süreçlerinden geçmeyen ülkede söz konusu durum demokrasi deneyimine de damgasını vurmuştur. Batı' nın laikleşme sorunu, Osmanlı-Türk toplumsal ve siyasal hayatında sekülarizasyon olarak ortaya çıkmıştır. Yani Batıda devletin geleneksel olarak Kilisenin üslendiği işleri devralması iken Osmanlı-Türk ortamında ise sorun, devlet işlerinin giderek dinden çıkarılmayan kurallara göre yürütülmeye çalışılmasıdır. Batı' da önce aristokrasi kralın yetkilerini frenlemiş, sonra burjuvazi gelişmiş ve bu güçlü kesimler parlamenter düzen içerisinde birbirlerinin güçlerini dengelemişlerdir. Daha sonra, toplumun diğer kesimleri güç kazanmış ve seslerini duyurmaya başlamışlardır.

Türkiye'de laiklik, Avrupalılaşma hamlelerine hız vermek amacıyla odaya çıkmış bir kavram olarak gözükmektedir. Öte yandan, özgür düşünce ve laiklik kaynağını diğer batılı ülkeler gibi halktan almadığı için, dini çevrelerce sürekli eleştirilmektedir. Cihan hakimiyeti şuuru ve Türk-İslam olmanın gururunu taşıyan ve Avrupa'ya asırlarca hükmetmiş Osmanlı İmparatorluğu Batının yükselen medeniyeti ve tekniği karşısında mağlubiyeti kabul etmek istemiyordu. Namık Kemal ve Ziya Gökalp gibi şairlerimiz Türk-İslam kültürünün üstünlüğünü şiddetle savunuyorlardı. Avrupa'nın manevi istilası veya sadece tesirlerine boyun eğmekte zor geliyordu.

Türkiye'de laiklik dini ve sosyal hayat şartları icabı doğmamış olduğundan kabulü sırasında topluma yabancı idi. Laikliğin kabulünden sonra da devlet din işleriyle alakasını kesmemiş; dini teşkilat yine hükümet kadrosu içinde bırakılmıştır. Süratle Avrupalılaşmak düşüncesi, buna engel olan taassubu yıkmak için laikliğe din aleyhtarı bir uslüp verilmiştir.

Laiklikle birlikte tepkiler ve eleştiriler de artmıştır. Bu eleştiriler arasında ;

Türk-İslam kültüründe zaten fikir, din ve düşünce özgürlüğünün var olduğu dolayısı ile laikliğe ihtiyaç bulunmadığı, Osmanlıda Avrupa'da olduğu gibi din ve mezhep çatışmaları taassubun olmadığı bu nedenle de laikliğin toplumsal bir gelişim sürecine giremeyeceği, Laiklik çabalarıyla birlikte din aleyhtarı uygulamalarla dinin sarsılarak kültürün zedelendiği milli birlik ve beraberlikte sarsıntıya uğradığı; sosyal ve ahlaki düzenin bozulduğu milli gururun kırıldığı, Din aleyhtarlığı ve hürriyet bir arada yaşayamayacağından laiklik anlayışının bizzat demokrasinin gelişimini kösteklediği görüşleri yer almaktadır.

Cumhuriyet Döneminde Laiklik

Toplumumuzda, Tanzimat'tan beri Batılılaşma, din kurallarının yerine dinsel olmayan ,rasyonel kuralların konulması olarak anlaşılmıştır. Din geri kalmanın nedeni olarak görülünce gerilemenin önüne ancak rasyonel bir biçimde düşünülerek geçilebilirdi. Rasyonel düşünce özünde de tartışma yatıyordu. Bunun içinde öncelikle ulusal bağımsızlığın kazanılması ve özgür düşüncenin temellerinin atılması gerekmiştir. Mustafa Kemal ve arkadaşlarının bu bilinçle girdikleri Kurtuluş Savaşı'nda başarılı olmalarını altında yanlarında hem batılılaşma hem de İslamcıların bulunması olmuştur.

Hilafetin kaldırılmasından sonra, Mecliste din ve devlet ayrımı teklifi tartışılmaya başlamıştır. 20 Nisan 1924 tarihli Anayasanın ikinci maddesinde "Türkiye Devleti'nin dini din-i İslamdır" ibaresi kullanılmıştır. Anayasada bu ve onunla ilişkili bazı maddelerin çıkarılması için 1928 yılına kadar beklemek gerekmiştir. Böylece devletin dini olduğu maddesi çıkarılmıştır. Hilafetin kaldırılmasından ve Osmanlı hanedanının yurt dışına gönderilmesinden sonra hiçbir Müslüman ülkenin hilafeti canlandırmaya çalışmaması ilginçtir.

Cumhuriyet döneminde atılan ilk önemli laiklik adımları, 4 Mart 1924'te Halifelik ve Şeriye ve Evkaf Vekaleti'nin kaldırılması, eğitimde ve sonra da yargıda birliğin sağlanmasıdır. Bunları ileriki yıllarda halka şapka giydirilmesi, tarikat ve tekkelerin yasaklanması, Batı yasalarının benimsenmesi gibi başka adımlar izlemiştir nihayet 5 Şubat 1937'de 3115 sayılı Kanun' la gerçekleştirilen değişiklik, laikliği bir anayasa ilkesi haline getirmiştir. Diyanet İşleri kavramı ise Ziya Gökalp tarafından ortaya atılmıştır. İnanç ve ibadetlerle ilgili işlemlerin yönetimi Diyanet İşleri Başkanlığı'na özgü bir alan olarak sürmüştür.

 

Laik devlet anlayışı içinde en önemli adımları şöyle sıralayabiliriz:

1- Amasya Kararları, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde ulusu kendi kaderini kendisinin belirlemesi ilkesinin vurgulanması

2- Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin açılması ve "Egemenlik Ulusundur! ilkesinin kurtuluşun temeli yapılması

3- 1921 Anayasası

4- Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanı

5- Halifeliğin kaldırılması

6- 1924 Anayasası

7- 1927 Anayasa değişikliği

8- Laiklik ilkesinin Anayasaya girmesi

9- Şer'iye Vekaletinin kaldırılması.

10- Mecellenin kaldırılması.

11- Şer'iye mahkemelerin kaldırılması,

12- İsviçre ve İtalya'nın ilgili yasaları temel alınarak, Türk Medeni Kanunu' nun, Borçlar Kanunu' nun, Türk Ticaret ve İcra-İflas Kanunu' nun kabul edilmesi.

13- Kadın haklarına ilişkin yasal düzenlemeler.

14- Medreselerin ve mahalle mekteplerinin kaldırılması.

15- Eğitimin birleştirilmesi.

16- Üniversitelerin kurulması.

17- Türbe, tekke, ocak..ların kapatılası; şeyh, mürit, seyyit, mansıp, dede sanlarının kaldırılması ve kullanılmalarının yasaklanması.

18- Yazı devrimi.

19- Giysi devrimi ve örtünmenin kalkması. Soyadı Yasası.

20- Tarih devrimi.

21- Takvim ve ölçüler, resmi tatil ve bayramlarla ilgili yeni düzenlemeler.

22- Dil devrimi.

23- Sanatın laikleşmesi.

24- Uluslararası ilişkilerin yeniden düzenlenmesi.

 

Kişinin laik olup olamayacağı tartışmaları son zamanlarda çok konuşulmaktadır. Aslında laik olan devlettir. Kişi de laik olduğunu söyleyebilir. Bireyin "ben laikim" demesi; "kimsenin inanç ve düşüncelerine karşı çıkmıyorum, kimse de benim inanç ve düşünceme karışmasın ve devlet bunu sağlasın" anlamına gelmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti laik bir devlettir. Yani, ülke yönetiminde pozitif bilimin ve toplumsal gereksinimlerin gösterdiği doğrultuda, akılcı kuralları temel alan devlettir. Bu kurallar arasında dinsel zorlamalar yoktur. Çünkü dinsel kurallar ancak ibadet, Tanrı' ya yakarış ve tapınma konularında geçerlidir. İnananla Tanrı arasında söz konusudur. Vicdan özgürlüğü denilen kavram da işte bu inanç özgürlüğüdür. Ancak, burada şunun altını çizmek gerekir. Laiklik dinin yaşamdan soyutlanması anlamını taşımamaktadır. Bu nedenle de "laikleştirmecilik" ile "laiklik" birbirine karıştırılmamalıdır. Çünkü, "laikleştirmecilik" her insan ve kurumu dinsellikten uzaklaştırmayı amaç tutan bir ideolojik öğreti olarak algılanmaktadır. Böyle olunca da laiklik, dinsizlik (deizm ya da ateizm) ile eşdeğer tutulmaktadır. Bu saplantı yanlıştır.

1982 tarihli Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nda şu cümleler yer almaktadır:

"Madde 2 - Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı. Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devletidir."

Türk Devriminin temeli olan ulusal bağımsızlık ilkesi, düşünce ve inanç bağımsızlığı ve özgürlüğü demek olan laiklikle özdeştir. Boş inançların, dinsel baskıların dogmatik zincirleriyle aklın bağlandığı yerde ulusal bağımsızlığın düşü bile kurulamaz. Bunun gibi inançların yönetiminde bilim de yapılamaz. Öyleyse laik düşünüş ve davranış olmadan demokratik bir hukuk devleti de kurulamaz toplumsal adalet de gerçekleştirilemez. Kısaca, laiklik Atatürkçü düşünüşün ve Türk Devriminin genel niteliğidir.


KAYNAKLAR:


1- Altındal, A., Laiklik Enigmaya Dönüşen Paradigma, Anahtar Kitablar Yayınevi, 2. Basım, İstanbul 1994, s. 32.

2- Göze, A., inkılap Tarihimiz ve Atatürk İlkeleri, Fakülteler Matbaası, 2.Basım, İstanbul - 1985, s.402-405.

3- İnan, A., Medeni Bilgiler ve Mustafa Kemal Atatürk'ün El Yazmaları, Ankara -1969 s.57.

4- Turan, O. Türkiye'de Manevi Buhran Din ve Laiklik 3. Basım, İstanbul -1993 s.42.

5- Sencer, M., Din ve Toplum, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi cilt 2, iletişim Yayınlan, s. 561

6- Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri cilt 2, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü Yayını, Ankara-1954, s. 93-94.

7- Atatürkçülük, Birinci Kitap, Genel Kurmay Başkanlığı Basımevi, Ankara-1983 s.465.

8- Kalkanoğlu, S., İsmet İnönü, Din ve Laiklik, Tekin Yayınevi, İstanbul -1991, s.27. 9- Turan, Ş. Türk Kültür Tarihi Bilgi Yayınevi Ankara - 1990, s. 150.

10- Ülken, H.Z., Türkiye'de Çağdaş Düşünce Tarihi, Selçuk Yayınları, İstanbul - 1966.

11- Gültekin, M.B., Laikliğin Neresindeyiz, Öğretmen Yayınları, Ankara - 1987, s. 89.

12- Özek, Ç. Türkiye'de Laiklik, Baha Matbaası, İstanbul - 1962, s. 15.

13- Heper, M., Türk Demokrasisinin Dünü, Bugünü ve Yarını, Türkiye'nin Sorunları Sempozyumu, T.T.K. basımevi, Ankara - 1992, s. 194-195.

14- Özbudun, E., Halifeliğin Kaldırılmasının Cumhuriyetin Laikleştirilmesindeki önemi, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu, Atatürk Araştırma Merkezi Atatürk ve Atatürkçülük Dizisi:11" Türkiye Cumhuriyeti'nin Laikleşmesinde 3 Mart 1924 Tarihli Kanunların önemi (Panel), Ankara 1995, s.22.

15- Tunçay, M. Laiklik, Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisi cilt 2 İletişim Yayınları, s.570.

16- Ozankaya, Ö., Türkiye'de laiklik, Cem Yayınevi, 5. Basım, 1993 s.191 192.

17- Özgen, B., Düşünce özgürlüğü ve Laiklik, Çınar Yayınları Araştırma Dizisi, 2. Basım, İstanbul 1995, s.51,52.

18- Kishalı, Y., 1982 T.C. Anayasası, Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul - 1888, s.4