| Kemalizm diye
tanımlanagelen ideoloji, Cumhuriyet Halk Fırkası'nın (CHF) 1931'deki kongresinde
açıklığa kavuşmuştu. Kemalizm, o tarihten sonra Türk milletinin kaderine yol
gösterecek olan altı ilke; milliyetçilik, cumhuriyetçilik, halkçılık, laiklik,
devletçilik ve devrimcilik ilkeleriyle tanımlanacaktı. Bu ilkeler, önce parti
programına geçirilmiş, daha sonra 1937'de Anayasaya da konulanarak
kurumsallaştırılmıştı. Ancak 1931'de açıklığa kavuşturulmuş olsa bile
Kemalizm, bir önceki on yılda da, aslında 1919'da milli mücadeleirin başlamasından
beri duruma ve koşullara uyarlanmak suretiyle egemenliğini sürdürmekteydi. Ne var ki,
19.yüzyıl sonu ve 20. yüzyıl başındaki Osmanlıcılık, Panislamizm ve Pantürkizm
cereyanlarını dikkate aldığımızda, ideoloji arayışının çok daha eskilere
dayandığını görürüz. Ama bunlar, Müslüman Türk topluluğunun bir kimlik
arayışının ötesine pek geçemeyen sınırlı girişimlerdi; bir bütün olarak
devletin ve toplumun gelişmesi için ideolojik bir çerçeve sunmak peşinde değillerdi.
Oysa Kemalizm, yalnızca devrimci milliyetçilik kavramı ile bir kimlik sunmakla
kalmamış, öbür beş ilkesiyle de yaratmayı amaçladığı yeni rejimin ve toplumun
temelini oluşturmuştu.
Özgür karakterine karşın Kemalizmin,
hem düşünçe, hem de toplumsal temel bakımından öncelleri vardı. Böyle bir
ideolojiyi, Mustafa Kemal'in geliştirdiği bazı fıkirlerin ilk kez ortaya atılıp
tartışıldığı Genç Türk döneminin (1908-1918) katkısın göz ardı ederek ele
almak tarih dışı bir tutum olur. Aynı şekilde, Kemal Paşa'nın, Osmanlı
İmparatorluğu'nun son derece hızlı ve radikal bir dönüşüm içinde bulunduğu on
yılda etkin bir rol oynadığını da unutmamalıyız. Dönemin tartışmalarına
tanıklık etmiş, onlara katılmış ve daha sonra en önde gelen bazı aydınlar ve
ideologlar -en önemlilerinden yalnızca iki tanesini sayacak olursak, Ziya Gökalp ve
Yusuf Akçura- Kemalist hereketle birleşerek onun ideolojisinin oluşmasına katkıda
bulunmuşlardır.(1)
Belki de düşüncelerinden dahâ
önemlisi Genç Türk döneminin yarattığı toplumsal ve siyasal dönüşümdü. Bu
dönemde yalnızca Saray ve Babıali çevresindeki eski yönetici sınıf; iktidarının
büyük kısmını kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda Genç Türkler, Türk siyasâsı
için yeni bir toplumsal temel yaratmak amacıyla etkili önlemler almaya
başlamışlardı. Modernleşme ve Batılılaşma artık, kurumsal reformların
uygulanması olarak değil; kapitalist bir toplumun tüm özellikleriyle birlikte
kapitalizmin kurulması olarak tanımlıyordu. Bu da, kapitalizmi yaratacak bir sınıfın
-burjuvazinin- yaratılması demekti. Yusuf Akçura, bu sınıf olmadan "yalnızca
köylülerden ve memurlardan oluşmuş bir Türk toplumunun yaşama şansının pek zayıf
olacağı" uyarısında bulunuyordu.(2) Savaşın sonunda böyle bir sınıf, henüz
iyice çocukluk aşamasında bile olsa doğmaya başlamıştı; aynı şekilde, yeni ama
küçük bir kapitalist çiftçiler sınıfı da ortaya çıkmıştı. Her iki grup da,
Genç Türk hükümetince teşvik edilen savaş vurgunculuğuyla büyük servetler
edinmişti ve oynayacakları siyasal rol konusunda da daha güvenliydiler. Sonuç olarak
1919'da milli mücadele başlatıldığı zaman Türk toplumu, hâlâ sayaca üstün
olsalar bile, artık yalnızca köylülerden ve memurlardan oluşmuyordu. Kemalistlerin
sözcülerinden olan gazeteci Falih Rıfkı Atay, gene de 1922'de, "Burjuvazi
mi? Bilmem ki bu Türk sınıfı nerede?" diye sorabiliyordu.(3)
Ancak Türkiye'nin ekonomi politiğinin
yalnızca sayılar açısından ele alınmaması gerekir. Adı anılacak güçlü bir
yerli işadamları ya da sanayi sınıfının (kapitalistler ya da işçiler) pek
olmadığı doğrudur. 1915 sanayi sayımından, 5'ten fazla işçi çalıştıran
yalnızca 284 işyeri bulunduğu; bunlardan da 148'inin İstanbul'da, 62'sinin İzmir'de,
geri kalan 74'ünün de Batı Ânadolu'da blduğu anlaşılmaktadır. Bu girişimlere
yatırılmış sermayenin yüzde 85'i ise Rum, Yahudi ya da yabancılara aittir.(4)
1915-19i8 yılları arasında bu alanda ilerleme kaydedildiyse de bunun sayıca bir
patlamaya, ya da burjuva sanayi toplumuna geçilmesine yol açtığı söylenemez. Gehe de
savaş yıllarında önemli bir psikolojik, tutum değişikliği gözlenmektedir;(5) Türk
yönetici eliti, toplumsal ve ekonomik hayat yeniden örgütlenmedikçe ne Anadolunun
siyasal ve kültürel yaşamının modernleştirilmesinin, ne de Avrupa'nın onayını
kazanmanın mümkün olmadığını kavramıştı. Bu yöndeki ilk adım, Eylül 1914'te
kapitülasyonların kaldırılmasıydı; bu, başka şeylerin yanı sıra, Türklerin,
yerli ticaret ve sanayii koruyup geliştirmek amacıyla ithal mâllarına konan gümrük
tarifelerini yükseltebilmelerini sağlamıştı. Serbest ticatetin varlığı, yalnızca
yerli sanayinin gelişmesini önleyici bir etken olmakla kalmamış, esas olarak
gayrimüslimlerden oluşan dar bir ticari grubun yerli pazârı ve imalatı geliştirmeye
çalışmak yerine, yabancılarla ticarete girişerek para kazanmasına yol açmıştı.
Genç Türkler'den sonra gelen Kemalistler, korumacı eğilime hız kazandırdılar ve
belki de yukarıdan bir burjuva devrimi gerçekleştirdiler. Bu, çoğu zaman Kemalist
otarşiye oranla daha kolay olan yabancılarla işbirliği yolunu yeğ tutar gibi
gözüken çocukluk dönemindeki sınıfın isteklerine karşın yapıldı. Söz konusu
sınıf hâlâ, devlet politikasını etkileyecek güçten yoksundu; çünkü devlet,
yerleşik çıkarlardan özerk bir elit tarafından yönetilmekteydi.
Bütün bunlardan; Kemalistlerin
bilinçli olarak bir devrim yapmak için yola koyulduklarını söylemek istediğim
sanılmasın; bir anlamda böyle bir süreç Genç Türkler tarafından başlatılmıştı
ve Kemalistİer kısmen, yaratılan ivmenin hızıyla sürüklendiler. İmparatorluğun
çöküşü ve Anadolu'nun en değerli bölgelerinin yabancılar tarafından işgali bir
Türk milletinin ve devletinin varlığı sorununu gündeme getirmişti; ama, bunlar
henüz gerçekliştirmeyi bekleyen düşüncelerde başka bir şey değildi.
Dolayısıyla 1919 yılında,
Anadolu'nun, büyük Suriye örneğini izleyeceği ve Batı denetiminde küçük
devletlere bölüneceği sanılıyordu. Kendi çıkarlarını korumak için örgütlenen
ve bunu, şu ya da bu Büyük, Devlette uzlaşıp onun himayesini kabul ederek ve
gerekirse Anadolu'nun öbür bölgelerini feda ederek geliştirmeye hazır olan yerel
eşraf grupları vardı. Bunlar bir milli mücadele fikrine ancak ikincil bir önem
veriyorlardı. Örneğin Trakya ve İzmir'de, daha sonra da Anadolu'nun öteki
bölgelerinde kurulan "Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri" böyleydi. (6) Başkentte
milli direnişin odağı olabilecek Sultan ve çevresi ise kendilerini Müttefik
Devletler'in özellikle de İngiltere'nin merhametine terk etmişlerdi. İktidar
görüntüsünü ellerinde tutmalarını sağlayacak geleceğe ilişkin herhangi bir
çözümü kabul etmeye hazırlar. Onların kafasında değil milli ekonomi, millet ya da
milli egemenlik kavramı bile yoktu. Tersine milli egemenlik fikrini yıkıcı
buluyorlardı; çünkü bu fikir artık vaktini doldurmuş bir geleneğe dayanan kendi
iktidarlarını tehdit ediyordu. Bu yüzden İstanbul, Anaaolu'daki milli harekete fanatik
bir şekilde ve kurnazlıkla direndi. Ancak payitahtın 16 Mart 1920'de Müttefik
Kuvvetlerince işgal edilmesi, Osmanlı devletinin olduğu gibi, padişahın tıpkı bir
"çobanın sürüsünü gütmesi" gibi halkı yönetmesi hakkına sahip olduğu
iddiasının da fiilen sonu oldu.(7)
Padişah'ı aktif bir şekilde
destekleyen sosyal gruplar ile bu hassas durumun denetimini elde tutup tutamayacağinı
bekleyip görmeyi yeğ tutanların hangileri olduğunu incelemek âydınlatıcı
olacaktır. Beklenebileceği gibi Sultan'ı sonuna kadar destekleyenler Sarây çevresi
ile Babıâli'nin, Genç Türkler döneminde İngiliz taraftan Liberallerle aynı safta
yer almış yüksek bürokratlarıydı. Eğemenlik ve halkçılık gibi milliyeti
fıkirlerin üstün gelmesi durumunda, Sultan her şeyini kaybedecekti. Tevfik Paşa ve
Ali Kemal gibi Babıâli kodamanları ise, anayasa tarafından sınırlanmış bir
monarkın egemenliği altında kendilerinin, yani yüksek bürokratların iktidarı elde
tuttuğu ıslah edilmiş bir geleneksel düzenin sürdürülmesi için İngiliz desteğine
dayanmışlardı.
Böyle bir formül, ekonomik ve siyasi
bakımdan İngiltere'ye bağlı olmak demekti. Tıpkı, ekonomik düzende, ülke dışına
çıkanları Hıristiyan azınlıkların yerini almaktan memnun olan burjuvazi gibi, onlar
da bunu kabul etmeye hazırdılar. Bu Türk grupları, aynı dönemde Hint Milli
Kongresi'ndeki, İngiliz İmparatorluğu'nun mandası altında olmayı tam
bağımsızlığa yeğleyen liberal hizbe benziyorlardı. Bunlar, geçerli bir Osmanlı
Türk Devleti garanti edildiği sürece İngiliz mandasını kabule hazırdılar;
aralarından bazıları ise, bir Amerikan mandasının Türkiye'nin ihtiyaçlarına daha
uygun olduğuna inanıyordu. Ancak İstanbul yanlısı bütün hiziplerin üzerinde
birleştikleri nokta, kendi ayakları üstünde durmadan önce Türkiye'nin bir yabancı
devletin himayesi döneminden geçmesi gerektiğiydi.
Mustafa Kemal Paşa, Eylül 1919'daki
Sivas Kongresi'nde bir milli hareketi şekillendirmeye başladığı zaman bile, kendi
destekçileri arasında ,manda yanlısı sesler duymuştu. Bu, bir ölçüde, Avrupa'nın
"hasta adam" olarak nitelediği ve her an ölümü beklenen İmparatorluğun
karşılaştığı onca zorluğun yârattığı genel moral bozukluğunun bir
göstergesiydi. Aynı zamanda, milli kamp içindeki burjuvazi ile toptak ağalarının,
Müttefik Devletler'e ekonomik ayrıcalıklar tanınırsa onların da, karşılığında,
milliyetçi bir Türkiye'nin kurulmasına göz yumacaklarına inanmalarından
kaynaklanıyordu. Bu yüzden, 1921 Londra Konferansı'na katılan Kemalist Dışişleri
Bakanı Bekir Sami Bey, Avrupa devletlerine önemli ekonomik tavizler vermekten
çekinmiyordu:
"Fransızlara Fransa'nın
boşalttığı bölgelerin ve ayrıca Mamuretülaziz (Elazığ) Diyarbakır ve Sivas
vilayetlerinin ekonomik kalkınması için yapılacak girişimlerde öncelik tanınacak ve
buna ek olarak Ergani vb. yerlerde madencilik imtiyazları verilecekti..."(8)
İtalya, Trakya ve İzmir'in geri
verilmesi konusundaki Türk talebini konferansta destekleyecek; buna karşılık
milliyetçiler İtalya'ya Antalya, Burdur, Muğla, Isparta'da ve ayrıca Afyonkarahisar,
Kütahya, Aydın ve Konya'nın bazı yerlerinde maden çıkarma ve işletme hakkını
tanıyacaklardı. Bekir Sami Bey, Türk hükümeti ya da Türk sermayesi tarafından
yürütülemeyen işletmeleri İtalyan kapitalistlerine devredecek, ayrıca Ereğli
Kömür Madenlerini bir Türk-İtalyan şirketine transfer edecek kadar ileri
gidiyordu.(9) Bekir Sami, imzaladığı anlaşmaların milletin yüksek çıkarlarıyla
uyum içinde olduğu kanısındaydı. Millet Meclisi'nden kendisinin desteklenmesini
istedi; şöyle diyordu:
"Henüz elimizde fırsat varken,
basiretli bir politika, ülkeyi içine düştüğü uçurumdan kurtarabilir. . . eğer bu
yapılmazsa, hiçbirimiz tarih ve millet önünde yüklendiğimiz sorumluluktan
kurtulamayız…."
Ona göne milli mücadelenin
sürdürülmesi, "ülkeyi, bizzat onun ve milletin varlığını felce uğratacak
ölçüde yıkıma uğratacaktı". Kemal Paşa'ya, Müttefıklerin bundan daha
elverişli koşullar tamamlayacakları inancıyla, kendi temin ettiği koşullar
üzerinden barış yapma fırsatını yitirmemeyi tavsiye ediyordu.
Mustafa Kemal ise Bekir Sami'yi, "ne
pahasına olursa olsun barış yapma taraflısı" olarak tanımlıyordu. Bekir
Sami'nin, Meclisin kabul etmesini istediği koşullar, "Büyük Devletlerin 'üçlü
anlaşma' adı altında yaptıklârı ve Anadolu'yu nüfuz alanlarına bölen
ânlaşmanın koşullarının aynısıydı". Kemalistler, milli hareketin ilkelerine
aykırı olan bu koşulları, kesinlikle kabul edemezlerdi. Bu görüş ayrılığı
sonucunda; dışişleri bakanı istifa etmek zorunda kaldı.(11)
Ne var ki, Bekir Sami'nin görüşlerini
burjuvazi ve toprak ağaları içindeki önemli gruplar, da paylaşıyordu. Bu gruplar,
milli mücadeleyi, esas olarak siyasal egemenlik ve devletin denetimini eleğeçirmek
uğrunda verilen bir mücadele olarak görüyorlardı. Avrupa'ya ekonomik
bağımlılığın sürmesinden kazanacak çok şeyleri olduğuna inandıkları için, her
iki grup açısından da ekonomik egemenlik ayrı derecede önemli değildi. Avrupa'nın
sermaye yatırımının ülkenin altyapısını geliştireceğini, fabrikalarının ise
Türk pazarı için gerekli malları üreteceğini düşünüyorlardı.
Buna karşılık Türkiye, tarım
ürünleri ve hammadde ihraç edecekti. Oysa Kemalistler, siyasi ve ekonomik egemenlik
arasında bir ayrım yapmıyor ve biri olmadan öbürünün de olamayacağını
savunuyorlardı. İkdisat Vekili Mahmut Esat, Türkiye İktisat Kongresi'ndeki
konuşmasında bu fikri oldukça kategorik bir şekilde dile getiriyordu:
"Milli egemenliği,
iktisadi milli egemenlik olarak anlıyorum. Eğer böyle olmazsa o zaman milli egemenlik
bir hayal olur."(12)
Milli hareketin ilk yıllarında Kemalist
linderlik değişmeyi, hatta devrimci değişmeyi vurguluyordu. Türklerin yepyeni bir
başlangıç yapma ve yoz Osmanlı geçmişlerini terk etme süreci içinde olduklarına
ilişkin berrak bir kavrayış egemendi. Bu tutum, Fransız Devrimi geleneğinin
Türkiye'deki radikal düşünce üzerindeki etkisiyle de uyum içindeydi. İşte bu
yüzden, İstanbul'un Mart 1920'de Müttefikler tarafından işgali, yalnızca fiilen
Osmanlı devletinin sonu olarak değil, yeni bir çağın başlangıcı olarak, Mustafa
Kemal'in deyişiyle "birinci milli sene" olarak görülüyordu.(13) Bu yeni
başlangıcın tümüyle yeni bir devletin ve toplumun yaratılmasına götüreceği
umuluyordu. Kemalistler, bu değişimin gerçekleşmesi için "Osmanlı'dan çok
farklı bir yeni Türk tipi" yaratmak zorunda olduklarını kavrıyorlardı.(14)
Devrimci değişme yönündeki bu istek egemen olunca, eski düzenin bağımlı ekonomik
siyasetinin ilk değiştirilecek şey olması doğaldı. O dönemin milliyetçi
yazınını okuduğunuzda bu eğilim iyice açıklık kazanır.
Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi'nde
1922 Mart'ında yaptığı konuşmada, Türk ekonomisinin Tanzimat rejiminin (1839-1876)
getirdiği serbest ticaret yüzünden kendisini Avrupa rekabetinden koruyamadığını
belirtti. Rekabet eşiğinin, "ekonomik kapitülasyonların zincirlerince daha, da
genişletilmiş olması işleri iyice kötüleştirmişti.(15) Bu dönemden sonra yabancı
sermaye İmparatorlukta olağanüstü bir yere sahip olmuş, Osmanlı devletini ve
hükümetini "yabancı sermayenin jandarması" derekesine düşürmüştü.
Kemal Paşa, Türkiye'nin, bütün öteki
yeni milletler gibi, böyle bir durumun sürüp gitmesine göz yumamayacağını
söylüyordu.(16) Artık farklı bir çağda yaşandığı doğruydu, ama, birçok
bakımdan durum değişmeden kalmıştı. Mustafa Kemal, İngiltere'de milyonlarca işsiz
bulunduğuna ve bunların İngiltere'nin Türkiye'ye yönelik siyasetini etkileyeceğine
de dikkat çekiyordu. İngiltere, Avnıpa'da genel olarak hüküm süren savaş sonrası
ekonomik krizin yarattığı işsizlik sorununu çözmek için açık pazarlar kurmaya
çalışacaktı.(17) Bu yüzden, Türkiye'nin uyanık bulunması ve gümrük tarifelerini
belirleme hakkı üzerinde direnmesi gerekmekteydi; çünkü bu olmaksızın sanayinin
kurulması fiilen mümkün değildi. Kemalistleri, kendi burjuva destekçilerinden ayırt
eden şey, önemli bir unsurunu sanayinin oluşturduğu uzun vadeli bir yeni Türkiye
perspektifine sahip olmalarıydı. Oysa burjuvazi, durumu, kendi dar perspektifi
açısından değerlendirerek Avrupâ'nın denetimindeki bir ekonomide ticari aracı
rolünden elde edeceği kârla yetinmekten memnun görünüyordu.
Dolayısıyla, bağımsızlık savaşı
sırasında Kemalistler, yalnızca Anadolu'nun paylaşılmasını önlemek istedikleri
için değil, aynı zamanda yeni Türkiye'nin, Batı'nın ekonomik sömürgesi olarak
kalmasını reddettikleri için de antiemperyalisttiler. Mücadelenin bu yanı,
Kemalistlerin lafta yabancı sermayeye karşı çıkarken ona tavizler verdiğini öne
süren bazı eleştirmenlerin Kemalizmin antiemperyalizmi konusunda kuşkular yaratmaları
yüzünden, bazen göz ardı edilir. Bu eleştirmenler, Kemalizmin ekonomik siyaseti
konusunda önemli bir noktayı, yani onun hem kapitalist, hem de aynı zamanda
antiemperyalist olduğunu unutmaktadırlar. Bu siyaset, izlenmesi kuşkusuz çok zor
olmakla birlikte, çelişkili değildi ve sömürgelikten kurtulma dönemindeki hemen
bütün yeni millet-devletlerin resmi siyasetiydi. Yabancı sermaye, beraberinde siyasi ya
da ekonomik bağlar getirmediği sürece, memnunlukla karşılanıyordu. Savaşın yakıp
yıktığı ve sermayeden yoksun bulunan Türkiye'nin, modern bir ekonominin
altyapısını inşa edebilmek için yabancı yatırımlara muhtaç olduğu
düşünülüyordu. Mustafa Kemal bu görüşü 1922 Mart'ında Mecliste şöyle dile
getiriyordu:
"Eğer kısa bir sürede milletimizi
mutluluğa ve refaha kavuşturmak istiyorsak yabancı sermayeyi mümkün olduğu kadar
hızlı bir şekilde çekmek ve ülkemizin refah ve zenginliği, milletimizin mutluluk ve
refahı için gerekli olan her türlü yabancı beceriden azami ölçüde yararlanmak
zorundayız, bugünkü mali durumumuz kamu işletmeleri inşa etmek, kurmâk ve işletmek
için yeterli değildir."(18)
Ama bunun ardından mebuslara hemen,
''herşeyden önce hayat ve hürriyetimizi teminat altına almak demek olan milli
hedefimize ulaşmaktan başka bir şey düşünemeyiz; ...bugünkü mücadelemizin hedefi
tam bağımsızlıktır. Tam bağımsızlık ise ancak mali bağımsızlıkla
mümkündür''(19) uyarısında bulunuyordu.
Kemalist ekonomik siyasetin hedeflerine,
belki de en iyi 1923 Şubat'ında İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi'nin
tutanakları ortaya koymaktâdır. Artık bağımsızlık savaşı sona ermişti ve
Lozan'da barış görüşmeleri yapılmaktaydı. 1919 Milli Misak'ıyla saptanan milli
sınırlar, savaş meydanında fiilen gerçekleştirilmişti; ama ekonomik egemenlik
uğrundaki mücadele, görüşme masasında hala sürüyordu. İktisat Kongresi'nin
amaçlarından biri, siyasal önderlik ile çeşitli ekonomik gruplar, özellikle de
İmparatorlukta yabancı sızmasının aracı olmuş ve miııi duyguları tıâtâ
Şüpheli olan ticaret kesimi arasında amaç birliği bulundugunu dünyaya göstermektir.
Kongre, "Milli Türk Ticacet Birliği"nce temsil edilen bu grup, kuvvetli bir
milliyetçi tutum aldı. İthal mallarına gümrük resmi konması hakkını savundular,
Türkiye'deki yabancı sermayeye tavizler ya da tekel hakları tanınmasına karşı
çıktılar, ülkenin karasulârında serbest taşımacılık hakkı talep ettiler ve
mümkün olduğu kadar kısa zamanda para basma yetkisine sahip bir milli bankanın
kurulmasını istediler. Yabancı sermaye, ancak milli ekonomiye yararlı olması
koşuluyla kabul edilebilirdi .(20) Kongrede ortaya atılan önlemlerin hemen hepsi tek
bir temel hedefe yöneliyordu:
Bir milli ekonominin kuruluşunu
ilerletmek ve doğmakta olan cumhuriyet devletinin sosyoekonomik temelini kısa sürede
oluşturacak ekonomik güçleri geliştirmek.
1923'te kurulan yeni devlet ile başlıca
ekonomik sınıflar, yani cılız burjuvazi ve toprak ağaları arasında amaç birliği
vardı. Ancak bu durum, Kemalist devletin esâs olarak özerk olduğu ve bu sınıfların
hizmetinde bulunmadığı gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu durum, esas olarak
prekapitalist bir dönemi yaşayan ve burjuvazi, kapitalist çiftçiler ve işçiler gibi
modern sınıfların en ilkel biçimleriyle var olup henüz gelişme süreci içinde
bulundukları bir toplum için hiç de şaşırtıcı değildir. Söz konusu sınıflar
devleti yönlendirmek şöyle dursun, gelişmek için ona muhtaç durumdaydılar.
Yani devlet, Kemalist hareketin
çekirdeğini oluşturan asker ve sivil aydınların egemenliği altındaydı. Türk
aydınının oynadığı role çok yakın olduğu için, Arthur Koestler'in aydınlar ve
tarihi rolleri konusundaki tanımlamasını buraya alalım:
"Modern anlamda aydınlar, böylece
ilkönce bir milletin, toplumsal durumu yönünden bağımsız düşünceye, yani
(kendisinin dışında tutulduğu) var olan değerler hiyerarşisini alaşağı eden ve
aynı zamanda da onun yerine kendi yeni değerlerini koymaya çalışan bir grup
davranışına 'meyleden' değil, ona doğru itilen bölümü olarak ortaya çıkarlar.
Aydınların bu yapıcı eğilimi, onların ikinci temel özelliğidir. Gerçek
putkırıcıların her zaman peygamberimsi bir yanları olmuştur, bütün yenilikçilerin
de utangaçça gizlenen bir öğretmenlik damarı vardır."(21)
1923 yılına gelindiğinde Kemalist
aydınlar fıilen iktidardaydılar. "Var olan değerler hiyerarşisini"
değiştirmeye ve ülkeyi, değil yalnızca toprak ağalârının ve aşiret şeflerinin
burjuvazinin ufkunun bile ötesine götürmeye kararlıydılar. Bu eski sınıflar,
geleneksel dini ideolojisi ile meşruti bir monarşiyi yeğ tutarlardı; oysa Kemalistter,
milli hareketin en önde gelen bazı liderlerinin bile muhalefetine karşın hızla
laikleştirilen bir cumhuriyet kurdular. Bu, milliyeti ve milli eğemenliği, aynı
zamanda da Batı uygarlığına ulaşmayı vurgulayan bir mücadelenin mantıki sonucuydu.
Ne var ki, eski sınıflar bu yeni
düzeni kolay hazmedemediler. Gene de reformlar, bildik Kematist jargonu kullanacak
olursak, "burjuvaziye rağmen burjuvazi için" gerçekleştirildi. 1920'lerin
ortasındaki ve 1934'lardaki reformlar ise, geleneksel prekapitalist düzenin yeni kurulan
modern yapı için oluşturduğu birçok kurumsal ve hukuki engelini ortadan kaldırıp,
buna karşılık var olan mülkiyet ilişkilerine dokunmadığı için, bu sınıflar
tarafından daha fazla kabul gördü. (22)
Sonraki çeyrek yüzyılda da ekonomik
siyaset, devletin gölgesi altında gelişmeyi devam etti. Hem özel sektörün
zayıflığının, hem de kamu yararının bilincinde olan Kemal Paşa, daha 1922
Mart'ında Meclise "siyaseti iktisadiyemizin mühim gayelerinden biri de, menafii
umumiyeyi (genel çıkarları) doğrudan doğruya alakadar edecek iktisadi müessese ve
teşebbüsleri mali ve fenni kudretimizin müşaadesi nispetinde devletleştirmektir"
diyordu.(23) Bu hedef, Kemalizmin ekonomik felsefesinin temeli olarak kaldı ve
1930'ların devletçi siyasetinin de temel dayanaklarından birini oluşturdu.
Yeni rejim ile temel kentli sınıf olan
burjuvazi arasındaki ilişkiyi vurgulamamızın nedeni, Kemalistlerin kalkınma için
kent ekonomisini itici güç, kırsal sektörü ise ona gerekli yakıtı sağlayan kesim
olarak görmeleriydi. Ancak köylük bölgelere karşı ilgisiz olmadıkları gibi,
milletin geleceği açısından taşıdığı önemin de farkındaydılâr. Kemâl Paşa,
Mecliste "Efendiler, milletimiz çiftçidir" diyordu. Köylü,
"Türkiye'nin sahibi hakikisi ve efendisi, hakiki müstahsil" idi:
''...siyaseti iktisadiyemizin
ruhu, köylünün emeğinin ürünlerinin ve semeresinin kendi menfaati lehine azami
ölçüye çıkarılmasıdır."(24)
Bu açıklamaların yalnızca süslü
sözler olarak değerlendirilmemesi gerekir. Türk aydını, köylünün ekonomiye -ve saf
doldurmak için orduya- katkısını çok iyi bildiği gibi, onun içinde bulunduğu
acıklı duruma karşı da kayıtsız değildi. Aydınlar, Rus Narodnikleri örneğini
izleyerek köylüyü idealize etme eğilimindeydiler. Bu tür duygular içindeki Genç
Türkler, köylük bölgelerdeki statükoyu yıkıp köylüyü, derebeylerin, aşıret
ağalarının ve eşrafın pençesinden kurtarmak istemişlerdi.
Ne var ki, iyi niyetlerine karşın
zavallı köylülerin durumunu düzeltecek herhangi bir şey yapamamışlardı; tersine
köylünün durumu, 1918'de sona eren firtınalı on yılda daha da kötüleşmişti.(25)
Cumhuriyet döneminde köylülüğün durumu biraz düzeldi -aşar yükü kaldırıldı-
ancâk, köylük bölgelerde herhangi bir yapısal değişiklik gerçekleşmedi. Daha
açık bir ifadeyle, toprak reformu yapılmadı. Bunun nedeninin araştırılması
gerekir.(26)
Birinci olarak, Türkiye Cumhuriyeti,
bağımsızlığını yeni kazanmış birçok Üçüncü Dünya ülkesinin kalabalık bir
nüfus ve toprağın kıt oluşu yüzünden karşı karşıya bulunduğu türden bir
toprak sorunuyla yüz yüze değildi. Türkiye'de toprağın değeri, 20. yüzyılın
başırıdan beri artan talep dolayısıyla yükselmekteydi. Bu talep artışı bazı
bölgesel gerginliklere neden olsa da, genelde talebi karşılayacak miktarda toprak
vardı. Dolayısıyla, Anadolu'nun bazı bölgelerindeki geniş mülkler dışında
Türkiye, bir küçük toprak sahipleri ülkesi olarak kaldı.
Tarımsal Türkiye'nin gerçek sorunu
toprak kıtlığı değil, sürekli savaşlar ve azalan nüfus nedeniyle daha da
şiddetlenen emek kıtlığıydı. Birinci Dünya Savaşı sırasında bu durum öylesine
ciddi boyutlara ulaşmıştı ki; hükümet, ucuz emek sağlamak ve hayatî tarım
üretimini sürdürebilmek için angaryaya başvurmak zorunda kalmıştı. 1923 yılına
gelindiğinde yeni devletin sınırları içindeki nüfus -ve onunla birlikte ülkenin
üretim kapasitesi- yüzde 20 oranında azalmıştı.(27) Bu noktada, toprağın yeniden
dağıtımı, toprak ağâlarının hizmetindeki tarımsal emek gücünü büyük
ölçüde daraltabilirdi, toprak rantı düşerken, daha yüksek ücretler ödemek zorunda
kalabilirlerdi.
Her iki nedenle toprak ağaları,
köylük bölgelerde toprak reformu ya da başka bir yapısal değişikliğe karşı
direndiler. Oysa kıt ve pahalı emek, toprak ağalarını, makine kullanımını içeren
modern tanm yöntemlerini benimsemeye itebilir ve böylece Türk tarımı emek-yoğun
olmak yerine, sermaye-yoğun bir nitelik kazanabilirdi. Genç Türkler'in ve onlardan
sonra da Kemalistlerin, nüfus azlığı sorununu çözmek konusundaki perspektifleri
buydu. Kemal Paşa, "memleketimizin genişliğine nispetle nüfusumuz az olduğundan
ziraat hususunda makine ve fenni aletler kullanmaya diğer memleketlerden daha ziyade bir
mecburiyet vardır" diyordu.(28) Hükümet, bazı örnek çiftliklerde bilimsel
tarımın üstünlüğünü göstermek yoluyla çiftçileri bu konuda ikna edebilmeyi
umuyordu. Ne var ki, bu yöntem sonuç vermedi ve makineleşmiş tanm ancak, Marshall
Planı döneminde çiftlik makinelerinin ithal edilmesinden sonra yaygınlaştı.
Türkiye'deki tarım sorunu, ekonomik
olmaktan çok, temel olarak siyasi bir niteliğe sahipti. Çözümü de, milli hareketi
destekleyenin köylüler mi, yoksa toprak ağaları mı olduğuna bağlı olabilirdi.
Sonuçta ortaya çıkan tabloda, köylüler genellikle kayıtsız kalırken, toprak
ağalannın ılımlı bir destek sağladığı görüldü. Bu dunım nasıl
açıklanabilir?
Köylüler, kırsal kesimdeki eşrafın
baskı ve sömürüsü âltında olsalar bile, bu baskının sorumlusu olarak devleti
görüyorlardı. Ve gene kurtuluşu devletten bekliyorlardı. 1908 Devrimi'nin köylük
bölgelerde değişikliğe yol açacağını ummuşlar, ama acı bir hayal
kırıklığına uğramışlardı. Kemalistlere, Anadolu köylüsünün işte bu acı
hayal kırıklığı miras kalmıştı. Gazeteci Ahmet Şerif'in 1909 yılındaki Anadolu
gezisinin notları, köylülüğün umut ve beklentilerini, aynı zamanda da düş
kırıklığı ve öfkesini yansıtmaktadır. Özellikle, yaşlı bir köylünün
yakınmalarını içeren bir tanesi, daha 1909'da ciddi olan, ama on yıl sonra, tam da
Kemalistlerin ölüm kalım mücadelesine hazırlandıkları sırada, dâha da
kötüleşecek olan bir durumu gözler önüne sermektedir:
"Hürriyet şimdiye kadar
işittiğimiz bir lâf değildi. Fakat bize söylenen sözlerden, bazı işlerden
anlıyoruz ki, bu iyi bir şeydir... artık herşeyin düzeleceğini, vergilerin doğruluk
ve kolaylıkla (yani zorlama olmaksızın) toplanacağını, köydeki kanlı, katil,
hırsızların terbiye edileceğini, askere giden çocuklarımızın senelerce aç,
çıplak bekletilmeyerek vaktinde tezkerelerinin verileceğini; memurların kefiylerince
iş göremeyeceklerini ve herşeyin değişeceğini zannetmiştik.
Fakat hâlâ bir şey olmadı. Evvelce
bazı işler daha düzgün gitmekte iken bugün bütün bütün karıştı. Devlet
dairesine gitsek amir, memur belli değil... Hükümet hâlâ bizim dertlerimize
bakmıyor... Bir tarlanın üç-beş kişi elinde tapu senetleri vardır, sürdüğümüz
tarlaların bizim olduğundan şüpheliyiz. Bu yüzden her gün kavgalar oluyor, bazen
ölüm olayları meydana geliyor. Devlet dairesine, mahkemeye gidiyoruz, dert
anlatamıyoruz. Onlar yalnız, zamanı gelince vergi toplamayı düşünüyor... Bütün
sene çalışır, her sene vergilerimizi veririz, zaten vermezsek de kazanımızı,
yorganımızı bile satarak zorla alırlar. Böyle iken yine borçtan kurtulamayız.
Birkaç senedir, köyde ekecek tohumluk bulamayanlar çoktur. Başka hiçbir taraftan
yardım olmadığından ister istemez ağalardan bir kile tohumluğu, 100-120 kuruşa,
yahut üç kileye karşılık alır ekeriz. Artık o ağalar, başımıza bela kesilir,
köylüyü, hep edepsizlerden olan adamlarına dövdürür, hapse attırır, bazen devlet
aracılığıyla korkutur da veremeyenlerden alacağını öyle alır. Gerçi bu sene
Ziraat Bankası veriyor ama, bize bir faydası olmuyor. Bu para köyümüze girmeden
bitiyor."(29)
Bu uzun şikâyetler listesi,
köylülüğün, köy eşrafından daha çok devlete yabancılaşmış bulunduğunu
düşündürmektedir. Dünya Savaşı sırasında bu yabancılaşma daha da derinleşti.
Köylüler, Milli Mücadeleyi savaşın bir devamı gibi gördüler ve birinden
kaçtıkları için, öbüründen de kaçtılar. Milliyetçiler, orduya asker kaydetmekte
çok güçlük çektiler. Köylüler, en fazla milliyetçi saflarda dövüşmemeleri
gerektiğini söyleyen Padişah hükümetinin propagandasına açıktılar. O yılların
karışıklığı içinde toprakğı ele geçirmeye yönelik bir köylü hareketi yoktu;
bir kısmı zaten devlete isyan halindeki eşkiyaların önderliğinde yerel gerilla
güçlerine katılmış olmakla birlikte, köylülerin çoğunluğu pasif durumdaydı.
Anadolu köylüsünün hangi dava
etrafında seferber edilebileceğini görmek oldukça zordur ve dolayısıyla
köylülüğü seferber etmedikleri için Kemalistleri sorumlu tutmak kötü tarihçilik
olur.(30) Anadolu'daki durumu Hindistan'la karşılaştıralım. Hindistan'da köylülük,
İngiliz egemenliğine karşı öylesine öfke doluydu ki; neredeyse kendiliğinden
harekete geçiyor, birileri onu seferber etsin diye haykırıyordu. Hint Milli Kongresi,
köylüleri bastırmak ve eylemlerini, Mahatma Gandhi ve Gandhizm aracılığıyla
devrimci olmayan bir mecraya yöneltmek zorunda kalmıştı. Kemalistler içinse böyle
bir sorun söz konusu değildi.
Eğer milli davaya yöneltilebilecek bir
köylü hareketi var olsaydı, Kemalistlerin toprak ağaları yerine ona yönelecekleri
düşünülebilir. Türk halkının varlığının söz konusu olduğu can alıcı bir
dönemeçte Kemal Paşa, hangi sınıf olursa olsun kendisine destek olacak olanı
arıyordu. Ankara'daki Soyyet Büyükelçisi Aralov'la yaptığı kısa konuşma bunu
yansıtmaktadır:
"Sizin Rusya'da
mücadeleci, emektar bir işçi sınıfı var. Ona dayanmak mümkündür ve
dayanmalıdır. Bizde işçi sınıfı yoktur, köylüye, göre ağırlığı çok
azdır."(31)
Ayrıca, işçi sınıfına göre
ağırlıkta olan o köylülük de, etnik ve dini bağlılıklar yönünden bölünmüş
ve varlığını sürdürmek açısından da tümüyle yerel güçlere bağlı
durumdâydı. Bu nedenle Kemalistlerin, köylülere, onların geleneksel önderleri olan
yerel eşrâf ve din adamları yani ulema aracılığıyla ulaşmaya çalışmaktan başka
çâreleri yoktu. Bu kişiler, çoğunlukla aynı zamanda toprak sahibi idiler ve
mülklerini olabildiğince genişletmek yönünde güçlü bir etkide bulunuyorlardı.
Kemalistler, doğal bir süreçmiş gibi,
tıpkı köylülerin toprak talebi olsaydı ona da karşılık verecekleri gibi, bu etkiye
boyun eğdiler. Kemalistler ile eşraf arasındaki işbirliğinin bedeli, köylük
bölgelerdeki statükonun devamı, hatta güçlendirilmesi konusunda varılan örtük
anlaşmaydı. Bu, içinde toprak ağalarının etkisinin güçlü olduğu Halk
Fırkası'nın kurulması, Mecliste toprak ağalarının ağırlıklarını duyurmalarına
olanak sağlayan bir Seçim Kanunu çıkarılması ve yeni Anayasa'ya, toprak reformunu
fiilen engelleyen 74. maddenin eklenmesiyle hayata geçirildi. Genel eğitim düzeyinin
yükselmesinin zamanla kırsal Anadolu'daki durumu da değiştireceğini uman hükümet,
bundan sonra, köylülerin durumunu eğitim yoluyla düzeltmeye yöneldi.(32)
Kemalist ekonomi siyasetinin
kökenlerini, yeni rejimin devraldığı, toplumsal yapıdâ ve onun bu toplumsal
gerçekliği tanımlama biçiminde bulabiliriz. Yeni devlet, "bir halk devleti,
halkın devleti" olarak tanımlanmakta, onun önceli olan Osmanlı devleti
(Müessesatı Mâziye) ise, "bir şahıs devleti, eşhasın devleti" olarak
niteleniyordu.(33) Milli Mücadele sırasında "halk" terimi, Kemalistler için,
emperyalist devletlere ve eski düzene karşı milli davayı destekleyen herkesi ifade
etmeye başlâdı. 1789 Devrimi'nden önce Fransa'daki Üçüncü Sınıf gibi, içinde
çeşitli sosyoekonomik grupları barındıran ve yalnızca eski düzenin mensuplarının
dışlayan bir terim olarak halk, milletin büyük çoğunluğunu içeriyordu. Bu
kolektifin başlıca görevi, eski düzeni ve onun müttefiklerini yenilgiye uğratarak
kendisine özgü yeni bir düzen kurmaktı. Bu görev ise, her şeyden önce bu
varlığın, yani halkın bütün unsurlarının dayanışmasını ve ortak eylemini
gerektiriyordu. Böylece sınıf çatışması, örtük olarak dışlanmış oluyordu.(34)
Kemalistlerin yüz yüze kaldığı
sorunların ve bunlara önerdikleri devrimci çözümlerin kaynağı, sınıf mücadelesi
olmaktan çok, emperyalizme ve Osmanlı-Müslüman yapının kozmopolit kurumlarına
karşı yürütülen bir milli mücadeleydi. Milli mücadele ise, halkı bölen
çatışmaları ve ayrıcalıkları değil, bir millet olarak halkın birliğini
vurgulamayı gerekiyordu.
Bu olgu, Kemalistlerin, ezenlere karşı
ezilenlerin adına hareket etmek yerine, eski rejimin bütün sınıflârı felce
uğratıp donduran evrenselci ideolojisine saldırmalarını da açıklar. Her ikisini
birden yapmaya kalkmaları ise, felaket getirebilirdi; Mustafa Kemal, siyasi bakımdan, bu
tuzağa düşmeyecek kadar zekiydi.
Kemalistlerin o gelişme aşamasında
Türkiye'de sınıf mücadelesi olasılığını reddettmelerinin nedeni, tam da ülkede
böyle bir mücadeleyi yürütebilecek gelişmiş sınıfların bulunmayışıydı. Konuyu
Kemal Paşa'yla tartışan Büyükelçi Aralov'a şu yanıt veriliyordu:
"Türkiye'de sınıflar
yoktur... Türkiye'de işçi sınıfı yok, çünkü gelişmiş bir sanayi yok. Bizim
burjuvazimizi ise henüz burjuva sınıfı haline getirmek gerekiyor. Ticaretimiz çok
cılız; çünkü sermayemiz yok."
Hükümet milli ticaretin
geliştirilmesine öncelik tanıyacak, "fabrikalar, açacak, yeraltı zenginliklerini
meydana çıkaracak, Anadolu tacirine yardım edecek ve zenginleşmesini sağlayacaktı.
Bunlar, devletin önünde duran işlerdi.(35) Dolayısıyla Kemalist ekonomi siyasetinin
hedefi, öncelikle, modern bir kapitalist topluma özgü sınıf yapısına sahip bir
millet yaratmaktı. Bu hedefe ulaşıldığı ve ardından sınıf çatışması geldiği
zaman ise, devlet müdahale edip hakem rolü oynayacaktı.
Kemalistler, Türkiye'de gelişmiş
sınıfların varlığını görmüyorlardı; ama, çıkar gruplarının siyasi partiler
kurup milletin çıkarlarına aykırı faaliyetlere girişebileceklerinin
farkındaydılar. Ülke Genç Türkler'in döneminde siyasi partilerin faaliyederinin
neden olduğu sürekli istikrarsızlıkları çok çekmişti. Yeni rejim bu tür
faaliyetlere izin vermeyi reddediyor ve yeni Türkiye'ye "yalnızca bir kesimi
değil; bütün milleti içinde barındıran" bir tek partinin, Halk Fırkası'nın
hizmet edeceğini açıklıyordu.(36) Bu, Kemalist rejimin, kendisinin halkın tarafsız
önderi, olduğu ve halk için en iyi olan kendisinin bildiği inanvına dayalı
paternalizminin olduğu kadar, sınıflar karşısındaki özerklik duygusunun da bir
başka göstergesiydi.
1920'ler boyunca Türkiye, Lozan
Anlaşması'nın getirdiiği geçici kısıtlamalarla sınırlı olsa da, serbest
girişime dayalı ekonomik modeli uygulamayı denedi. Bu yıllarda hükümet, ülkenin
ekonomik bakımdan yeniden inşasında önemli bir rol oynadı ve Kemalist seçkinler,
bugüne dek kendi türündeki en büyük ticari girişim özelliğini koruyan İş
Bankası gibi belli başlı ekonomik kurumların kuruluşuna katıldılar. Hükümetin
amacı, o olmazsa iç pazarın gelişmesinin mümkün olmadığı altyapıyı yaratmaktı.
Ekonomik liberalizmle yapılan bu deney,
Büyük Buhran, Türkiye üzerinde acil bir etki yapmasaydı belki daha uzun sürebilirdi,
ancak kapitalist dünyada 1929 Büyük Buhranı'nın yol açtığı ekonomik kriz, devlet
müdahalesine keskin bir ivme kazandırdı. Buhranın ekonomi üzerindeki etkisi,
hükümeti karşı önlemler almaya zorlayacak kadar ağırdı. Böylece buhran, Batı
kapitalizmiyle özdeşleştirilen serbest teşebbüs sisteminin şansızlığı olarak
değerlendirilmeye başlandı. Devlet denetimi sistemiyle Sovyetler Birliği, buhrandan
etkilenmemiş gibi gözüküyordu. Dolayısıyla bu model, Kemalistler tarafından, Türk
ekonomisinin bazı alanlarında yararlanılabilecek bir örnek olarak değerlendirildi.
Ekonomik faaliyete devlet müdahalesi,
Türkler için hiçbir şekilde yeni bir deneyim değildi. Birinci Dünya Savaşı
,sırasında, "Devlet iktisadiyatı" adı altında denenmişti; 1930'larda bu
terime çekidüzen verilmiş ve "devletçilik" adını almıştı. Ancak temel
özellikler, fiilen aynı kaldı. Yol göstererek ve zayıflığı nedeniyle kendisinin
alayacağı ekonomik önlemleri gerçekleştirerek, özel sektörün büyümesine ve
olgunlaşmasına yardım etmek.(37) Ne var ki, bu sefer, söz konusu siyaset çabucak
kurumlaştırıldı. Bu da Türk iş çevrelerini korkuttu. Devletçilik, Cumhuriyet Halk
Fırkası'nın 1931 yılında kabul ettiği "altı temel ve değişmez ilke"den
biri oldu ve 1937'de Anayasa'ya da girdi. Bu altı ilke, Kemalizmin ideolojisini ve
dolayısıyla onun ekonomik siyasetini tanımladığı için üzerinde biraz durmakta
yarar vardır. 1935 Kongresi tutanakları şöyle demektedir:
"Temel
ilkelerimizden biri, Türkiye Cumhuriyeti halkını çeşitli sınıflardan oluşan bir
topluluk olarak değil, Türk halkının bireysel ve toplumsal hayatı için gerekli olan
işbölümü uyarınca çeşitli meslekler ayrılmış bir topluluk olarak kabul etmektir.
"
"Çiftçiler,
zenaatkarlar, emekçiler ve işçiler, serbest meslek sahipleri, sanayiciler, tüccarlar
ve memurlar Türk toplumunu oluşturan esas çalışma gruplardır. Bu gruplardan her
birinin yaptığı iş, diğerlerinin ve toplumun hayatı ve saadeti için
vazgeçilmezdir."
"Bu ilke doğrultusunda
Fırkamızın hedefleri, sınıf çatışması yerine toplumsal düzeni ve dayanışmayı
gerçekleştirmek, menfaatler arasında uyum sağlamaktır. Kazançlar, yetenek ve
yapılan işin miktarıyla orantılı olmalıdır."
"Özel teşebbüs ve
faaliyeti temel bir fikir olarak kabul etmekle birlikte, esas ilkelerimizden biri, milleti
ve ülkeyi en kısa zamanda refaha kavuşturmak amacıyla Devletin, özellikle ekonomi
alanında, milletin genel ve hayati çıkarlarının sözkonusu olduğu konularla
ilgilenmesini sağlamaktır."
"Devletin ekonomik
işlerdeki rolü, özel teşebbüsleri teşvik etmenin yanısıra bunları bizzat
gerçekleştirmek ve aynı zamanda yapılan çalışmaları düzenlemek ve denetlemek
şeklinde olacaktır. "
"Devletin ekonomik
işleri üstlenme kararlılığı, milletin en büyük umumi menfaatine dayanmaktadır.
Eğer zorunluluk yüzünden Devletin aktif olarak işletme kararı verdiği bir teşebbüs
özel müteşebbislerin elinde bulunursa, bu teşebbüse elkonması, her seferinde,
çıkarılacak bir yasa uyarınca yapılacak ve burada özel teşebbüsün uğradığı
kaybı devletin ne şekilde tanzim edeceği belirtilecektir. Uğranılan kayıp tespit
edilirken, gelecekteki muhtemel kazançlar dikkate alınmayacaktır."(38)
Bu belgede açıkça görülen
korporatist (meslekçi) söyleme ve 1930'ların faşist havasından etkilenmelere
karşın, Kemalistler, faşizmle herhangi bir ilişkiyi reddediyorlardı.
Roma ve Berlin'deki rejimlerin tersine
Ankara, liberal ilkeleri ve 19. yüzyılın ilerleme fikrini benimsiyor; hukukun
üstünlüğünü ve anayasal devletin önemini kabul ediyordu. Faşizmin tersine,
uygarlığın evrenselliği inkâr edilmiyor: rasyonalzm, bireycilik ve insanlar ile etnik
grupların temel eşitliği reddedilmiyordu. Kemalist rejim, yakın gelecekte kendi yerini
alacak bir liberal siyasi ve ekonomik sistemin zeminini hazırlayan bir geçiş rejimi
olma karakterini koruyordu.
1930'ların başında devlet ve partideki
bürokratik unsurların egemen olmaları ve liberal Kapitalizm yerine devletçiliğe
yönelmeleri tehlikesi belirmişti. Tutanakların yukarıda aktardığımız 1935 Kongresi
bu tehlikeyi yansıtmaktadır. Bu bürokratik tehdit en fazla, İsmet İnönü'nün
himayesi altındaki Kadro dergisinin etkisi altında kendini gösterdi. Ancak güçlü ve
kararlı muhalefet, 1934'te derginin kapanmasını sağladı. Bu arada İş Bankası grubu
lider Celal Bayar, rejimin aşırı devletçiliğe karşı çıkmasının bir göstergesi
olarak İktisat Vekilliğine getirilmişti. Bayar Başvekil olarak atandığı 1937
yılına kadar bu görevde kaldı. Kendisi sonuna kadar liberalizme bağlı bir kişi
olmakla birlikte, Türk burjuvazisinin zayıflığının ve devletin ekonomik alanda
başı çekmesi gereğinin de farkındaydı. Bayar, aşırıların etkisi altında
devletçiliğin, yeni doğan özel sektörün yıkılmasına yol açacak boyutlara
varmasından çekiniyordu. Bu tehlikeye dikkat çekerek özel teşebbüse milli ekonomiden
daha fazla pay ayrılmasını istiyordu. Görüldüğü gibi, herhangi bir anlaşmazlık
varsa, o da devletin, müdahalesinin sınırlarını Türk iş çevrelerini hoşnut edecek
şekilde çizmemiş olmasından kaynaklanmaktaydı .(39)
Oysa işadamlarının telaşa düşmesi
yersizdi. Başvekil İnönü, onlara devlet müdahalesinin yalnızca, burjuvazinin kendi
başına yapmayı beceremeyeceği geçerli bir sanayi temeli yaratmak amacına yöneldiği
konusunda güvence veriyordu.(40) Bu dönemde atılan adımların çoğu -örneğin ilk
Beş Yıllık Plan (1934-1938), 1933'te Sümerbank'ın ve 1935'te Etibank'ın kurulması-
bu amaca hizmet etmekte ve doğrudan özel sektöre yarar sağlamaktaydı .(41) Devlet
özerk rolünü hâlâ
burjuvazinin korkularına ve
eleştirilerine karşın onun yararına oynamayı sürdürüyordu. Bu ihtilaflı yıllarda
parti ile devletin kaynaştığı bir tekparti devleti yönündeki eğilime dikkat çekmek
gerekir. Faşist devlederden esinlenen bu eğilimin CHF içindeki taraftarı, başını
Parti Genel Sekreteri Recep Peker'in çektiği bir hizipti. Bu hizip, liberalizme ateş
püskürüyor ve onun yakında çöküşe uğrayarak yerini devletçiliğin egemenliğine
bırakacağını ilan ediyordu. Sesleri yüksek ve ürkütücü çıkarmakla birlikte,
bunların parti içindeki taraftarları fazla değildi. Birçok önde gelen Cumhuriyet
Halk Partiliyi olduğu kadar, iş çevrelerini de kendilerinden uzaklaştırdılar. Sonuç
olarak, Cumhurbaşkanı Atatürk duruma müdahale etti ve Peker 1936'da, partinin
denetimini ele geçirmek istediği ve ekonomiyi de kapsamak üzere her konuda aşırı
fıkirlere sahip olduğu gerekçesiyle istifaya zorlandı.(42) Sonraki yıl ekonomi
liberalleştirildi ve bu eğilim savaş zamanı tarafsızlık konumunun getirdiği
baskılara kadar varlığını korudu.
Kemalist ekonomik politikanın
başarısı ancak, 1945'ten ve liberal demokrasilerin zaferinden sonrâ görüldü.
Türkiye'de bu başarı, çokpartili siyasetin ve devlet sektörünün özel sektöre
bağımlı kılındığı bir karma ekonominin kurulmasıyla belirlendi. Kemal Atatürk'e
göre, bir burjuva sınıfı düzeyine çıkması için desteklenmesi gereken çılız
burjuvazi, artık, yönetici partiye meydan okuyacak ve ilk dürüst genel seçimlerde onu
yenilgiye uğratacak kadar güçlenmişti. Bundan sonra bu sınıf, ekonominin hem ticaret
hem de sanayi kesimini genişleterek, aynı zamanda da kapitalist toplumun öteki
sınıfı olan proletaryayı yaratarak gelişmeye devam etti. Kemalist rejimin siyasi
nedenlerle ihmal ettiği köylük bölgeler bile, savaş sonrası dönüşümden etkilendi
ve genişlemekte olan pazar ekonomisiyle daha hızlı bir şekilde bütünleşti. Gene de,
ülkenin yapısal bir krizle karşılaştığı her durumda -1960, 1971 ve 1980'de olduğu
gibi- iktidarı ele alan ara rejim, hep Kemalizm yoluna dönüşten söz etti. Bu durum,
İkinci Dünya Savaşı'ndan beri Türkiye'nin ekonomik politikasının sağlam ideolojik
temellerden yoksun olduğunu düşündürmektedir. İdeolojik temel arayışının bugün
de sürdüğü söylenebilir.
(1) Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
(Atatürk, İstanbul, 1961 s.64) Kemalizmin tümüyle özgün bir düşünçe olduğunu
ileri sürmekte ve özel olarak, bu düşünürlerin Atatürk'ü etkilemediğini
söylemektedir.
(2) Türk Yurdu, sayı 14, 12 Ağustos
1333 (1917); aktaran Niyazi Berkes, The Development of Secularism in Turkey, Montreal,
McGill University Press,1964, s.426.
(3) F.R. Atay Eski Saat, İstanbul 1933,
s.95; aktaran Taner Timur, Türk Devrimi ve Sonrası 1979-1946, Ankarâ, 1971, s.21. ,
(4) Bkz. Timur, aynı eser, s.21.
(5) Bkz. Feroz Ahmad, "Vaııguard
of a Nascent Bourgeoisie; Ttıe Social and Economic Policy of the Young Turks
1908-1918", O. Okyar and H. İnalcık (eds.) Social and Economic Hisrory of Turkey
(1071-1920), Ankara; 1980, içinde. (Elinizdeki kitapta, "Doğmakta Olan Bir
Burjuvazinin Öncüsü: Genç Türkler'in Sosyal ve Ekonomik Politikası 1908-1918"
başlığıyla 25-60. sayfalar arasında. Yıldız Sertel'in (Türkiye de İlerici
Akımlar, İstanbul, 1969, s.17) 1921'de işçi ordusu için verdiği rakamlar, 1915'e
göre bu güçte artış olduğunu göstermektedir.
(6) Bu dernekler hakkında bkz. T.Z.
Tunaya, Türkiye'de Siyasi Partiler 1859-1952, İstanbul, 1952, s.481 vd
(7) Bu dönemde İstanbul
hükümetlerinin rolü için bkz. Sina Akşin, İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele,
İstanbul. 1976. Padişah'ın, "sürüsünün çobanı olmak" iddiası hakkında
bkz. Şevket Süreyya Aydemir, Tek Adam: Mustafa Kemal (1919-1922), c.2, İstanbul, 1966,
s.226.
(8) A Speech delivered by Mustafa Kemal
Atatürk 1927 MEB Basımevi, İstanbul, 1963, s.498. Bu, Leipzig'de 1929'da yayımlanan,
İngilizce çevirinin düzeltilmiş basımıdır; basımı bulmak daha kolaydır.
(9) Aynı yerde.
(10) Aynı yerde, s.500-501.
(11) Aynı yerde, s,498.
(12) A. Gündüz Ökçün (derleyen),
Türkiye İktisat Kongresi 1923-İzmir, Ankara, 1968, s.259.
(13) Kemal Paşa, Büyük Millet Meclisi
nin yeni dönemini açış konuşmasında bu terimi en az üç kere kullanmaktadır. Bkz.
Kâzım Öztürk, Cumhurbaşkanlarının Türkiye Büyük Millet Meclisini Açış
Nutukları, İstanbul, 1969, s.105, 108 ve 113. 1792'de Fransâ da krallığın
yıkılışına yapılan benzetme açıktır.
(14) Bkz. Vedat Nedim Tör, Kemalizmin
Dramı. İstanbul, 1980, s.20.
(15) Kemal Paşa'nın Mecliste 1 Mart
1922'de yaptığı konuşma. K. Öztürk, aynı eser, s.86.
(16) Kemal Paşâ'nın Türkiye İktisat
Kongresi'ni açış konuşması, 17 Şubat 1923. Ökçün, aynı eser. s.248 ve 253.
(17) Öztürk, aynı eser, s.103.
(18) Aynı yerde, s.88.
(19) Aynı yerde, s.89:
(20) Ökçün aynr eser, s.406 vd; Doğan
Avcıoğlu, Türkiye'nin Düzeni. Ankara, s.229-233. 1926 yılına gelindiğinde Kemal
Paşa, Mecliste kabotajın Türk bayrağı altında yapılacağını gururla
açıklıyordu. Bkz. 1 Kasım 1926 tarihli konuşması: Öztürk, aynı eser, s.190.
(21) Arthur Koestler, The Yogi and rhe
Commissar, Danube (ed.), New York, 1967, s.73.
(22) Reformların bir özeti için bkz.
Bemard Lewis, The Emergence of Modern Turkey, 2.basım, Londra, 1968, s.261-274 ve passim.
(23) Öztürk, aynı eser, s.86-87.
(24) Her iki pasaj da, 1 Mart 1927
söylevinden alınmadır. Öztürk, aynı eser, s.84-85.
(25) Bkz. F. Ahmad, "The Agrarian
Policy of the Young Turks 1908-1918", Proceedins of the Second International Congress
on tiıe Social and Economic History of Turkey, Strasbourg University, 15 July 1980 (eds.
Irene Welikoff and Jean-Levis Bacquet-Grammont) içinde (Elinizdeki kitapta, "Genç
Türkler'in Tarım Politikası 1908- 1918" başlığıyla 61-83. sayfalar arasında).
(26) Bkz. Avcıoğlu aynı eser, s.233.
(27) Vedat Eldem, Osmanlı
İmparatorluğu'nun İktisadi Şartları Hakkında Bir Tetkik İstanbul, I970, s.63.
(28) 1 Mart 1923 Meclis Konuşması;
Öztürk, aynı eser, s.128.
(29) Ahmet Şerif, Anadolu'da Tanin,
İstanbul, 1977, s.46-47. Orijinal basımı 1910'da yapılmıştır. Daha önce, s.25'te
Ahmet Şerif şöyle diyordu:
''Köylünün anlayamadığı en
önemli nokta, bir seneden beri çok söz işittiği halde, bunlardan, yapılmaları,
yerine getirilmeleri kolay olanların bile henüz uygulandığını görememesidir. O, bu
zaman zarfında hiç olmazsa rüşvetçi, ahlaksız memurların değiştirildiğini, köye
gelen ve kendilerine bedava yemek, hayvanlarına da yem verdiği jandarmalar karşısında
korkudan titremesine artık gerek kalmadığını anlamak ve bu gibi, bize önemsiz
geldiği halde onun için pek önemli olan şeylerin değiştiğini görmek istiyor."
(30) Toprak ağalarını uzaklaştırmak
korkusuyla köylülüğü seferber etmekten çekindikleri eleştirisi, Kemalist rejime
yöneltilen en yaygın eleştiridir. Bu doğru olsa bile, eleştiriyi yöneltenler, toprak
reformu talebiyle harekete geçirilecek bir köylülük olduğunu hiçbir zaman
kanıtlanamazlar. Tarihin bir cilvesi olarak köylülük, daha sonra toprak reformundan
yana olan partiyi desteklemek yerine, buna karşı çıkan, ama köylüyü devletin
despotluğundan kurtarmayı vaat eden Demokrat Parti'ye oy verdi.
(31) S.I. Aralov, Bir Sovyet
Diplomatının Türkiye Hatıraları, İstanbul, 1967, s.92.
(32) Bkz. Avcıoğlu, aynı eser, s.235.
(33) Kemal Paşa'nın 13 Ağustos 1923
tarihli Meclis şöylevi: Öztürk, aynı eser, s.166.
(34) Kemal Paşa'nın İktisat
Kongresi'nde söylevi: Ükçün, aynı eser, s.255-256. Bu konuşma, Atatürk'ün Söylev
ve Demeçleri. c.ii, Ankara, 1959, s.112'de de vardır.
(35) Aralov, aynı eser, s.234-235.
(36) Kemal Paşa'nın, Paşa Camii
minberinden yaptığı Balıkesir Konuşması, 7 Şubat 1923, Atatürk'ün Söylev ve
Demeçleri, c.ii, s.97. Bu hava egemen olduğu sürece çokpartili siyaset yolundaki iki
kısa denemenin başarısız olması kaçırılmazdı. Bkz: Walter Weiker, Political
Tutelage and Democracy in Turkey, Leiden, 1973.
(37) Devletçiliğin önceki tanımı
Tekin Alp'indir. "Harbden Sulha İntikal İktisadiyatı-Devlet İktisadiyatı",
İktisadiyat Mecmuası, c.2, sayı 62 ve 64; 16 Ağustos ve 14 Eylül 1917, s.1-3.
Devletçiliğin sonraki bir tartışması için bkz. Korkut Boratav, Türkiye'de
Devetçilik (1923-1950), Ankara, 1962.
(38) Bu paşaj, CHP programının resmi
çevirisinden alınmıştır; aktaran Donald Webster, The Turkey of Atatürk,
Philadelphia, 1939, s308-309.
(39) Korel Göymen'in Celal Bayar'la
göcüşmesi. 2 Mart 1970 "Stages of Etatist Development in Trukey", (Gelişme
Dergisi/Studies in Development, No. 10, Winter, 1976) makalesi içinde s.91.
(40) Başvekil İsmet,
"Fırkamızın Devletçilik Vasfı", Kadro, sayı 22 Ekim 1933, s.4-6.
(41) Göymen, aynı eser, s.97 vd. ve 27.
Hershlag, Turkey, The Challenge of Growth, Leiden, 1968, s.61 vd.
(42) Göymen, aynı eser, s.105. |