| 1945'te tekpartili
siyasetten çok partili siyasete geçiş hakkında yazan hemen herkes, bu can alıcı
değişikliği Cumhurbaşkanı İsmet İnönünün devlet adamlığına bağlar.
Bazıları, Türkiye'nin parlamenter demokrasi deneyimine girişmesinin ve Batı
dünyasına katılmasının zamanının geldiğini kavrayanın İnönü olduğunu öne
sürer. Bazıları ise, Türkiyeyi çoğulcu siyasete yöneltenin tekpartili faşist
rejimlerin yenilgisi ve demokrasilerin zaferi olduğunu savunur. Bu görüşe göre, bu
zafer, demokratik modelin üstünlüğünü ortaya koymuş ve Türkiye'nin egemen
sınıfları dâ durumu kavramakta atik davranarak gerekli ayarlamaları yapmıştır.
Her iki görüş de geçerli ve
incelenmeye değerdir. Ancak bir bireyin öngörüsünden ya da dış etkenlerin
etkisinden çok, siyasâl geçiş üzesinde durmak gerektiği kanısındayım. Çünkü
Kemalizmin ilk yıllarından başlayarak yapılan bir incelemesi, rekabetçi siyasete
geçişin ipuçlarının bizzat bu ideolojinin içinde bulunduğunu düşündürmektedir.
Bu, geçişin herhangi bir biçimde kaçınılmaz olduğu değil, ama Kemalizmin hedefleri
gerçekleştirilecekse bunun oldukça geniş ve genel bir biçimde tanımlanmış
demokratik bir rejimin kurulması yoluyla mümkün olabileceği anlamına gelir.
Kemalizmdeki milli ve demokratik yönsemeler, kısmen, yeni Türk devletine savaş
sonrası dünyada meşruiyet kazandıracağı, düşünülen Wilson ilkelerinin
mirasıydı. Ancak aşağıda göreceğimiz gibi, milliyetçiliğin ve demokrasinin
önemli rol oynayacağı bir burjuva devrimini gerçekleştirme kararlılığı, Başkan
Wilson'un katkısından önceye uzanmaktadır.
Kemalistlerin 1923'te kurdukları rejim,
sözcüğün kabul edilmiş hiçbir anlamıyla demokratik değildi. Örneğin, Batı
demokrasisiyle genellikle ilişkilendirilen o özel ve belirleyici nitelik, yani
seçkinlerin ya da sınıfların ve bunlar arasında açık siyasal rekabetin
varlığının kabul edilmesi, incelediğimiz dönemde kesinlikle yoktu. Bu yıllarda var
olan iç ve dış koşullarda böyle bir rejimin kurulmasını beklemek zaten acelecilik
olurdu. Kemalistler, eski düzene karşı bir rejim yapma süreci içindeydi ve demokrasi
belki de ancak bu sürecin sonunda ortaya çıkabilecek bir şeydi. 1920'lerin ortalarına
gelindiğinde yalnızca siyasi iktidarı ele geçirmiş ve bu iktidarı, eski rejimin
önderliği tasfiye ederek kendi saflarında munhalefeti susturarak elde tutabilmiş
durumdaydılar. Gene de gizli bir muhalefet ve yeni doğmakta olan düzeni kavramayan
kuşkucu, hoşnutsuz, somurtkan bir halk kitlesiyle baş etmek zorundaydılar. Devrik
Osmanlı egemen sınıfı, bütün içe kapanıklığınâ karşın, özellikle ideoloji
açısından toplumdan tümüyle yalıtılmış durumda değildi. Egemenliğini
sürdürdüğü uzun yüzyıllar boyunca, hemen bütün sosyal gruplar içinde geniş bir
kurumlar bağlılıklar, özellikle de dinsel bağlılıklar ağı yaratmıştır. Bir
devrimin bile bu ağı bir gecede yıkması münkün değildi. Bir Kemalîst ideolog. "padişahlığın
ve halifeliğin bir meclis kararıyla ortadan kaldırılabileceğini, ama bu kurumların
tehdidinden tümüyle kurtulabilmenin, onlara güç veren fikirlere ve faaliyetlere
karşı uzun yıllar mücadele etmeye bağlı olduğunu'' söylüyordu. (1)
Bu koşullarda cumhuriyetçilerin
rekabetçi siyaseti görmeleri söz konusu olamazdı. Bu büyük bir risk, hatta rejimin
varlığına yönelen bir tehdit anlamına gelirdi. Bunun yerine Kemâlistler, Doğu'daki
Kürt İsyanı (1925-1926) ve hareketin kendi içindeki muhalefette yüz yüze kalınca,
"hükümete iki yıl için olağanüstü, fiiliyatta diktatörce yetkiler veren"
(2) bir ''Takrir-i Sükün Kanunu"'na başvumak zorunda kaldılar. Bu yetkiler,
1927'de yenilendi ve ancak 1929 Mart'ında ilga edildi. Yetkileri kullanmak üzere özel
"İstiklal Mahkemeleri" kuruldu ve bunlar Doğu'da isyanla, Ankara ve İzmir'de
ise rejim düşmanlarıyla uğraştılar. Ankara İstiklal Mahkemesi'nin raporu,
Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası'nın 3 Haziran 1925'te kapatılmasına yol açan bu
olay, çokpartili siyasetin kısa süreli varlığının kesin sonu oldu. 1921'de
yıkılmış olan Komünist Partisi ise 1925'te yasadışı ilan edildi.
Ancak, bu olağanüstü yasanın
yürürlükten kalkmasını siyasi alanda liberalleşme izledi ve bu durum Ağustos
1930'da bir muhalefet partisinin kurulmasına yol açtı. Bu da Mustafa Kemal'in
çoğunlukla konusundaki yönleminin samimi ve gerçek olduğunu ve birçok kişi
tarafından da öyle kabul edildiğini gösterir. Ancak muhalefetin kışkırttığı,
grevlere ve karışıklıklara yol açan hükümet aleyhtarı halk tepkisi yeniden
karşıdevrim hâyaletini canlandırdı. Serbest Cumhuriyet Fırkası kapatıldı ve
Türkiye, siyasi rekabet deneyimine yeniden girişmeden önce bir on beş yıl daha
beklemek zorunda kaldı.
Eğer Mustafa Kemal Atatürk'ün
cumhurbaşkanlığı döneminde Türkiye'de biçimsel demokrasi neredeyse tümüyle
yoktuysa, o zaman Kemalist ideolojide demokratik bir yönelimden söz edilebilir mi?
Kemalistleri, onların kendi kendilerini gördükleri gibi, Türkiye'yi çağdaş Batı
uygarlığı düzeyine çıkarmayı amaçlayan bir geçiş rejiminin kurucuları olarak
kabul edersek; bu sorunun yanıtı ihtiyatlı bir "evet'' olur. Bu amacı, onu
basitçe "modernleşme" ya da "Batılılaşma"ya eşitleyerek
tanımlayabiliriz. Ama daha titiz davranacak olursak; bunun Kemalistler için Kapitalist
ve bu yüzden de demokratik bir düzen kurma anlamına geldiğini şöyleyebiliriz. O
dönemlerde ve iyice yakın zamanlara kadar, kapitalizmin gelişmesinin, kökleri
ekonominin zayıflığında olan siyasi istikrarsızlığı gidererek demokrasinin
kurulmasına yol açacağı efsanesi hüküm sürüyordu. Dolayısıyla demokrasi, tanım
gereği rekabetçi olan kapitalizme özgü siyâsal örgütlenme yöntemi olarak
görülüyordu ve rekabetçi bir parlamenter sistem de kapitalizmle bağdaşan biricik
siyasi rejimdi. Bu düşünce çizgisi, Max Weber ve Harold Laski gibi Batılı aydınlar
tarafından savunulmuş ve Kemalistler de, burjuva devrimini gerçekleştirme süreci
içinde bu eşitlemeyi örtük biçimde kabullenmişlerdi. Dolayısıyla Burhan Asaf
(Belge), "demokrasinin, kendi başına var olan ya da kendi anlamı olan bir şey
olmayıp kapitalizmin siyasi ve idari şekillenmesinden kaynaklandığını"(3)
savunuyordu.
1918 yılındaki yenilgilerine dek
Almanların ortaya koyduğu gibi, kapitalizm ile otokrasi de bir arada olabilirdi.
Aslında Genç Türkler, 1914-1918 yılları arasında bu modeli denemişlerdi. (4) Ne var
ki, savaştaki yenilgi, bu modelin eksikliğini ortaya koymuştu. Üstelik Bâtı
rejimlerinin başarılarını ve başarısızlıklarını sürekli izleyen Türklerin,
Almanların kendilerinin reddettikleri bir formülü, geçici bir süre için bile olsa,
benimsemeleri beklenemezdi.
Pratikte Kematistler için askeri bir
diktatörlük kurmak da kolay , bir şey yoktu. Milli mücadelede can alıcı bir rol
oynâyan ordunun itibarı büyüktü. Eğer Kemâl Paşa o yolu tutmak isteseydi, orduyu
iktidarı ele geçirmekten alıkoyacak hiçbir şey yoktu. Ama o, bu kolây yolu reddetti
ve aktif siyasette yer almak isteyen subayları görevlerinden istifa etmelerini
sağlayarak orduyu siyasetin dışında tutmakta ısrar etti. Kemalistlerin, devlet
işlerine ordunun müdahalesi konusundaki hassasiyetleri öyleydi ki, faal görevde olan
bir askere oy hakkı bile tanımıyorlardı. Morris Janowitz, Kemalist modelin bu açıdan
bir benzerinin bulunmadığını kaydetmektedir.(5)
Pehlevilerin yönetimindeki komşu İran
örneğinin ortaya koyduğu gibi, bir askeri diktatörlük kurulması kısa vadede çok
daha kolay olurdu. Böyle bir rejim, geçiş rejimi olmaz ve çoğulculuk ile demokrasinin
zeminini hazırlamak yerine, sosyal ve siyasi gelişmelere set çekerek gerçekte bu
süreci engellerdi. Kemalistler bu tuzağa düşmemekte kararlı görünüyorlardı.
Eğer kitlesel katılım ilkesinin
demokratik uygulamanın önemli bir unsuru olduğunu kabul edersek, bu ilkenin, milli
mücadelenin başlangıcından beri Kemalizmin âyrılmaz bir parçası olduğunu
söylemeliyiz. Sultan halifeye karşı ideolojik mücâdelenin anahtar kelimeleri
"halk" ve "millet" idi. Bu kavramlar Erzurum kongresi'nde 17 Ağustos
1919'da imzalanan Milli Misak'ta dile getirildi. Daha sonra Mustafa Kemal Paşa,
şekillenmekte olan yeni ideoloji açısından bu kavramların taşıdığı önemi
şöyle açıklıyordu:
"Zannederim bugünkü
mevcutiyetimizin asli mahiyeti milletin genel eğitimini ispat etmiştir, o da
halkçılıktır ve halk hükümetidir. Hükümetlerin halkın eline geçmesidir.'' (6)
Ve gene;
''Bizim bakış açımız, ki
halkçılıktır, kuvvetin, kudretin, hakimiyetin, idarenin doğrudan doğruya halka
verilmesidir, halkın elinde bulundurulmasıdır."(7)
Bu alıntıların anlamı, yorum
gerektirmeyecek kadar açıktır. Biraz retorik kokusu taşımakla birlikte, samimiyetsiz
olmaktan uzaktır. Bu terimlerin seçkinler arasında aşağılayıcı bir anlam
taşıdığı bir sosyal ve siyasal ortamda "halk" ve "halkçılık"
terimlerinin kullanılması başlı başına devrimci bir şeydir. Çünkü, Kemalist
seçkinlerin önemli bir bölümü için halkçılık, bir siyasi barbarlık biçimi ya da
halkın ilerlemeyi durdurmak için kullanldığı Luddcu* siyasi faaliyet anlamına
geliyordu.
Halkçılık kavramı, Osmanlı
İmparâtorluğu'na muhtemelen Rusya ve köylüyü yücelten Narodnik hareketi
aracılığıyla girmiştir. Kemalistler de, kendi açılarından; Anadolu köylüsünü
ülküselleştirmiş olabilirler. Ancâk onların dilinde "halk" terimi,
Narodniklerin kullanımına göre daha geniştir. Bu terimin tanımı, modern Türk siyasi
düşücesine olan etkisi henüz incelenmemiş bulunan Fransız Devrimi'nin erken
dönemlerindeki "Üçüncü Sınıf'' (Third Estate) tanımına daha yakındır.
Dolayısıyla "halk" terimi, çeşidi toplumsal güçlerin eski düzene karşı
birliğini çağrıştırmaktaydı. Bu birliğin başlıca görevi, eski düzeni yenilgiye
uğratmak, yıkmak ve yeni bir düzen yaratmaktı. Bu görev ise, bu birliğin, yani
''halk"ın bütün unsurları arasında dayanışma beraberliği, gerektirdiği için
aralarında çıkar çatışmasına (yani sınıf çatışmasına) yer yoktu.
Fransa'da Üçüncü Sınıf'ın
önderliği burjuvazinin tlitıe geçmişti. Türkiye'de inisiyatifi ele geçirecek böyle
bir sınıf yoktu. Bu yüzden bütün sınıf çıkarlarından özerk olan Kemalistler,
bir burjuva devrimini gerçekleştirme görevini onun yerine üstlendiler.(8)
Kemalistler, siyasal demokrasinin
Avrupa'daki burjuva devriminin zorunlu bir parçası olduğunu ve ayrı sürecin
Türkiye'de de yinelenmesi gerekeceğini biliyorlardı. Mahmut Esat (Bozkurt) bu konuyu
resmi günlük gazete olan Hâkimiyeti Milliye'de Kasım-Aralık 1921'de yazdığı bir
dizi makalede tartışmıştı. Şöyle diyordu:
"...temel yasa (ya da
anayasacılık) önemini, Avrupa'nın Burjuva Devriminden almıştır, Türkiye'de de
uygulanmasına çalışılan bu yasanın tarihi kökleri Avrupa'dadır. Dolayısıyla
varlık nedeni (raison d'etre) Avrupa'daki Burjuva Devrimiyle ve burjuvazinin ekonomik ve
sosyal durumuyla açıklanabilir. Ne var ki, bizim durumumuzda, ekonomik çıkarları
'buejuva' sıfatıyla tanımlanabilecek ya da halk ile soylular arasında bir sosyal
sınıf olarak durduğu farkedilebilen bir sınıf mevcut değildi. Gerçekte soyluluk
yoktu. Türkiye'de yâlnızca halk ve Saray vardı."(9)
Ayrıca şu gözlemleri de yapıyordu:
''…. 1908 devrimi
yalnızca, bu ülkede sınıf egemenliği ilkesine dayanan bir devlet kurabilmişti. Bu
kesinlikle hayati bir katkıydı. Günümüz dünyasında başka her yerde olduğu gibi,
yazılı bir ana yasaya dayanan sistemin, sınıf egemenliği yaratabilmekten başka bir
niteliği yoktu. ''
"...Bizim Teşkilat-ı
Esasiye Kanunu'muzdan (1921 Anayasası'na gönderme yapılmaktadır. ) önceki meşruti
rejim, bir Sultanın yönetiminde sınıf egemenliğine ve henüz ülkemizde var olmayan
bir burjuvazinin yaratılmasına doğru yol açmaktaydı."(10)
Daha sonra, Kemalistlerin Milli Mücadele
sırâsında yüz yüze geldikleri çeşitli toplumsal grupların durumuna değinen Mahmut
Esat, "ülkesindeki aydınların, tüccarların, çiftçi ve köylülerin ve
subayların farklı toplumsal grupların üyeleri olmamâlarından" duyduğu
memnuniyeti dile getirir:
"Bunlar arasında derin ekonomik
farklılıklar bile yoktur. Her biri üretici ve halk mensubudur."(11)
Mücadele sırasında Kemalistler,
"bu kölelik dönemine nasıl son verileceği" sorununu ele almaya başladılar.
Mahmut Esat, krizle baş edebilmek için bir dizi radikal öneri getirildiğini
anlatmaktadır. Ancak zaferi kazanıncaya kadar Kemalistler, tutucu-dinci grupların
uzaklaşmasıyla hareket bölünür korkusu yüzünden kendi tercihlerini açıklamamayı
yeğ tuttular. Ne var ki, seçme özgürlükleri; büyük ölçüde, Genç Türkler'den
devraldıkları sosyoekonomik durum tarafından belirlenmişti ve Kemalistler
sürekliliği seçtiler. Onlar da, kendilerinden önceki Genç Türkler gibi, bir
burjuvazi yaratma sürecini devam ettirmeye ve yeterince güç kazanır kazanmaz da,
meşruti monarşi yerine bir cumhuriyet yönetimi altında burjuvazinin egemenliğini
kurmaya yöneldiler.
Bu sürecin tamamlanması için gerekli
süre hiçbir zaman açıkça belirlenmedi; ancak, söz konusu sınıf geliştiği ve
denetimi ele alacak kadar olgunlaştığı zaman süreç tamamlanabilirdi. Kemalizmin
tarihsel görevi, burjuvazinin gelişmesi ve aynı zamanda da çoğulcu siyaset
açısından gerekli koşulları yaratmak ve böylece tekparti rejimini geçersiz
kılmaktı. Teori böyleydi; ama Kemalist rejimin bir geçiş rejimi olması da zaten bu
demekti.
Özerk Kemalist devlet, yeni Türkiye'nin
temellerini atârken, sık sık, çoğulculuk dönemindeki burjuvazinin kısa vadeli
çıkarlarına ters düştü. Bu sınıf Amerikan mandasını kabullenmeyi ve radikal,
laik bir cumhuriyet yerine geleneksel dini ideolojiye sahip ılımlı bir meşruti
monarşiyi yeğlerdi. Ama böyle bir sınıf, toprak sahiplerinin çıkarlarıyla ittifak
içinde olsa bile Kemalist siyaseti belirlemek şöyle dursun, onu etkileme gücünden de
yoksundu. Kemalistlerin himaye ettikleri sınıftarı farkları, sanayinin vazgeçilmez
bir unsur olacağı daha uzun vadeli bir toplum anlayışına sahip bulunmalarıydı.
Tıpkı Stalin gibi onlar da, "eğer kendi sanayilerini yaratmazlarsa yeryüzünden
silinip gideceklerine" (12) inanıyorlardı. Buna karşılık burjuvazi, durumu kendi
dar bakış açısından görüyordu. Mandater bir gücün egemenliğindeki bir ülkede
ticari aracı rolünden elde ettiği kârla yetinebilirdi.
Tahmin edileceği gibi, çağdaşlık ve
kapitalizm öncesi bir toplumda burjuvazi, tüccar çiftçiler ve işçiler gibi modern
sınıflar ancak ilkel biçimleriyle vardır. Bu sınıflar, devlet politikasını
etkileyecek bir durumda olmak şöyle dursun, kendileri korunmak ve gelişmek için
devlete muhtaçtılar. Kemal Paşa, milli hükümete itimatnamesini sunan Sovyet elçisine
işte tam da bunu söylemekteydi:
"Türkiye'de sınıflar
yok... Gelişmiş bir sanayi olmadığı için işçi sınıfı da yok. Bizim
burjuvazimizi ise henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok
cılız, çünkü sermayemiz yok. . . (13)
Hükümetin "milli ticaretin
gelişmesine, fabrikaların açılmasına, yeraltı zenginliklerinin meydana
çıkarılmasına, Anadolu tüccarına yardım ederek onun zenginleştirilmesine"
öncelik verilmesi gerekiyordu: "Bunlar devletin önünde duran işler"di.(14)
İşte bu yüzden Kemalizmin yüz yüze
olduğu görev, sınıfları ortadan kaldırmak değil, tersine eski rejimin sınıflaşma
sürecini geciktiren engellerini yıkarak sınıfların gelişmesini sağlamaktı. Aynı
zamanda yeni rejim, modern bir devlet yapısı yaratmak için de etkin önlemler aldı,
böyle bir devletin yapısı Yusuf Akçurâ'nın ölçütlerine göre, hukuk
kurallarının geçerli olduğu, milli ve bağımsız, liberal (yani hürriyetperver) ve
demokratik bir yapı olmalıydı, kısacası halk egemenliği söz konusuydu.(15) Bu
fikirlerin bazıları, doğrudan doğruya Başkan Wilson'un Hakimiyeti Milliye'nin (21
Şubat 1920) "yüzyılın ilkeleri" olarak nitelendirdiği Ondört Nokta'sından
alınmadır.
Kemalistler bu görevi, 1920'lerin
radikal reformlar programını uygulayarak gerçekleştirmeye çalıştılar. Bu nedenle,
1921 ve 1924 Anayâsaları, öbür şeylerin yanı sıra halkın ve milletin temsilcisi
olarak meclisin üstünlüğünü, bürokrasinin yürütmeye tabi olmasını, yargının
bağımsızlığını, hukukun üstünlüğünü ve anayasanın ihlal edilemezliğini
güvence altına alıyordu. 1924 Anayasası'nın Beşinci Bölümü, "Türklerin
Genel Hakları"nı garanti ediyor ve liberal rejimlerin gereği olarak bilinen
bütün hakları tanıyordu.(16)
Kemalist rejimin, yargı sistemi ve
ideolojik söylemi açısından liberal olmakla birlikte, iki kademeli seçim sistemi
yüzünden siyasete kitle katılımına izin vermediği için demokratik olmadığı
söylenebilir. Bu rejim vatandaşların yasa önünde eşitliğini tanıyor, temel
haklarını (düşünce, söz, vicdan özgürlükleri vb.) güvence altına alıyor, ileri
hukuk metinlerini ve hukuk kurallarını benimsiyor, özel mülkiyeti güvenceye
kavuşturuyor, serbest bir emek piyasası oluşturuyor. Pozitivizmi benimsiyor ve
laikliği eski düzenin antikapitalist güçlerine karşı can alıcı bir silah olarak
görüyordu.
Kemalistler, karşıdevrim tehdidiyle
karşı karşıya olduklarını hissettikleri zaman "Takrir-i Sükun Kanunu"
gibi olağandışı yöntemlere başvurmaktan çekinmediler. Bu tehditleri ait ettikleri
anda ise, ki 1929'da durum böyle gözüküyordu, liberalleşmeye giriştiler. Vedat Nedim
(Tör), Şevket Süreyya (Aydemir) ve Burhan Asaf (Belge) gibi sabık kömünist aydınlar
bile Kemalist ağın içine dahil edildiler ve kendilerine, gelişen ideolojiyi
tanımlamaya katkıda bulunma izni verildi.
Anayasa'daki vaatlere uygun olarak,
liberalleşme, Kemalist ağın dışına doğru genişletildi ve Resimli Ay gibi
edebi-siyasi bir derginin 1929 yılında yayımlanmasına izin verildi. Sabihâ ve
Zekeriya Sertel tarafından çıkarılan bu derginin yazı kurulunda, yılmayan komünist
ozan Nâzım Hikmet de vardı.Dergiye katkıda bulunanlardan biri ise, önde gelen
yazarlardan Sabahattin Ali'ydi. Tarihin cilvesine bakınız ki, 1945-1960 yılları
arasındaki çokpartili Türkiye'de ne böyle dergilerin çıkarılmasına, ne de bu
yazarların yazılarının yayımlanmasına izin verilmişti. Bu yıllardaki Soğuk
Savaşın bunda bir payı olsa bile, Kemalist Türkiye aşağı yukarı 1938'e dek,
sonraki dönemden daha fazla düşünce özgürlüğüne yer veren daha açık bir toplum
gibi görünmektedir.(17)
Buraya kadar söylediklerimiz
yalnızca 1920'ler için geçerlidir; otuzlarda Türkiye'nin ideolojik yöneliminde kesin
bir dönüş oldu. 1920'lerin sonunda derinleşen dünya ekonomik buhranı kapitalist,
demokratik Batı'nın itibarının azalmasına yol açtı ve Türk düşüncesi üzerinde
derin izler bıraktı. Ama rejimin daha o zamandan kendi yerli kapitalistleriyle arası
açılmıştı. Bunlar, kendilerinden beklenilen davranışı göstermemişlerdi. Ekonomi
alanında yatırım yapacaklarına Lozan Anlaşması'nın düşük ithalat vergileri
öngören maddelerinden yararlanmışlar ve anlaşma süresinin bitiminden önce ucuz
ithal malları depolamışlardı. Bu tür bir davranış "bencilce" ve
"millet düşmanı" olarak niteleniyor ve bir milli ekonomi yaratmayı içeren
Kemalist siyasete taban tabana aykırı görülüyordu. Özel sektöre yönelik
şikâyetler karşısında, dünya buhranı olmasaydı bile hükümetin hür teşebbüs
siyasetini gözden geçirmek zorunda kalacağı belliydi. Buhran ise bu sonucu birkaç
açıdan kaçınılmaz kıldı.
Birincisi, rejim, ülkedeki siyasi
gerginlikleri azaltmanın ve zorunlu mali ve ekonomik reformların yapılmasını
kolaylaştıracak bir uzlaşmayı gerçekleştirmenin bir yolu olarak iki partili sistemi
denemeye karar verdi. Serbest Cumhuriyet Fırkası 1930'da, Kemal Paşa'nın Harbiye'den
yakın arkadaşı Fethi (Okyar) tarafından kuruldu. Ondan beklenen, iktidardaki
milliyetçi Cumhuriyet Halk Fırkası'na (CHF) ılımlı bir muhalefet sunması ve
Türkiye'nin Batı, özellikle de Batılı mali çevreler nezdindeki itibarını
artırmasıydı. Rejim, kitlelerden öylesine kopuktu ki, yeni partinin hükümeti
açıkça eleştirecek olan önderlerinin devlet korunmasına muhtaç olacağına
içtenlikle inanıyordu. Oysa gerçekte halk iktidar partisinden çok uzaklaşmış
durumdaydı ve muhalefeti büyük bir coşkuyla karşıladı.
Eylül 1930'da İzmir'de Fethi Bey
lehindeki gösteriler ve onun ardından patlak veren grevler, sonra da Aralık ayındaki
Menemen gericilik olayı, Serbest Fırka'nın kendi kurucuları tarafından
lağvedilmesine yol açtı. Çokpartili siyaset deneyi başarısız olmuştu, ama CHF, bu
deneyden çok şey öğrenmişti. Önderlik, Türk halk kitlelerine kazanılmış
gözüyle bakılamayacağını, 1920'lerin halka hiçbir zaman kavratılmamış
reformlarının onları yabancılaştırmış olduğunu ve kitlelerin bağlılığını
kazanabilmek için partinin ideolojik bir saldırıya girişmesi gerektiğini
anlamıştı.
1930'lara gelindiğinde, birçok
Kemalistin gözünde liberalizmin ve demokrasinin eski itiban kalmamış durumdaydı.
Tekpartili rejimler, özellikle de İtalya'daki faşistler, çekici bir seçenek
sunuyordu. Bolşeviklere karşı da sempati vardı, ama onların ideolojisi Türkiye için
uygun görülmüyordu, çünkü Türkiye'de sınıflaşmanın gerekli koşulları yoktu.
Ayrıca, yeni Türkiye'nin payandalarından biri milliyetçilik iken, komünizm din
düşmanı ve evrenselciydi. Dolayısıyla Türkiye, savaş sonrası dünyadaki öteki
ülkeler gibi, sola doğru kaymakla birlikte komünist olmayacaktı. (18)
Buna karşılık faşizm, hem
milliyetçi, hem de yurtseverdi ve bu yüzden Ankara rejimine daha uygun görünüyordu.
Kemalizm gibi faşizm de, sınıf çatışmasının millete yalnızca zarar vereceğine ve
bu yüzden önlenmesi gerektiğine inanıyordu. Faşizm İtalyâda zor ve tehlikeli bir
mücadeleden sonra son derece kritik bir dönemde zafer kazanmıştı ve dolayısıyla
buhran içindeki Türkiye için bir örnek olabilirdi. (19) Ama Kemalistlere esas çekici
gelen, fıkirlerden çok, tekpartili rejimlerde devletin toplumun örgütlenmesinde
oynadığı roldü. Roosevelt'in devletçi olarak nitelendirdikleri New Deal
politikasının bile bu kalıba uyacağı kanısındaydılar. Liberal sistemde mümkün
olmayan bir dengenin gerçekleşmesi sonucunu veren, ekonomiye devlet müdahalesinden
etkileniyorlardı. Faşist gençlik örgütlerinin disiplinine ve kapitalist dünyadaki
anarşiyle karşıtlik içindeki uyum anlayışına hayrandılar. Bu yöntemleri
benimsediğinde Kemalist Türkiye'nin de kurtuluşa kavuşacağını savunuyorlardı.
Kemalist seçkinler içinde hüküm
süren bu faşizm yanlısı havanın Serbest Fırkâ'nın kapatılmasında etkili olduğu
kuşkusuzdur. Hâkimiyeti Milliye, faşizmde muhalefet partilerine yer olmadığını,
buna karşılık iktidar partisi içinde eleştiriye izin verildiğini yazıyordu. Ama
hiçbir faşist parti, temel ilkelerinin eleştirilmesini hoş karşılamazdı. (20)
Artık Kemalistlerin, parti ile devletin kaynaştığı bir rejim kurmayı
düşündüklerine ilişkin belirtiler de vardı. Ağırlık, saf faşist ideolojiden çok
faşist-komünist örgütlenme yöntemlerinin, ya da bürokratik yöntemlerden çok
inkılapçı yöntemlerin benimsenmesi yönündeydi.(21) Ancak ideoloji artık tek bir
kaynaktan, partiden yayılacaktı.
Bu siyasetin ilk kurbanı, o zamana dek
milliyetçi ideolojinin başlıca kaynağı durumunda olan Türk Ocakları örgütü oldu.
Bu örgüt 1931 Nisan'ında kapatıldı ve malları, "Halkevleri"ni kuran
Cumhuriyet Halk Fırkası'na devredildi. Halkevleri kurulmasının amacı, kent ve
köylerdeki kitlelere ulaşarak onlara Kemalist devrimi kavratmaktı. Mayıs'ta Üçüncü
Parti Kongresinde altı ilke -Cumhuriyetçilik, Milliyetçilik, Halkçılık,
Devletçilik, Laiklik ve İnkılapçılık- benimsendi ve Kemalizm resmi ideoloji olarak
kabul edildi. Tekparti anlayışını hem temsil eden, hem de dile getiren Recep (Peker)
Parti genel sekreteri seçildi ve Haziran 1936'ya kadar bu görevde kaldı. Bundan sonraki
dört yılda, parti, devlet üzerindeki denetimini güçlendirmeye devam etti. Sorıunda
1935 yılında, Almanyâdaki Nazilerin örneğini izleyen CHF kongresi, parti ile devleti
birleştiren bir kararı kabul etti; bu karar, Türkiye'de bir parti diktatörlüğü
kurmada atılmış nihai adım gibi gözükmektedir.
Ancak bazı Kemalistler içinde Roma ve
Berlin'e karşı duyulan ve sık sık basındaki parlak yazılarla dile getirilen
hayranlığa karşın, rejim hiçbir zaman faşizmi ideoloji olarak benimsemeye
çalışmadı. Bunun bir dizi nedeni vardı. Bir kere özel sektör sürekli olarak
genişliyor ve Celal Bayar ile 1924'te kurulan İş Bankası grubu çevresinde siyasi
bakımdan güç kazanıyordu. Bu kişilerin diktatörlüğe bir itirazı yoktu; ama bunun
Yugoslav çeşidini, Roma ve Berlin çeşidine yeğliyorlardı. Faşizm ile aşırı
devlet denetiminin 1930'ların başlarında belirginleşen birliğinden tedirgin
oluyorlardı. Bu, eğilimlere karşı çıktılar ve Milli İktisat Vekili Mustafa
Şeref'i 1932 Eylül'ünde görevden azlettirecek kadar da etkili oldular. Onun yerine
İş Bankası'nın kurucusu Celal Bayar getirildi ve 1939 yılına dek devletçiliğin
uygulanması görevini üstlendi.(22)
CHF içinde liberalizmle birlikte
düşünülen bu grup, aynı zamanda, halkçılığın bütün sınıfların varlığını
reddeden ve toplumu korporatist terimlerle tanımlayan aşırı yorumundan da tedirgindi.
Bu yorum sınıf çatışmasını önleyebilirdi, ki grubun buna bir itirazı yoktu, ama
aynı zamanda gelişen burjuvazinin örgütlenmesini ve daha etkili hale gelmesini
engellemekteydi. (Tekparti dönemi 1945'te sona erdiği zaman, Bayar'ın Demokrat
Parti'sinin temel taleplerinden birinin sınıf temelinde,örgütlenme özgürlüğü
olması şaşırtıcı değildir.) 1930'lar boyunca Bayar grubu, Recep Peker
çevreşindeki aşırı devletçilerin siyasetine karşı direndi. Sonuç olârak
Ankara,-uygulamasa bile- liberal ilkeleri ve ilerleme fıkrini hiçbir zaman reddetmedi.
Hukukun üstünlüğünü ve anayasal devletin önemini tanımaya devam etti. Faşistlerin
yaptığı gibi uygarlığın evrenselliğini hiçbir zaman inkâr etmedi; aynı zamanda
rasyonalizmi, bireyciliği, insanın ve etnik grupların temel eşitliği, fikrini de hiç
reddetmedi. 1934'te Yahudi düşmanlığına ilişikin bazı belirtiler ortaya çıktıysa
da, hükümet buna karşı önlem almakta gecikmedi.(23)
Kemalizmin aylık Kadro dergisi
tarafından temsil edilen sol kanadından, Kemalizm ile Faşizmin eşitlenmesine daha
ilginç bir tepki geldi. Bazı sabık komünistler ve radikal aydınlar tarafından
kurulan Kadro dergisi yayın hayatına Ocak 1932'de başlamıştı. Temel hedeflerinden
biri, Ankara rejimi için özgün bir ideoloji üretmekti. İlk sayısındaki-
başyazıda, "Türkiye'nin devrim süreci içinde olduğu, ama hâlâ devrimin
ideolojisi olabilecek bir düşünce sistemi üretemediği'' (24) belirtiliyordu. Kadro,
yalnızca Türkiye'de değil, yakın gelecekte kurtuluşa kavuşacakları umulan sömürge
ve yansömürgelere de uygulanacak bir ideolojiyi yaratmaya çalıştı.(25) Burada
''Üçüncü Dünyacılık'' kavramının bir başlangıcını görmekteyiz.
Kadro'nun düşünce çizgisini,
Kemâlizmin, kendi faşizmlerinin bir kopyası olduğunu öne süren İtalyan faşist
aydınlarıyla yürüttüğü polemikten izlemek mümkündür. Kadro ve öteki Kemalist
yayınlar bu ideolojiyi şiddetle reddettiler. Burhan Asaf (Belge) "Faşizm ve Türk
Milli Hareketi" başlıklı makalesinde; faşizm ile Kemalizm arasındaki temel
ayrılıkları özetledi.
Ona göre faşizm, hedefi, yankapitalist
İtalya'yı kapitalizmin çelişmelerinden ve bu çelişmelerin yarattığı iç
anarşiden kurtarmak olan bir hareketti. Bunlar demokrasi ve parlamentoda olduğu kadar
demagojik ve bürokratik yönetim aygıtında da kendini gösteriyordu. Korporatizm
yoluyla faşizm; sınıf çelişmelerine sürekli bir çözüm bulmak yerine, onları
zararsız hale getirmeye çalışıyordu.
Bunâ karşılık Türk milli devrimci
hareketi, günün tarihi koşullarına uygun olarak bağımsız bir Türk milleti
yaratmış ve bunu yansömürge Osmanlı İmparatorluğu'nun yerine geçirmişti. Türk
milleti devrimine, sınıfsız bir milli yapıyla başlamıştı; bu yüzden
sınıflâşmayı reddeden ve bunu olanaksız kılacak önlemleri almaya devam ediyordu.
Devletin büyük üretim girişimlerini üstlenmesi, ilerici ve plânlı bir devletçi
ekonominin kabul edilerek yasal kurallara bağlanması bunun sonucuydu. (Burhan Asaf
bunları söylerken tümüyle samimi değildi. Devlet, sınıf çatışmasını ve
sınıflaşmayı reddediyor olsa bile, bir burjuvazinin doğmasını önlemek için pek
bir şey yapıyor sayılmazdı.)
Polemiği başlatan Dr. Ettoro Rossi'ye
yüklenmeye devam eden Burhan - Asaf, savaştan sonra sömürgeciliğin gerilemesine
karşın İtalya'yı sömürge hayalleri kurmaya iten nüfus baskısına dikkat
çekiyordu. Buna karşılık Kemalizm, sümürgeciliğe karşı bir başkaldırıydı.
Sömürgeciliğe ve onun dış ve iç yardakçıları olan Yunan Ordusu, Saray ve Galata
bankerlerine karşı mücadele etmiş ve bu mücadeleyi 1923'te Lozan'da sona erdirmişti.
"Bütün inancıyla,
sömürgeciliğe karşı tepkiyi simgeleyen Kemalizm, iç ve dış ekonomik
ilişkilerindeki devletçiliğinde samimidir. Hem iç hem de dış çelişmeleri, yani
sınıflar arasındaki ve uluslar arasındaki çelişmeleri reddetmiştir."
Ayrıca üzerinde durulması gereken
başka noktalar da vardı. Burhan Bey, faşizmin yalnızca yankapitalist yapılara uygun
olduğunu, ya tam olarak kapitalist ya da Türkiye gibi kapitalizm öncesi toplumlara
uymadığını söylüyordu. Faşizm, İspanya'da başarı kazanamamıştı. Almanya'da
ise karakterini değiştirmek zorunda kalmıştı (burada da Burhan Asaf, Nasyonal
Sosyalizm'deki "sosyalist" unsura gönderme yapmaktadır). Oysa Kemalizm,
Hindistan, Çin ve Ortadoğu'daki Arap ülkeleri gibi henüz milli ideallerine
kavuşamamış milletler için sürekli bir esin ve ideoloji kaynağı olmuştu.
Burhan Asaf'a göre iki yanlış
varsayım Dr. Rossi'yi yanılgıya sürüklemişti: Birincisi, 19. yüzyılda öylesine
yaygın olan, Türkiye'nin aynı bildik Batılılaşma süreci içinde olduğu
varsayımıydı. Oysa durum böyle değildi. İkincisi, Dr. Rossi, Kemalist programı bir
bütün olarak ele almadan ve onu yaratan tarihsel koşulları incelemeden, onun bazı
yönleri üzerinde yargıya varmıştı.
Eğer Kemalizm ile faşizm arasında,
ya da Kemalizm ile kapitalizm (ve onun siyasi ifadesi olan demokrasi) arasında herhangi
bir benzerlik var idiyse, bu, kopyacılık eğiliminden değil, "savaş sonrasında
bütün milletlerin ortak tarihsel ihtiyaçlarından" kaynaklanıyordu. Bunu inkâr
etmek, Türk "devriminin özgün niteliğini inkâr etmek"ti:
"Türk devrimi... savaş
sonrasının ulusal ve uluslararası sahnesinde en meşru ve en ilerici olgu olduğu
iddiasındadır. Eğer bu , gerçek bugüne dek bilinmeden kaldıysa, nedeni, Türk
milletinin yaradılış özellikleri ve övünmekten hoşlanmamasıdır." (26)
Bu makalenin yazıldığı 1932 yılında
Türkiye, en azından bir yüzyıldır tatmadığı bir kendine güven duygusu içindeydi.
Ayrıca, en azından derin bir kriz içindeki Batı ekonomisine oranla istikrarlı olan
Türk ekonomisinden de gurur duyuluyordu.(27) Almanya'da Hitler'in iktidara gelmesiyle
sonuçlanan kriz hakkında yorum yapan Kadro, kendi ülkesinin de Gazi Mustafa Kemal,
Lenin ya da Mussolini gibi onu kargaşadan kurtaracak bir "irade adamı"na
muhtaç olduğunu belirten ekonomist Werner Sombart'ın sözlerine yer veriyordu. Bu tip
beyanatlar Kemalistler için büyük bir övünç kaynağı oluyor ve misyonlarının
doğruluğuna olan inançlarını artırarak gelecek hakkında iyimser olmalarına yol
açıyordu. İşte koca Avrupa devleti Almanya bile, önderliğinden dolayı yeni
Türkiye'ye gıpta ediyordu. Kadro, ciddi buhran dönemlerinde "insanlığın kurnaz
politikacıya değil, müteşebbis kahramana ihtiyaç duyduğunu" yazıyordu.(28)
Roma'nın tezi ve Ankara'nın, Kemalizmin
İtalyan faşizminin bir kopyası olmadığını belirterek bu teze karşı
çıkmâsının bir başka nedeni de dış politika kaygılarıydı. İtalyanların,
bölgede Türkiye'nin çok tehlikeli bulduğu ihtirasları vardı ve İtalya, Anadolu'nun
Batı kıyılarındaki Oniki Ada'yı işgal altında tuttuğu sürece bu tehdidi göz
ardı etmek mümkün değildi. Dolayısıyla Kadro'daki makale Ankara'nın, İtalya'nın
ideolojik hegemonya kurma girişimini reddetmesi anlamına geliyordu; faşist emperyalizmi
geriletme mücadelesinin ilk adamıydı. Mussolini'nin 18 Mart 1934'te yaptığı ve
İtalya'nın tarihi misyonunun Asya ve Afrika'da olduğunu öne süren konuşması, bu
meydan okuyuşa karşı Türkiye'nin etkin önlemler almasını zorunlu kılmıştı.(29)
İtalya, Türkiye'nin dış
politikasındaki başlıca unsur haline geldi ve hükümet diplomatik ilişkileri mesafeli
tutmaya başladı.(30) Sovyetler Birliği'yle ilişkilerini güçlendirmeyi sürdürürken
bir yandan da Akdeniz'deki iki büyük deniz gücü olan İngiltere ve Fransa'nın
desteğini kazanmaya çalıştı. Her iki devletin parlamenter demokrasiler olması da
Ankara'yı ideolojik yönelimini etkiledi. Mayıs 1934'e gelindiğinde Türkiye
Boğazlar'ın yeniden askerileştirilmesini talep etmeye başladı ve bu talep, iki yıl
sonra Montreux Sözleşmesi'nin imzalanmâsına yol açtı. Türkiye Milletler
Cemiyeti'nde kolektif güvenlik anlayışının savunucusu oldu ve yatıştırma
siyasetini eleştirdi. İtalyan saldırısına kârşı Habeşistan'ı ve İspanyol İç
Savaşı'nda Cumhuriyetçileri destekledi. Türkiye'nin ünü öyleydi ki, George Orwell,
"faşizme karşı her türlü müttefikin kabul edilebilir gözüktüğü 1935-1939
yılları arasında solcular kendilerini Mustafa Kemal'i över buldular..."
diyordu.(31) The Times'ın İstanbul muhabiri, Türkiye'nin Moskova'ya, 1936'dan sonra da
Londra ve Paris'e dayanan dış politikasının ülke içinde faşist bir yönsemeye sahip
olmayan bir rejime bağlı bulunduğunu yazıyordu.(32) Tam da 1936'da Cumhurbaşkanı
Atatürk, tekparti yönetimine dokunmamakla birlikte rejimin "faşist rengi"ni
değiştirecek önlemler almaya başladı.
Mussolini'nin maceracılığına
gösterilen tepkiye karşın, faşizmin İtalya ve Almanya'da kazandığı başan, iktidar
partisindeki bir grubu etkilemekten geri kalmadı. Bu etki, kısmen, liberal kapitalizm
yerine devlet kapitalizmini yerleştirme isteğinde, kısmen de liberalizme karşı
düşmanlıkta ifadesini buldu. Partinin bir kanadının başını çeken Recep Peker,
liberalizmin çöküşe mahkum olduğunu ve onun yerini evrensel olarak devletçiliğin,
alacağını öne sürerek sık sık liberalizme saldırdı.(33) Peker'in tutumu, İş
Bankası grubunun zaten uzâklaşmasına yol açmıştı ye bunlar Peker'e karşı uzun
süredir bir muhalefet kampanyası sürdürüyorlardı. Fakat onun genel sekreterlikten 15
Haziran 1936'da alınması, Atatürkün kişisel müdahalesine yol açanın, kulis
oyunlarından çok dış politika kaygıları olduğunu düşündürmektedir.
Momreux görüşmeleri o sırada doruğa
ulaşmaktaydı ve destek kazanmak için önemli bir jeste ihtiyaç vardı. Peker'in
görevden alınması, ülke içinde liberalleri güçlendirecek ve Türkiye'deki Alman
nüfuzunun alınmasını endişeyle izleyen İngiltere'yi memnun edecekti. Sözleşme 20
Temmuz'da imzalandı ve Kral VIII. Edward'ın Eylül'de Türkiye'yi ziyaretiyle pekişen
bir İngiliz-Türk yakınlaşmasını getirdi.(34) Siyasi ve ekonomik liberalleşme
1937'de de sürdü; bu aradaki en önemli olay, Ekim'de İsmet İnönü'nün
başbakanlıktan istifa ederek yerine Celal Bayar'ın getirilmesiydi.
Avrupa'daki gelişen buhran
koşullarında, bu liberal ara dönemin uzun ömürlü olması mümkün değildi. Nazi
Almanya'sının gücü ve itibarı ve İngilizlerin karşıönlemlerine karşın,
Ankara'yı kendi ticari alanına çekmeyi başaran ekonomik politikası da siyaset ve
ideolojiyi etkiliyordu. 1938'e gelindiğinde rejim daha otokratik bir renk kazanmış ve
faşist devletlerin yasalarından rahatça aktarmalar yapar olmuştu. Atatürk'ün 1938
Kasım'ındaki ölümü bu süreci hızlandırdı. İsmet İnönü'nün
cumhurbaşkanlığı dönemi, "tek parti, tek millet, tek lider" faşist
slogânına dayanan bir rejimin kuruluşuna tanık oldu. Bu, dış ilişkilerin ideoloji
üzerindeki etkisini yansıtıyordu. Bu eğilim, Nazilerin 1943'te Stalingrad'da
yenilgilerine dek egemen oldu. O zamandan sonra Ankara, tekparti otokrasisinden
liberalizmr doğru yeniden adımlar atmaya başladı ve bu eğilim 1945'te yeniden
çokpartili siyasi hayata geçişle doruğuna ulaştı. Ancak, bu sefer de, liberalizm ve
demokrasi süreci, Soğuk Savaş politikaları tarafindan çarpıtılacaktı.
(1) Falih Rıtkı (Atay),
"Osmanlılık Geri Gelemez", Cumhuriyet, 19 Kasım 1924. Parantez içindeki
isim, 2 Temmuz 1934'te kabul edilen "Soyadi Kanunu''ndan sonra soyadı olarak
alınmıştı.
(2) B. Lewis, The Emergence of Modern
Turkey, 2. basım, 1968, s266.
(3) "Rejimler Nasıl, Niçin
Değişiyor?", Kadro, 1/12 Aralık 1932, s.28.
(4) Feroz Ahmad "Vanguard of a
Nascent Bourgeoisie: Ttıe Social and Economic Policy of the Young Turks 1908-1918" ,
O. Okyar and H. İnalcık (eds.), The Social and Economic History of Turkey 1071-1920,
(Ankara, 1980) içinde, s.329-350 ve Zafer Toprak Türkiye de Milli İktisat (1908-1918),
1982,
(5) The Military in the Political
Development of New Nations: an Essay in Comparative Ânalysis, 1967,
(6) Kemal Atatürk, Atatürk'ün
Söylev ve Demeçleri, 1, 1945, s.87.
(7) Aynı yerde s.97-98.
* Luddcu (Luddite): 1811 ile 1816
yılları arasında İngiltere'de, emek tasarrufu sağlayan makinelerin kullanılmasını
önlemek amacıyla fabrikaları yakan ve makineleri tahrip eden işçilere verilen ad; iki
geliştirilmiş çorap tezgâhını tahrip eden Ned Lud adlı birine atfen
kullanıldığı sanılmaktadır. (Ç.N.)
s.104-105.
(8) Bu noktanın daha ayrıntılı bir
tartışması için benim "The Political Economy of Kemalism" adlı makaleme
bkz. Ali Kazancıgil ve E. Özbudun (eds.), Atatürk Founder of a Modern State, 1981.
(Söz konusu makale, elinizdeki derlemede 178-198. sayfalar arasında yer almaktadır.)
(9) 15 Kasım 1921. Mahmut Esat, Kemalist
hareketin radikal kanadını temsil eden önemli bir ideolog ve siyasetçiydi. Yazı
dizisinin başlığı, "Siyasi Tarih ve Kamu Hukuku Işığında Yeni Türkiye'nin
Anlamı"ydı.
(10) Aynı yerde.
(11) Hâkimiyeti Milliye, 16 Kasım
1921.
(12) Stalin'in Başvekil İsmet
(İnönü) ve Hariciye Vekili Tevfik Rüştü'ye (Aras) 6 Mayıs 1932'de Moskovâ da
söyledikleri, International Affairs (Moskova, No. 2, Şubat 1969 s.113).
13) S.I. Aralov, Bir Sovyet
Diplomatının Türkiye Hatıraları,.1967, s.234-235. Celal Nuri (İleri) de aşağı
yukarı Atatürk ile aynı şeyi söylüyor, ama şunları da ekliyordu:
"Eğer Osmanlı dünyasında bir
orta sınıf olsaydı devleti mutlaka ele geçirir ve onu kendi çıkarlarına hizmet
etmeye adardı. Ne var ki zamanla hükümet Sultanın ve Bürokrasinin tekeline geçti
elbette ki böyle bir hükümetin ekonomik gelişme ile ilgilenmesi mümkün değildi.
Şimdi bunun sonuçlarına katlanmaktayız."
Bkz. "Biraz İktisadiyat",
Türk İnkılabı, 1926, s.219-226.
(14) Aralov, aynı yerde.
(15) Akçuraoğlu Yusuf (1934'den
sonra Yusuf Akçura) "Asri Türk Devleti ve Münevvedere Düşen Vazife", Türk
Yurdu, II/13, Ekim 1925 I-16. (Bu makale Türkçesi sadeleştirilmiş olarak, Saçak
dergisinin Haziran 1984 tarihli 34/5 sayısında yayımlanmıştır.)
(16) 1924 Anayasası'nın bir İngilizce
çevirisi, G.L. Lewis'in Turkey (3.,basım, 1966) adlı kitabında vardır. 1920'lerdeki
reformlar için bkz. Bernard Lewis, aynı eser.
(17) Bu, aynı zamanda, her iki
dönemde yaşamış olan solcu yazar Vâlâ Nurettin'in de fikridir. Bkz. Vâ-nü,
"En Hür ve En Sıkı Devir". Cumhuriyet, 24 Kasım 1954.
(18) Hüseyin Ragıp (Baydar),
"Sağdan Sola Doğru", Hâkimiyeri Milliye, 28 Mart 1921.
(19) Ayın Tarihinde (Mayıs 1930,
s.6201-6205) Hamdullah Suphi'nin (Tanrıöver) konuşması. Hamdullah Suphi, milliyetçi
Türk Ocakları örgütünün başkanıydı. Zamanın basınında faşist devlet konusunda
çok tartışma yapılıyordu ve resmi Ayın Tarihi'ndeki uzun makale, bu konuya ilişkin
Kemalist görüş hakkında kapsamlı bir fikir vermektedir. Bkz. Nusret Haşim,
"Faşizm ve Korporatif Devlet Nasıl Doğdu? -nedir- ne olabilecektir?" Ayın
Tarihi, Ekim-Aralık 1930, s.6718-6730 ve Ocak-Şubat 1931, s.6983-6998.
(22) The Times (London), 10 Eylül
1932 ve Yetkin, aynı eser, s34 ve 122-123.
(23) Aynı yerde, 4, 5 ve 16 Temmuz 1934.
Türk basınının buna tepkisi için bkz. Ayın Tarihi, Ağustos 1934; s.78-80.
(24) Kadro, I/i, Ocak 1932, s3.
(25) "Şevket Süreyya Aydemir'le
Bir Konuşma", Yön 20 Ocak 1967. İtalyan propagandasına cevap veren Zeki Mesut
şöyle yazıyordu:
"Asyânın kurtarılışı
Roma'nın İddialarında ya da faşizmin ilkelerinde değil kendi ortamında, kendi
toprağında, kendi çocuklarının zekâsında ve kendi tarihinin deneyinde yatmaktadır.
Eğer genç Asyalılar ilham ve hayattan bir örnek almak istiyorlarsa Türk devrimini ve
onun benzersiz karakteriyle inisiyatiflerini daha derinden incelesinler. Devrim,
bağımsızlık ve uygarlık, ırkın ve milletin kendisinin ürünleridir. Ödünç
alınamadıkları gibi ne ihraç, ne de ithal edilebilirler."
Hakimiyeti Milliye, 13 Ocak 1934
(''İtalya ve Asyâ').
(26) "Faşizm ve Türk Milli
Kurtuluş Hareketi", Kadro, 18, Ağustos 1932, s.38-39..
(27) Bkz. İzmir Üçüncü Milli
Sanayi Sergisi'nin açılışında Rahmi Bey'in yaptığı konuşma. Kendisi İzmir
delegesi ve Milli İktisat ve Tasarruf Birliği'nin genel sekreteriydi. Kadro, 1/5, Mayıs
1932, s.47.
(28) Kadro, 1/5, Mayıs 1932,.s.3.
(29) The Times (London) 7 Nisan 1934.
Metnin Türkçe çevirisi Ayın Tarihi'nhde (Nisan 1934, s.299-307), basındaki
yorumlarıyla birlikte yayımlanmışa (s300-320). Mussolini, Roma'daki büyükelçiye
Türkiye'nin bir Asya/Afrika ülkesi değil Avrupa ülkesi olduğu için kaygılanmasına
gerek olmadığını bildirerek Türkiye'nin endişelerini yatıştırmaya
çalışmıştı.
(30) Bu yıllarda Türkiye'nin dış
politikası için Selim Deringil'in makalesine bkz. "Turkey's Diplomatic Position at
the Outbreak of the Second World' War", Boğaziçi Üniversitesi Dergisi. c.8-9,
1980-1981, s.63-87.
(31) "Who Are the War
Criminals?", Tribune, 22 Ekim 1943, G. Orwell ve I. Angus (eds.), The Collected
Essays, Journalism and Letters of George Orwell (vol. 2,,Penguin ed. 1970) içinde, s.367.
Bu alıntıyı Dr. Naim Turfan'a borçluyum.
(32) The Times. 25 Mayıs 1937.
(33) Örneğin bkz. Ülkü'de (Mayıs
1936, s.161-162) yayınlanan 22 Nisan 1936 tarihli konuşması. Daha sonra 8 Haziran'da
İş Kanunu hakkında yorumda bulunurken "bu yeni kanunun bir rejim kanunu olduğunu;
liberalizme karşı olduğunu, çünkü liberalizmin işçileri işvenenin karşısına
çıkardığını" söylüyordu. (Ükü, Temmuz 1936; aktaran Yetkin, Tek Parti,
s.102.
(34) The Times, 2-7 Eylül, 1936. |