parhp.jpg (1500 bytes)

ATATÜRK : RADİKAL, HÜMANİST, POZİTİVİST

Atatürk Döneminde İşçi-İşveren İlişkileri

Prof.Dr.Münir EKONOMİ

 

KONUYA GENEL BAKIŞ

Çalışmamızda Atatürk dönemi, yeni Türk devletinin kuruluş tarihi olan 23 Nisan 1920'den büyük Atamızın ölüm tarihine kadar geçen süre şekllinde belirlenerek, bu dönemdeki işçi-işveren ilişkileri üzerinde durulacaktır. Hemen belirtelim ki, 18 yıllık kısa dönemde işçi - işveren ilişkilerinin düzenlenmesinde çok büyük bir gelişme kaydedilmiş, İş Hukuku modern toplumların uzun yıllar sonunda gelebildikleri karaktere sahip bir hukuk dalı olarak bağımsızlığını ortaya koymuştu. Yazımızda işçi- işveren ilişkileriyle ilgili tüm konuları ve kurumları, hukuki yönden veya sosyal politika açısından ele alarak ayrıntılı şekilde incelemek olanağı bulunmamaktadır. Biz konuya, düşünce ve ilkeler yönünden bakmaya ve kısa bir değerlendirme yapmaya çalışacağız.

Öncelikle şu hususa değinelim ki, Atatürk döneminde işçi-işveren ilişkileri de genelde Atatürk devrimlerinden soyutlanamaz. Gerçekten îşçi-işveren ilişkilerini düzenlemek amacıyla çıkarılan kanunlar, hukuk alanında yapılan devrimin niteliğini taşırlar. Çağdaş toplumların layik hukuk düzeninin ülkemizde geçerli kılınması, Türk milletinin tam bağımsız yaşama ve çağdaş medeniyet seviyesine ulaşma temel hedefinin bir parçasıdır.

Atatürk, siyasi bağımsızlığın ekonomik bağımsızlıkla bütünleşmedikçe, çağdaş medeniyet -Batı medeniyeti- dışında veya gerisinde kalmış milletlerin, tam bağımsızlıklarını koruyabilme ve insan haysiyetine yaraşır bir yaşam düzeyi sağlama olanağına kavuşamayacaklarını görmüştür. Ekonomik kalkınma devletçilik ilkesini uygulamaya koyan düşünce sistemi devlete, sadece bir girişimci değil, işletme ve işyerlerinde geniş işçi kitleleri çalıştıran en büyük işveren niteliğini de kazanır. İşte böyle bir ortamda devlet, işçi-işveren ilişkilerinin tabi olacağı bir çalışma düzeni kurmak ödevini öncelikle yerine getirmekten kaçınamaz.

Kültür alanında gerçekleştirilen devrimin bilimci, akılcı ve layik bir öğretim ve eğitim temeline dayandırılması esastı. Bunun, geri bırakılmış Türk toplumunda öğretim seferberliği ile sağlanacağı açıktı; geniş halk kitlesinin eğitimi kadar, az gelişmişlikten kurtulmanın sanayileşme ve ekonomik kalkınmada esaslı bir öğe olarak işçinin-emeğin, her şeyden önce genel eğitimi ve ayrıca mesleki eğitimi de önemlidir. Yeni Türk devletinin kuruluşundan sonra çıkarılan ve işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen ilk önemli kanunlardan biri olan Ereğli Havaza-i Fahmiyesi Maden Amelesi Hukukuna Müteallik Kanunla, işçilerin korunması ilkesi esas alınarak çalışma şartlarının düzenlenmesi yanında; işverene yükümlülük olarak işçilerin eğitimi görevîde getirilmiştir. Sözü edilen kanunun 13 maddesine göre işverenler. "... genç ameleye gece dersleri vermek üzere bir mektep yapmaya mecburdur". Ekleyelim ki, işçilerin meslekî eğitimi konusundaki ilk adım da Atatürk döneminde "Sınai Müesseselerde Maden Ocaklarında Meslekî Kurslar Açılmasına Dair Kanun" (17.6.1938 tarih ve 3457 sayılı) ile atılmıştır. Ancak daha sonraki yıllarda bu kanunun uygulanması tam olarak sağlanamadığı gibi sanayileşme sürecinde büyük bir ihtiyaç duyulan eğitilmiş yetiştirilmesine gereken önem verilmemıiştir. Mesleki eğitimi esas tutan Çırak, Kalfa ve Ustalık Kanunu'nun, Atatürk'ün ölümünden 39 yıl sonra (1977 yılında) çıkarıldığını belirtirsek, çok önemli bir konunun ne kadar ihmal edildiği açıkça görülür.

Yukarıda verilen örnekler, işçi-işveren ilişkilerinin Türk devriminin bütünüyle organik bağlantısını açıklamaktadır ve bunları çoğaltmak da mümkündür. Fakat incelememiz doğrudan doğruya işçi-işveren ilişkilerine eğilmek olduğundan, konuyu kendi temel nitelik ve özellikleri çerçevesinde ele alacağız.

Bu açıdan bakıldığında, Batı ülkelerinde 19. asırda ortaya çıkan ve gelişen, 20. asrın başında uygulama alanına giren düşüncelerin, bu düşünceler oluşturduğu kurumların ve en ileri düzeydeki mevzuatın, ülkemizde de, hem de çok kısa bir süre içinde yerleştiğini görmekteyiz. Yeni Türk devletinin kuruluşundan bir süre sonra ve Türk milletinin bağımsızlığına kavuşmak amacıyla Kurtuluş Savaşı'nı sürdürdüğü günlerde, işçi-işveren ilişkilerini, çağdaş düşünceye uygun, özellikle işçinin korunmasını amaçlayan şekilde kanunların çıkarılması ise ancak, Türk devriminin bir düşünce sistemi ve eylemler bütünü olarak, Atatürk'ün büyük adam kişşiliğinde gerçekleşmesi ile yapılabilir.

Gerçekten devrim, toplumda aniden ortaya çıkan ve gerçekleştirilen bir değişiklik değildir. Devrim, yapısı ve oluşumu itibariyle başlıca üç safhayı içerir: 1. Hazırlık (fikri) safhası; 2. Oluşum - gerçekleşme safhası; 3. Geleceğe yönelik uygulanma ve gelişme safhası veya devrime yeni bir gelecek oluşturma safhası.

Ülkemizde, Osmanlı İmparatorluğu döneminde 150 yıla yakın bir süreden beri devam eden gelişme, özellikle 19. asrın ikinci yansında batı ile daha çok yakınlaşma sonucu ortaya birtakım adımlar da atılmıştır. Atatürk 20. asrın başında bu fıkir akımlarının içindedir. Fakat büyük önderin, bu fıkir akımlarından farklı bir düşünce sistemi oluşturduğu da bir gerçektir. Gerçekten Atatürk, sadece siyasi veya sosyal, ekonomik yahut kültürel alanlarda bazı değişiklikler ile o günkü düzeni temel alan geçici bir kurtuluş yolu, yahut siyasi ve kişisel çıkarlara dayali birtakım yenilikleri düşünmemekteydi. Atatürk, Batı'nın yüzyıllardan beri Rönesans, reformasyon, ilim ve teknikteki gelişmeler, sanayi devrimi, Fransız Devrimi sanayisinde ulaştığı çağdaş medeniyet seviyesine ulaşmayı amaçlayan kısaca "medeniyet değiştirme" şeklinde ifade edilebilin bir değişikliğin düşünce sisteminii kurmuştur." Bu nedenle, Türk devrimi hem köklü ve hem de hızla gerçekleştirilen değişiklikler şeklinde olmuştur.

Türk devrimlerinin büyük bir kısmının oluşum safhası, büyük Önder'in yaşamında tamamlanmıştır. Bir kısmı ölümünden sonra gerçekleşmiş; örneğin çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye geçiş gibi. Fakat Ata'yı yitirdikten sonra devrimlere yeni bir gelecek hazırlama safhası, onun düşünce sistemi içinde sağlanamamış, devrimin "dinamik" karakteri bilerek veya bilmeyerek bir kenara itilmiş, hatta aksi yönde girişimler ile devrimler tahrip edilme tehlikesi ile karşı karşıya bırakılmıştır. Bir örnek vermek gerekirse, Atatürk'ün çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiyi getirmekte kararlı olduğunda bir kuşku yoktur. Nitekim kendi önderliğinde çok partili sisteme geçişin deneyimlerine girişilmiş, ancak başarı sağlanamayacağı görüldüğü içindir ki, bu konu geciktirilmiştir. İşçi-işveren ilişkilerinden de bir örnek verilebilir: Kendi kendine yardım ilkesi çerçevesinde sendikaların kurulması ve fazliyet göstermeleri Türk devletinde, başlangıçta 1909 tarihli Eşgal Kanunu'ndaki yasaklamalar dışında serbest bırakılmış iken giderek bu faaliyetler sınırlanmış ve Ata'nın ölümünden kısa bir süre önce yürürlüğe konulan 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu da "sınıf esasına dayalı" derneklerin, yeni sendikaların kurulması yasaklanmıştır. Bu yasaklamanın çoğulcu ve özgürlükçü demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biri olan sendikaların tamamen kaldırılması ve inkâr edilmesi seklinde anlaşılmaması; aksine sendikaların gerçek fonksiyonlarını yönetebilecekleri ortamın hazırlanmasına bir geçiş dönemi yaratılmak istenildiği yolunda biranlam taşıdığı düşünülebilir. Nitekim bir süre sonra, Atatürk'ün izlediği ilkeler doğrultusunda gerek çok partili düzene ve gerek sendika özgürlüğü sistemine geçilmiş ve zamanla bu kurumlar geliştirilmiştir.

İŞÇİ-İŞVEREN İLİŞKİLERİNDE TEMEL İLKELER VE DÜZENLEMELERİ

Çağdaş İş Hukukunu oluşturan mevzuata yöneliş

Yeni Türk devletinin hukuk düzeni ve sistemi kurulurken, Batı ülkelerinin çeşidi devrim ve gelişmeleri sonucu ulaştıkları çağdaş toplumun ihtiyaçlarına cevap veren, hukuk kuralları esas alınmış ve bunlar Türk milletinin yapısına ve ülkedeki köklü değişikliklere uyacak şekilde topluma mal edilmişlerdir. İşçi-işveren ilişkileri, bir yandan genel kanunlar çerçevesinde ve bu kanunların temel düşünce ve amaçlarına göre ele alınırken, diğer yandan ve çok daha önemli olasak doğrudan doğruya kendi özelliklerine ve ilkelerine bağlı şekilde ayrı bir düzenlemeye tabi tutulmuştur. Yeni Türk devletinin kuruluşundan sonra çıkanları münhasıran işçi-işveren ilişkilerini hedef alan iki kanun bunun ilk örneğidir. Bunlardan birincisi 8 Mayıs 1337 (1921) tarihli ve 114 sayılı "Zonguldak ve Ereğli Havza-i Fahmiyesinde Mevcut Kömür Tozlarının Amele Menafii Umumiyesine Olarak Füruhtuna Dair Kanun"; ikincisi 10 Eylül 1337 (1921) tarih ve 151 sayılı ''Ereğli Havza-i Fahmiyesi Maden Amelesinin Hukukuna Müteallik Kanun"dur. Sanayi devrimini geçirmiş ve işçi-işveren ilişkilerini çeşitli yönlerden düzenleyen kanunların çıkarılmış bulunduğu ülkelerin bir kısmında dahil bu ilişkileri toplu bir şekilde düzenleyen bir İş Kanunu mevcut değilken, Cumhuriyetin ilanından kısa bir süre sonra, 1924 yılında bir İş Kanunu tasarısının hazırlanması çalışmalarına başlanmıştır. Gerçi bu tasarı kanunlaşmamıştır; ancak başlatılan girişim, daha sonra bu yönde adımlar atılmasına neden olmuştur. Bu arada 1923 yılının Şubat ayında İzmir'de toplanan Türkiye İktisat Kongresi'nde işçi grubu ile ilgili yön verilmesinde önemli bir kaynak rolü oynamıştır.

Genel kanunlardan 2.1.1940 ( 1924) tarihli ve 394 sayılı "Hafta Tatil Hakkında Kanun", işçilerin de haftada bir kanuni dinlenme yapmalarına olanak sağlamıştır. İsviçre'den tercüme ederek aldığımız 8.5.1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanunu, ferdi iş ilişkisini kuran "hizmet akdini" de düzenleyen önemli bir kanundur. Borçlar Kanunu'nda yalnız hizmet akdi değil, bir sanat ve mesleğin öğrenilmesi ve öğretilmesini amaçlayan "çıraklar mukavelesi" daha önemlisi bugünkü toplu iş sözleşmelerinin kurum olarak başlangıcını teşkil eden "umumi mukavele" de düzenlenmiştir. Borçlar Kânunu'nun esas itibariyle liberal - ferdiyetçi görüşün etkilerini taşıyan bir kanun olduğu bilinmektedir. Bununla beaber sosyal düşüncenin çok az da olsa izlerinin görülebildiği kısımlardan biri de hizmet aktidir.

24.4.1930 tarihli ve 1593 sayılı Umumi Hıfzıssıhha Kanunu, toplum sağlığına ilişkin ve bugün dahi geçerliliğini koruyan önemli konuları düzenlerken, 173-180, maddelerinde "İşçiler hıfzıssıhhası"na da yer vermiştir. İşçilerin sağlığı, iş kazaları ve meslek hastalıklarına karış korunması yanında, işçi sağlığı üzerinde olumsuz etkileri dikkate alınarak, çalışma sürelererine ilişkin sınırlamalar getirilmiş, keza işçilerin yaş ve cinsiyetine göre özel koruyucu hükümler konulmuştur. 27.5.1935 tarihli ve 2739 sayılı "Ulusal Bayram ve Genel Tatiller Hakkında Kanun", işyerlerinde, sözü edilen günlerde faaliyetin tatiline ve dolayısıyla işçilerin de dinlenmesine olanak tanımaktadır.

Atatürk, dönemininin işçi-işveren ilişkilerine temel teşkil kanun, 8.6.1936 tarihli ve 3008 sayılı İş Kanunu'dur. Sanayi devrimini, kapitalist sistemi ve işçinin sınıfının oluşumunu yaşamış ülkelerde devlet müdahalesi sonucu getirilmiş bulunan düzenlemeler dikkate alındığında, İş Kanunu'nun birçok yönlerden bu ülkelerden ileri nitelik ve özellikler taşıdığı görülür. İş Kanunu, işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen bir kodifıkasyon girişimidir. Temel kavramlar dışında, hızmet akdi ve bundan doğan ferdi iş ilişkisi Borçlar Kanunu'na nazaran, İş Hukuku'nun temel düşünce ve ilişkilerine, ezcümlle işçini korunması ilkesine göre düzenlenmiş, çalışma düzeni devletinin en geniş şekilde müdahalesini gösteren bir sisteme bağlanmış, işçi sağlığı ve iş güvenliği teknik ve bilimsel gelişmeyi her an dikkate alacak şekilde esaslara bağlanmış, çalışma hayatının kontrol ve denetiminden iş ve işçi bulma konusuna kadar devletin kamu görevlerine yer verilmiştir. İş Kanunu'nda yalnız ferdi iş ilişkileri değil, büyük ölçüde kollektif iş ilişkileri de düzenlenmiştir. Toplu menfaat uyuşmazlığı çıkarılması ve bunların çözüm yolları hakkındaki hükümler, bir bakıma açıkça adı zikredilmemekle beraber, toplu iş sözleşmesini dahi kabul etmiştir. Grev ve lokavtın yasaklanması çok dikkati çeken bir husustur; bu konuya aşağıda ayrıca değinilecektir.

Atatürk döneminde Sınıf Çatışmasına yol açmadan ekonomik kalkınmadan herkesin insanca yaşamasını sağlayacak adil bir pay alması hedeflenmiştir.

İş Kanunu'ı da yer alan önemli bir kurum da işçi temsilcilendir. İşyerlerinde işçiler tarafından, işçiler ve onların adına işverenler karşısında söz sahibi olan temsilcilerin başlıca görevi, iş uyuşmazlıklarının çözümlenmesine katkıda bulunmaktır. İşçi temsilciliğinin kabulü ve temsilcilere, çalışma hayatındaki gelişmeye göre yeni görevlerin, özellikle işyerinde yönetime katılma olanağının sağlanması çok isabetli olacaktı. Ne yazık ki, büyük önderin yitirilmesinden sonra son yıllara kadar bu konu üzerinde hiç durulmamıştır.

Nihayet İş Kanunu'ndaki işçi veya işverenlerin bu kanun hükümlerine uymamaları halinde uygulanacak cezalar ile ilgili geniş hükümler, İş Hukuku'nun modern bir özelliğini de ortaya koymakta ve hukuk sistemi içinde özel hukuk nitelkileri dışında kamu hukukunun da özelliklerini kapsayan bir karma hukuk dalı olduğu belirlenmektedir.

İşçinin Korunması İlkesi

İnsan çalışması, eski devirlerde de düzenlenmekle beraber, bugünkü anlamda işçi-işveren ilişkilerini düzenleyen İş Hukuku, sanayi devrimi ile ortaya çıkmıştır. Modern makina ve fabrikalarda seri üretime geçilmesi sayıları gittikçe artan işçileri (işçi sınıfını) ortaya çıkarmış, kapitalizmin liberal ilkeleri karşısında işçilerin korunması için tedbirler alınması ve bunların bir düzene bağlanması kaçınılmaz olmuştur. İktisadi Liberalizme ve sözleşme özgürlüğü ilkesine dayanarak işçilerin sömürüsüne giden yol, toplum refahını ve düzenini olumsuz yönde etkilediği için devlet, iktisaden zayıf işçileri iktisaden güçlü işverenler karşısında korumak ve bu suretle bir denge kurmak amacıyla işçi - işveren ilişkilerine müdahale etmiştir. Bu müdahale 19. asrın ikinci yarısında gittikçe ve özellikle sosyal düşüncenin etkisiyle genişlemiş ve 20. asırda çok daha fazla etkinliğini göstermiştir.

Osmanlı İmpasatorluğu devrinde sanayileşme ve kapitalist sisteme geçiş sağlanamamış, dolayısıyla ezilen bir işçi kitlesinin sorunlarına çözüm getirmeyi gerektiren bir devlet müdahalesi yoluna gidilmemiştir. Yeni Türk devletinin kuruluşunda da, sözü edilen şartlar yönünden bir değişiklik olmadığı halde, devlet işçi - işveren ilişkilerine müdahale etmiş, işçiyi koruyucu önlemleri içeren kanunlar çıkarmış, hem bunu daha Kurtuluş Savaşı'nın en şiddetle devam ettiği siyasi bağımsızlık için mücadele verdiği günlerde başlatmıştır. Nitekim 10 Eylül 1337 (1921) tarihli Ereğli Havzası'ndaki maden işçilerinin ilişkilerine ait kanunda, günlük normal çalışması süresi 8 saat olarak belirlenmiş, işçinin fazla çalışmaya zorlanamayacağı, ancak muvafakat getirdiği takdirde fazla çalıştırılabileceği ve fazla çalışmalar için de normal ücretinin "iki katı" tutarında ücret verileceği öngörülmüştür. Madenlerde zorla ve angarya suretiyle çalıştırma, keza maden ocaklarında 18 yaşından küçük olanların çalıştırılması yasaklanmış, işçilere ödenecek asgari ücretin işçi - işveren ve devletin birer temsilcisinden oluşan kurul vasıtasıyla saptanacağı hükme bağlanmış; işverenlere -hastalık ve iş kazaları halinde bir karşılık olmaksızın tedavi madenler civarında hastane, eczane ve diplomalı doktor bulundurma yükümlülüğü getirilmiştir. Sosyal Sigortalar'ın işlerini görecek sandıklara ait hükümleri de kapsayan kanunun en ilginç düzenlemelerinden biri 7. maddenin (B) bendinde yer almıştır. Buna göre, iş ilişkisinden veya kazalardan doğacak davaların da "Havza-i Fahmiye İdaresi" müşavir avukatı "kanuni mümessili olarak, vekaletname ibrazına hacet kalmaksızın mahkemede ameleyi temsil eder.'' Bu hükümle devlet, işçiyi hakkını savunmada da bir hizmet arzetmek suretiyle bir "sosyalizasyon" örneği vermiştir.

Atatürk döneminde çıkarılan diğer genel kanunlarda işçinin korunması ilkesi açık şekilde görüldüğü gibi, 3008 sayılı İş Kanunu'nun bütününde hakim olan ve karakterini ortaya koyan da işçinin işveren karşısında korunmasıdır. Kanun düzenlediği konularda işçinin korunması yönünden getirdiği asgari düzeydeki haklarda, o dönem için sanayileşmiş ülkelerin mevzuatından ileri, hatta çok ileri sayılabilecek olanaklar tanınmıştır. Diğer yandan, İş Kanunu getirildiği dönemde düzenlediği şartlar itibariyle o kadar ihtiyaçlara cevap veren nitelik taşıyordu ki, daha sonra kanun birçok kez değiştirildiği, 1967. (1931 sayılı kanun) ve 1971 (1475 sayılı kanun) yıllarında yeniden yürürlüğe konulduğu halde, temel kurumları yönünden Atatürk döneminin 3008 sayılı kanun geçerliğini korumuştur.

Sınıf çatışması yerine sosyal taraflar olarak menfaatlerin dengelenmesi

İşçi - işveren, diğer bir deyişle emek - sermaye sınıfları sosyal ve ekonomik açısından bir gerçek olduğundan, bu toplumsal olgunun karşılıklı ilişkiyi etkileyeceği de bir gerçektir. 19. asır da başlayan ve hızla gelişen ve sınıf çatışmasına varan mücadelelerin, toplum düzenini ve refahını olumsuz şekilde etkilediği, sonuçta her iki sınıfın da bundan büyük zararlar gördüğü tarihi bir gelişim olarak bilinmektedir. Zamanımızda işçi ve işveren ilişkilerinde, sınıfsal gerçek inkâr edilmemekle beraber, bunların üretim süresinde devamlı bir ilişkinin önemli unsurlarını oluşturdukları, menfaatlerinin ve haklarının sözkonusu olduğu hallerde "taraf" olarak karşı karşıya geldikleri gözönünde tutularak kendilerinden "sosyal taraflar" olarak söz edilmektedir. Gerçekten sermaye ve emek sahiplerinin menfaatleri ne kadar karşıt olursa olsun, bunlar birbirine bağlı, biri diğerinden vazgeçemez durumdadırlar. Ancak karşılıklı menfaatler çatışmasından doğan dengesizliklerin kaldınlması, iktisaden kuvvetli olanlar karşısında zayıtların korunması toplum menfaati ve giderek milletlerarası ilişkiler yönünden önemlidir. İşçi ve işveren ilişkilerinde gerekli dengenin kurulabilmesi, devletin müdahalesini gerektirdiği gibi; devletin asgari şartlarla kurduğu denge dışında işçi ve işverenlere, sosyal taraflar olarak, toplu iş ilişkilerinin düzenlenmesinde gerekli araçlar, yeni sendika özgürlüğü, toplu iş sözleşmesi özerkliği, grev ve lokavt hakları gibi kurumları sağlaması da şarttır. Bu konuya aşağıda ayrıca değinmek üzere, burada şu hususu belirtelim ki, Atatürk döneminde kendisi, sınıf çatışmasına yol açmadan menfaat dengelenmesini, sınıf düşmanlığı değil, sınıflararası uzlaşma ile Türk milletinin kalkınmasını ve toplum menfaatlerinin birlik içinde ön planda tutulmasını, ekonomik kalkınmadan da herkesin insanca yaşamasını sağlayacak adil bir pay almasını hedef almıştır.

İzmir İktisat Kongresi

Atatürk bu düşüncelerini İzmir İktisat Kongresi'ni açış konuşmasından aşağıya alınan kısımlarda görmek mümkündür:

"Bizim halkımızın menfaatleri yekdiğerinden ayrılır. Sınıf halinde değil; bilâkis mevcudiyetleri ve muhassala-ı mesaisi yekdiğerine lazım olan sınıflardan ibarettir. Bu dakikada samilerim çiftçilerdir, sanatkârlardır, tüccarlardır. Ve ameledir. Bunların hangisi yekdiğerinin muarızı olabilir? Çiftçinin sanatkâra, sanatkârın çiftçiye ve çiftçinin tüccara ve bunların hepsine, yekdiğerine ve ameleye muhtaç olduğunu kim inkâr edebilir?

Bugün mevcut olan fabrikalarımızda ve daha çok olmasını temenni ettiğimiz fabrikalarımızda kendi amelemiz çalışmalıdır ve bütün bu saydığımız sınıflar aynı zamanda zengin olmalıdır ve hayatın lezzet-i hakikisini tadabilmelidir ki, çalışmak için kudret ve kuvvet bulabilsin. Binaenaleyh programdan bahsolunduğu zaman âdeta denilebilir ki, bütün halk için bir sây misak-ı millîsi mahiyetinde olan program etrafında toplanmaktan hasıl olacak olan şekl-i siyasi ise alelâde bir fırka mahiyetinde tasavvur edilmemek lazım gelir ve bad-es sulh vukua gelebilecek böyle bir şevkl-i siyasinin şimdiye kadar olduğu gibi milletin azim ve imanıyla ve vahdet ve tesanüdün birbirine müzahir olmasıyla muvaffak olacağı hakkındaki kanaatım kavidir ve tamdır."

Kollektif iş ilişkileri

Atatürk döneminde, işçi ve işverenlerin birleşerek örgütlenmeleri ve topluluklar halinde ilişki kurmaları, devrin özelliklerini yansıtan bir nitelik taşımaktadır.

İşçi - işverenlerin "kollektif - toplu bir şekilde ilişki kurmaları, devletin müdahalesi ile belirlenen çalışma şartları dışında ve üstünde, özellikle işçilerin iktisadi ve sosyal durumlarını geliştirecek şartları belirlemeleri, her şeyden önce sendikalaşmaya ve güçlü sendikaların oluşmasına, bu kuruluşlar vasıtasıyla tolu iş sözleşmesi yapmak olanağı elde etmelerine, toplu pazarlıkta anlaşmadıkları takdirde çıkan uyuşmazlıkların çözümünde grev ve lokav yollarına başvurma serbestisine sahip olmalarına bağlıdır. Kollektif iş ilişkilerinin gelişmesi esas itibariyle ekonomik ve hukuki şartların gerçekleşmesine bağlıdır. Ekonomik şart, sanayileşmeyle başkasına bağımlı işçi sayılarının artışı, kapitalist düzene geçiş ve işçinin iktisaden güçlü işverenler karşısında kendi menfaatlerini korumak, başka bir deyişle "kendi kendine yardım" yoluyla sağlamak üzere birleşmek ve devamlı bir örgüt (sendikaları) kurmak, oluşturduğu sendikası vasıtasıyla ilişkiyi yürütmek ve işveren üzerinde baskı kurmaktadır. Osmanlı İmparatorluğu'nda bu şartlar mevcut değildi; yeni Türk devletinin kuruluşudan sonra da ekonomik varlığından söz edilemezdi. Osmanlı İmparatorluğu devrinden intikal eden işçi sendikaları ise, fiilen belirli bir mahallelerde faaliyet gösteren az sayıda güçlü olmayan kuruluşlardır. Bu itibarla sanayileşme yolunda adımlar atılmadıkça, sendikaların işçiler adına toplu iş ilişkileri kuracak sendikaların bir güç olarak ortaya çıkmaları beklenemezdi.

Hukuki şart ise, işçi ve işverenlere sendika hak ve özgürlüğünün tanınması, bu kuruluşlara ve işverenlere serbest iradelerine dayalı olarak çalışma şartlarını tesbit edecekleri bu hukuki işlem olarak toplu iş sözleşmesi yapma ve bu hususta anlaşmadıkları takdirde grev lokavt haklarını kullanabilme olanağının verilmesidir.

Yeni Türk devleti kurulduğunda kamu hizmetlerinde sendika kurulmasını yasaklayan 27 Temmuz 1909 tarihli Tatil Eşgal Kanunu yürürlükteydi. Yine 1909 tarihinde çıkarılan ve serbesti esasını benimseyne Cemiyetler Kanunu da uygulamaya devam ediyordu. 1923 yılında İzmir İktisat Kongresi'nde sendika hakkının tanınması da kabul olunmuştu. 1924 Anayasası toplanma ve dernek kurma hakkını açıkça tanımış ve Anayasa'nın çıkarılmasından sonra dernek ve birlik adları altında bazı işçi teşekkülleri kurulmuştur. Ancak bunların faaliyetleri, o gün için toplumu düzenleyici bazı genel kanunlar ile ,örneğin, Takrir-i Sükün Kanunu, Ceza Kanunu hükümleriyle sınırlı tutulmuştur. 1922 tarihli ilk İş Kanunu tasarısında sendikalar hakkında çok elverişli hükümler konulmuş, fakat bu tasarı gerçekleşmemişti. 1936 tarihli İş Kanunu'nda ise, sendikaların kuruluş ve işleyişleri yahut genel olarak sendika hakkı ile hükümlere yer verilmemiştir. Atatürk'ün ölümünden kısa bir süre önce çıkarılan 1938 tarihli Cemiyetler Kanunu'nda da "aile, ırk, cins ve sınıf esasına veya adına dayanan" cemiyetler kurulmaz hükmü ile sendikaların kurulması faaliyeti yasaklanmıştır. 1936 tarihli İş Kanunu'nu da "grev ve lokavtın" yasak olduğunu hükme bağlamıştır.

Asgari ücret tespiti ve diğer konularda işçi işveren temsilcilerine söz hakkı tanınması ilkesinin temeli Atatürk döneminde atılmıştır.

Tarihi gelişim içinde Atatürk dönemindeki bu düzenlemelere bakıldığında, sendikalara, grev ve lokavt yönünden "otoriter" bir sistemin uygulandığı genellikle kabul edilen bir görüştür. Bunun gerekçesi olarak bir yandan merkeziyetçi, otoriter ve tek partili bir hükümet rejiminin uygulanması, diğer yandan da sanayiin çok zayıf ve bunun için de kısa zamanda büyük, ilerlemeler kaydedilmesi gereği gösterilmektedir. Gerçekten getirilen yasaklamalar sendikalar, grev ve lokavt hak ve özgürlükleri yönünden "otoriter" bir sistemi ifade etmektedir. Ancak otoriter sistemin dayandığı temel düşünce önemlidir; zira bu sistemde bir dikta sonucu baskı kurmak isteyen bir zümrenin veya sınıfın egemenliği değil, rnilletin egemenliği mevcuttur. Millet egemenliğine dayalı devletin, köklü ve kısa sürede gerçekleştirmeyi hedef aldığı medeniyet değişikliğinde, bazı hak ve özgürlükler yönünden getirdiği sınırlamalar, bu hakları silmek veya ortadan kaldırmak şeklinde nitelendirilemez. 1936 tarihli İş Kanunu'nun gerekçesinde ve Meclis'teki tartışmalarında açıklandığı gibi, o günler için başta sanayileşme olmak üzere ekonomik kalkınma gerçekleştirilmesi ve ülke refahının arttırılmasında "milli menfaatler", her türlü menfaatlerin üstünde tutularak gerekli önlemler alınmıştır. Bu önlemlerni geçici olduğu ve milletlerarası ilişkilere bağlılığında sonucu olarak ilerdeki gelişmeye göre her yönden çoğulcu ve özgürlükçü demokrasiye geçmenin başlıca amaçlar arasında bulunduğunda bir kuşku yoktur. Burada Alman İş Hukuku yazarlarından Hans Joachim Seeler'in, 1958 tarihli "Dar Arbeitskampf in der deutschen und auslöndichen Gesetzgebung" (Alman ve yabancı ülkelerin kanunlarında iş mücadelesi) adlı kitabındaki kısa değerlendirmeyi zikretmek yararlı olacaktır. Seeler, diğer ülkelerde çeşitli amaçlarla grev ve lokavtın yasaklandığına işaret ederken, "Türkiye sanayileşme yolundadır. Grevin yasaklanması ile, hassas olan sanayi ve ekonomi büyük huzursuzluklardan korunmuş olacaktır (Sh.30).

Ekleyelim ki, 1936 tarihli İş Kanunu, işşçilere veya sendikalarına, kanunlar üstünde yeni haklar elde edilmesinde toplu iş uyuşmazlığı çıkarabilme olanağını tanımıştı. Bu uyuşmazlıklar, grev ve lokavtın yasaklanması dolayısıyla uzlaştırma ve mecburi tahkim (hakem ) yolu ile çözümleniyordu.

İşçi - işveren - devlet ilişkileri ve kendi kendine yönetim ilkesi.

Çağımızda devlet, işçi - işveren ilişkilerini düzenlemekle kalmamakta, bu ilişkilere gittikçe artan biçimde müdahale de etmektedir. Bu nedenle İş Hukuku, işçi ile işverenler ve bunlarla devlet arasındaki ilişkileri inceleyen bir hukuk dalı olarak da tanımlanmaktadır. Bu üçlü ilişki, makro ve mikro düzeyde çalışma barışını sağlayan önemli bir model yarattığı gibi, devlet işçi ve işveren teşekküllerinin bazı kamu hukuku yetkilerini de kullanmak üzere eşit temsilcilerle çalışma örgütüne katılmalarını da sağlamaktadır. Bugün ülkemizde gördüğümüz Çalışma Meclisi, İş ve İşçi Bulma Danışma Kurul ve Komisyorıları, Sosyal Sigortalar Genel Kurulu, bunun en önemli örnekleridir. Yine örneğin asgari ücretin tesbitinde ve diğer bazı konularda işçi ve işveren temsilcilerine de söz hakkı tanınması, sosyal düzeyde kendini yönetim ilkesini geniş şekilde gerçekleştirmektedir. Bu ilkenin temeli de Atatürk döneminde atılmıştır. Nitekim 151 sayılı 1921 tarihli Ereğli Havzası maden işçileriyle ilgili kanunla asgari ücretin tesbitinde işçi - işveren ve devletin temsilcilerinden oluşan bir komisyon yetkili kılınmıştır. Aynı düzenlemeller 1936 tarihli İş Kanunu'nda da yer almıştır. Keza 1936 tarihli İş Kanunu'nda toplu iş uyuşmazlıklarının çözümünde işçi temsilcilerine görev verilmiş, hakem kurullarında da işçi ve işveren hakemlerin bulundurulması kabul edilmiştir.

Milletlerarası girişimlere ve ilkelere bağlılık.

19. asrın sonlarına doğru işçiler sadece kendi ülkelerinde birleşmekle kalmadılar, diğer ülklerin işçileri ile ilişkiler kurmaya ve kongreler aktederek her gün artan ve millerlerarası düzeyde uygulanması gerçekleştirilecek isteklerde bulunmaya başladılar: Ücret durumları, çalışma sürelerinin azaltılması, sendika grev hakkı gibi.

Diğer yandan siyasi güvensizliklerin ve özellikle dünya barışını tehdit eden sebeplerden birinin fakirlik (sefalet) olduğunu, sosyal barışın, siyasi barışı da etkilediği kabul ediliyordu bu alanda mücadele için miletlerarası Çalışma Teşkilatı kuruldu. Türkiye, 1932 yılında Milletler Cemiyeti'ne üye oluyor ve bu nedenle otomatik olarak Milletlerarası Çalışma Teşkilatı'na da girmiş bulunuyor. Başlangıçta Türkiye'nin faal bir rolü olmamakla beraber, işçi - işveren ilişkilerini düzenlemek amacıyla hazırladığı kanunlarda; örneğin İş Kanunu gibi, bu teşkilatın müzakere ettiğ ve karara bağlandığı görüşlerden yararlanmıştır. Ayrıca üyelik şunu da gösteriyor ki, Türkiye Atatürk döneminde işçi-işveren ilişkilerinde, milletlerarası gelişmeden hiçbir surette geri kalmak istememekte, çağdaş toplumların işçi - işveren ilişkilerindeki kurumlar, ülkemizde de geçerli bulmak yolu izlenmektedir.