| Atatürk'ü
konu alan müşterek çalışmamıza 1973'de başladık. Onbir yıl sonra, 1984'de, The
Immortal Atatürk (Ölümsüz Atatürk) Chicago Üniversitesi Yayınevi tarafından
yayınlandı. Aradan uzun yıllar geçmesine rağmen kitabımızın Türkçe'ye
çevrilişi bizi memnun ediyor. Burada kitabın hazırlanışı hakkında kısa bilgi
vermeyi yararlı görüyoruz:
İçinde tarihçiler,
sosyologlar, antropologlar, psikologlar, dil bilimciler, psikiyatristler ve psikanalistler
bulunan bir grup bilim adamı, Orta Doğu üzerine yapılan çalışmaların psikolojik
boyutları üzerinde karşılıklı görüş alışverişinde bulunmak üzere 1973
yılının Mayıs ayında Princeton Üniversitesi'nde bir araya geldiler. Biz ilk kez
Princeton Konferansı sırasında tanıştık. Birimiz tarihçi, diğerimiz tıp doktoru
olmamıza rağmen, psikanaliz ve Atatürk'ün biyografisi konusûnda müşterek bir ilgiyi
paylaştığımızın farkına vardık ve Atatürk'ün yaşamı ile iç dünyası
arasındaki ilintileri incelemeye karar verdik. Psikoanalizin kurucusu olan Sigmund
Freud'un biyografi yazarlarının kendi kahramanlarına duygusal bir yönden bağlanmış
bulunduklarını söyleyerek bir uyarıda bulunduğunu biliyorduk. Freud (1910) şöyle
demişti:
Pekçok durumda,
biyografi yazarları -kendi duygusal yaşamlarındanı kaynaklanan nedenlerden ötürü-
daha başlangıçtan itibaren kendisine karşı özel bir yakınlık duydukları için
kendi kahramanlarını yaptıkları çalışmalara konu olarak seçerler. Bundan sonra,
enerjisini, o görkemli adamı kendi çocukluk dönemine ait modeller sınıfına dahil
etmeyi amaçlayan bir ülküleştirme görevine adar -belki de, bir çocuğun kendi
babasına ilişkin sahip olduğu imgeyi, kahramanında yeniden canlandırırlar... Bu
yüzden, biyografi yazarları bize, kendisine karşı kendimizi mesafeli bir biçimde
ilişkinlendirilmiş hissedeceğimiz bir insan yerine; soğuk, garip, ülküleştirilmiş
bir kişilik sunarlar. Biyografi yazarları böylece gerçeği bir düşe feda ettiği ve
kerıdi çocukluk fantezileri hatırına insan doğasının en şaşırtıcı gizlerini
keşfetme fırsatına sırtlarını döndükleri için, bu durum üzüntü vericidir(1910,
s.130).
Freud'un kahramanın
ülküleştirilmesi ve kahraman üzerine yazı yazma; konusunda hissedilen yoğun ihtiyaç
üzerine yaptığı , yorumlar, ayrıca, bir kahramanın değerinin düşürülmesi olgusu
için de geçerli olabilir. İnsanın kendi çocukluğu dönemine ait önemli bir kişiyi
değersiz kılma arzusu -eğer söz konusu arzu yeterince kalıcılık gösteriyor ise-
tarihe mal olmuş bir kişi hakkında yazı yazma edimine yol açabilir.
Ölümsüz Atatürk'ü
yazmaya başladığımız zaman her ikimiz de, Atatürk'ün bizim, için
üiküleştirilmiş bir kişilik olduğunun farkındaydık. Birimiz (Volkan); bir Türk
ana babanın çoçuğu olarak Kıbrıs'ta dünyaya geldi ve Türkiye'de tıp eğitimi
gördü. Volkan, yalnızca Türk kültürünün kendi üzerindeki etkilerinin bilincinde
olmayıp, kendisini Atatürk'ün Türk gençliğine ilişkin tasarımının tipik bir
ürünü olarak görüyordu. Atatürk öldüğünde Volkan henüz altı yaşındaydı;
bununla birlikte, Atatürk'ü insanüstü tıir kişilik gibi görerek yetişti.
Volkan doğmadan önce;
Kıbrıs'ın bir Türk köyünde öğretmen olan babası; Atatürk'ü kendine örnek alma
konusunda onu taklit etmeye varan dramatik bir tavır geliştirmişti. Bu olayın
öyküsü şudur: Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan sonra Türk erkeklerine en uygun
başlık olarak şapkayı tanıtmak için Atatürk, o zamanın muhafazakar bir bölgesine
(İnebolu ve Kastamonu gitmişti. Bu, şapka çok uzun zamandan beri kafulerin bir simgesi
olarak görüldüğü için, oldukça yürekli bir girişimdi Bu gezi sırasında Atatürk
kendisini karşılayan kalabalığın karşısına bir panama şapka giyerek çıkmış,
eliyle şapkayı işaret ederek şöyle söylemişti: "Beyler; bunun adı
şapkadır!" Atatürk halk üzerinde öylesine güçlü bir karizmatik etkiye sahipti
ki, oradaki insanların hepsi başlarındaki fesleri, türbanları ve diğer islamî
başlıkları çıkararak kendilerine şapka bulma arayışına girmişler, hatta
bazıları kendilerine avrupa tarzı şapkaya benzer şapkalar yaptırmışlardı.
Bu olayı işiten
Volkan'ın babası soluğu köydeki bir kahvehanede almış, bir sandalyeyi çıkarak
eliyie tuttuğu bir şapka ile Atatürk'ün mesajını yinelemişti. Orada bulunanların
kendisini Atatürk'e gösterilmiş olana benzer bir tepkiyle karşılayacaklarını
umuyordu; ne var ki, çok geçmeden üzerine yöneltilmiş bir tüfeğin namlusuyla yüz
yüze geldi. Kendisinden hemen sandalyeden inmesi ve başlık konusunda çenesini
kapaması istendi, aksi taktirde başına geleceklere katlanmak zorunda kalacaktı. Bu
öykünün aile içinde sürekli anlatılıyor oluşu, küçük Volkan'ı çok etkiledi.
Atatürk'ün başarı ile sonuçlanan girişiminin aksine Volkan'ın babasının,
girişimi başarısızlığa uğramıştı. Volkan'ın babasının göstermiş olduğu bu
cesaretin ayırdına varması bu olayın üzerinden uzun yıllar geçtikten sonra mümkün
oldu. Küçük Volkan'ın zihninde, kendi babası da dahil olmak üzere, hiç kimse
Atatürk'le mukayese edilemezdi. Bu nedenle, Atatürk'ü bir "insan" olarak
tanımak ve onun yaşam öyküsünü inceleyecek bir kitap yazmak önce kendi-kendini ve
babasının imgesini araştırmak anlamına geliyordu.
Polonyalı göçrnen bir
ana babanın çocuğu olarak New York'ta dünyaya gelen Itzkowitz, Türk hatta İslamî
dünya ile ilintilendirilebilecek küçücük bir ilişkiye dahi sahip değildi. Buna
rağmen, zaman içinde Osmanlıları araştıran bir öğretim üyesi durumuna ,geldi
(Itzkowitz 1972) ve birçok kez Türkiye'de bulundu. Bir Osmanlı tarihçisi olarak,
kendisine Osmanlı Türkçesi'ni okuma becerisini kazandıran bir eğitim almıştı
(Volkan ise; eğitimine Atatürk'ün Türk alfabe reformundan, sonra Kıbrıs'ta
başlamış olduğu için, Osmanlı alfabesini , öğrenme şansından yoksun
kalmıştı.)
1956 yılında Osmanlı
arşivlerinde araştırma yapmak için Türkiye'ye yaptığı seyahatten beri Itzkowitz,
Atatürk reformlarının eriştiği başarı karşısında büyülenmiştir. Türkiye'yi
ve Türk halkını daha yakından tanıma firsatını bulmuş olması, onu,
gerçekleştirilebilir bir araştırma konusu olarak Atatürk ve Türk devrimi üzerinde
düşünmeye yöneltti. Geleneksel tarih araştırmaları, Türkiye hakkında sahip
olduğu bilgilerin kendi zihninde doğurmuş olduğu pek çok soruya doyurucu yanıtlar
getirmede yetersiz kalmıştı.Psikolojik tarih ona daha iyi bir yaklaşımı olarak
göründü; fakat söz konusu yaklaşımın kendisinde cisimleştiği araştırmaların
ürünleri doyurucu olmaktan uzaktı. Tarihçiler psikoloji hakkında yeterli bilgiden
yoksunlardı; buna karşılık, olgulara psikolojiyi esas alan bir perspektifte,yaklaşan
bilim adamları da yeterli bir tarih bilgisinden yoksunlardı. Atatürk üzerine
psikolojik bir çalışma yürütmek için kendisini gerekli bilgilerle donatmaya karar
veren Itzkowitz, psikanalitik kuramları öğrendiği, kişisel çözümlemeye tabi
olduğu, hastalar üzerinde pratik çalışmalar yürüttüğü New York'taki Psikanaliz
için Ulusal Psikoloji Derneği'nde psikanaliz konusunda bir uzman adayı haline geldi.
Kerdi yaşamını araştırmaya girişen Itzkowitz,-diğer kültürlere (ve onların
konuştukları dillere) olan ilgisi ile; annesinin kişiliğinin dinamiğinin kavramaya
yönelik bilinçsiz arzusu arasındaki ilişkinin ayırdına vardı.
Her birimiz,
psikanaliz-eğitimi alanında kazanmış olduğumuz , deneyime güvenerek, Atatürk'ün
yaşamını ve iç dünyasını incelerken, kendi fantezilerimizi ona aktarmaktan
kaçınabildik: "Nutuk" (Atatürk 1927'de dahil olmak üzere Atatürk'ün
kendisi tarafindan kaleme alınmış pek çok yazılı metin mevcuttu; ayrıca, Atatürk
hakkında çeşitli dillerde yüzlerce kitap yazılmıştı.
Bu kitapları yazan veya
atatürk hakkında bilgiler sunan kişiler sayesinde, elimizde araştırmacıya güven
telkin eden hayli materyal bulunuyor. Dahası, bu kitabın yazarları olarak, bu
bilgileri, Atatürk'ü tanıyan kişilerden dinlediğimiz görüş ve anekdotlarla
pekiştirme şansına da sahip olduk. Dr. Volkan, misafir psikiyatri profesörü olarak
Ankara Üniversitesi'nde geçirdiği 1974/1975 akademik yılı boyunca, Atatürk'ün
yakınında bulunmuş kişilerle ya da Atatürk'ün -kısa süreli karşılaşmalarda olsa
dahi-yaşamlarını önemli ölçüde etkilemiş olduğu bir grup insanla karşılıklı
görüşme olanağına sahip oldu. Biz, Atatür'k'ün eylemlerine ve inanç sistemlerine
ilişkin güvenilir bilgiler sunma açısından, bu üç farklı kaynaktan elde edilmiş
materyalin yeterli olduğu kanısındayız. atatürk'ün benlik sistemine açılan uygun
bir pencere yakalamış olduğumuzu, yaşantısının tarih sahnesinde geçecek daha
sonraki dönemleri boyunca kendi özsaygısını korumak için onun çevresiyle nasıl bir
karşılıklı etkileşim içine girmiş olduğunu kavradığımızı düşünüyoruz.
Psikarıalizde benliğe ve benliğin diğer kişilerle girdiği karşılıklı etkileşime
ilişkin yeni bilgiler sunan gelişmeler, Atatürk hakkındaki düşüncelerimîzi
förmüle ederken bize rehberlik ettiler.
Bu kitapla Atatürk'ün
iç dünyasını onun kişilik yapısına göre inceledik. Bütün insanların adeta bir
elbise giyer gibi giyindikleri çeşitli kişilik yapıları vardır. Diğer insanlar veya
dünyayla ilişkimizde belli bir tarzda hareket etme eğilimindeyizdir. Örneğin bazı
insanlar, her konuda çok dikkatli davranır, temizlik ve düzen konusunda aşırı titiz
ve dikkatlidirler. Bazıları sağlıkları konusunda sürekli kaygılanır, dünyaya
kuruntu dolu gözlerle bakarlar. Bazı kişilik yapılarını da, kişinin kendi
benliğine yaptığı sevgi ve saygı yatırımının ölçüsüne göre
değerlendirmekteyiz. Bu yatırıma teknik olarak narsisizm (self love) denir. Herne kadar
olumsuz çağrışımlarla yüklenegelmişse de, narsisizm ne kötü ne de iyidir. Nefes
alıp vermek kadar doğal bir şeydir. Gerçekte, narsisizm olmazsa sıradan işleri bile
yapmamız mümkün olmaz. Bazı kişilerde bu yatırımın miktarı azdır, düşük
seviyededir. Bu kişiler sürekli çocuksu ve bağımlı durumda kalırlar. Bazılarında
ise narsisizm abartılmıştır. Bu şekilde abartılı narsisizm bulunduğu kişilik
yapısına, İngilizce'de teknik olarak "narsisistik personality" diyoruz. Bu
terimi Türkçe'ye "görkemli kişilik yapısı'' olarak tercüme ettik. Diyebiliriz
ki, bütün mesele kişinin bu görkemli kişilikle ne yaptığıdır: Örneğin bir
insanın kendisne olan sevgisi fazla olmakla birlikte bunun gerçekle bir ilişkisi yoksa
sonunda bu insanın hayatı hayal kırıklıklarıyla ve depresyonla geçebilir. Diğer
yandan, eğer görkemli kişi gerçek dünyada da başarılı ise, dünyayı değiştirip
iç dünyası ve dış dünyası arasında uyum sağlayabilirse, böyle bir kişiye
başarılı görkemli kişi deriz. Psikanalistlerin yaptığı birçok araştırmalara
göre çoğu zaman lider olmak isteyen kişilerin kişilik yapılarında, görkemliliğin
bulunması olağandır. Bilhassa, bir büyük grup, örneğin bir etnik grup, travmatik
bir olaya maruz kalmışsa görkemli bir liderin ortaya çıkrnası ve lider olması için
ortam hazırlanmış demektir.
Volkan 1980'de görkemli
liderleri onarıcı ve yıkıcı görkemli lider olmak üzere ikiye ayırmıştır.
Onarıcı görkemli lider zihninde kendi grubunu ülküleştirmek için uğraşır.
Böylece yüksek seviyedeki bir grubun lideri olur. Yıkıcı görkemli lider ise
yıkacağı bir "düşman" grup bulur ve o grubu daha da yıpratarak, o gruba
karşı kendisini ve kendi grubunu yüceltir. Psikanalitik literatürde bu yıkıcı
liderin örneği olarak Hitler'den bahsedilmiştir. Hitler "düşman" kabul
ettiği Yahudileri ezerek ve katlederek, kendisinin ve ait olduğu grubun görkemliliğini
sağlamaya çalışmıştır.
Bu kitapta Atatürk'ü
onarııcı bir lider olarak anlatıyoruz. Tarihte belki de hayatının sonuna kadar
onarıcı lider olarak kalabilen en iyi örnektir Atatürk. İç görkemliliği ve dış
dünyası arasında uyum kurmayı başarabilmiştir. Özel hayatı yakından
incelendiğinde, Atatürk'ün, ulaştığı seviyeye gelinceye kadar verdiği içsel
mücadelererin ne kadar dokunaklı bir yaşam öyküsü oluşturduğunu görmemek mümkün
değildir.
Sonuç olarak,
Atatürk'ün yaşam öyküsünü anlatan ve iç dünyası ile gerçek dünya arasındaki
ilişkiyi gösteren teferruatlı bir kitap yazdığımızı düşündük. Kitap bittiği
zaman Itzkowitz gözyaşlarını tutamadı. Bu kitabın ilk baskısı yapıldığı zaman
Virginia Üniversitesi Tıp Okulunun dekanı, yazarların onuruna bir resepsiyon verdi. O
gece, Volkan rüyasında birçok ülkede ve çeşitli dilde çıkan gazetelerde
Atatürk'ün öldüğünü bildiren büyük manşetli haberleri okudu ve hüngür hüngür
ağladı. Kitabı hazırlarken yıllarca Atatürk'ün imgesi ile beraber yaşadığımız
için projemiz bittikten sonra artık onu ebedî istirahatgahında huzur içinde
bırakabiliyor ve onun kaybı için yas tutabiliyorduk.
Böyle duygusal bir
durumda iken, Türkiye'de bazı görevlilerin Ölümsüz Atatürk'ün Türkler tarafından
okunmasının uygun olmadığı hakkında dedikodu -çıkarmaları kötü bir süpriz
oldu. Gizli bir araştırmada tabi tutulduğumuz ancak son yıllarda öğrendik. Böyler
bir gelişmeden haberimiz olmadan, basılır basılmaz kitabın bir kopyasını Kuzey
Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Rauf R. Denktaş'a göndermiştik.
Sayın Denktaş'ın Atatürk ilkelerini en yakından takip edenlerden biri oldu ondan hiç
kuşkumuz yoktu. Cumhurbaşkanı kitabımızı dikkatle okudu ve bize Atatürk'ü bir
kahraman ve lider olarak bilmenin yanısıra onu bir insan olarak tanımanın kendisini
etkilediğini ifade eden bir mektup yazdı. Ayrıca, Sayın Denktaş Atatürk'ün
çocukluk ve daha sonraki yaşam devrelerinde kişisel zorluklara karşı yaptığı
savaşta, tarihi savaşlarda olduğu gibi, başarılı olmasının Atatürk'ü daha da
ülküleştireceğini görüyordu. Bu mektup, yazarların duygusal yaralarına sürülenl
ferahlatıcı bir melhem oldu.
Şimdi, geriye
baktığımız zaman, bazı kişilerin kitabımıza karşı gösterdikleri bu tepkiye
şaşırmamamız gerektiğini anlıyoruz. Atatürk modern Türk kimliğinin bir simgesi
olmuştur ve onu vücudunda kan dolaşan bir varlık olarak düşünmek güçtür.
Ayrıca, kullandığımız bazı psikoanaliz kavramlarının yanlış anlaşıldığını
düşünmekteyiz.
Bu kitapta; Türklerin ve
Türkiye'nin, Birinci Dünya Harbi faciasından sonra toparlanma ve millet oluşturma
sürecinden geçerken Atatürk'ü lider olarak bulmalarının nasıl bir talih eseri
olduğu anlatılmaktadır. Son yıllarda ikimiz de komünizmin gölgesinden yeni kurtulan
bir çok ülkeye gittik. Bu ülkelerde karşılaştığımız insanlar tarafından
içselleştirilmiş travmatik yaşantıların politikaya nasıl yansıdığını görme
firsatını bulduk. Bir halkın, özellikle kaotik zamanlarda görkemli onarıcı bir
lidere ne kadar ihtiyaç duyduğunu bir kez daha anladık. Bu kitapta yer alan
araştırma, böyle bir liderin ortaya çıkmasında rol oynayan insani unsurlar
üzerinedir. Umuyoruz ki, Atatürk'ün hem iç hem de dış , dünyasında bu unsurların
bulunduğunu göstermeyi başardık. Türklerin ona karşı neden bu kadar derinden bir
saygıyla bağlandıklarını da anlatmış olduğumuzu ümit ediyoruz. Onun 1919'da
gösterdiği önderlik tipinin, yaşadığımız şu dönemde, hem Türkiye'de hem de
dünyanın bir çok yerinde gerekli olduğu kanaatindeyiz.
Ölümsüz Atatürk,
Türkçe olarak ilk kez yayınlanırken, Türkiye'de laiklik kavramı ve dinî duygular
çok yakından gözden geçirilmekte ve modern Türk kimliğinin ne olduğu tekrar
araştırılmaktadır. Bu nedenle, kitabımızın Türkçe olarak yayınlanmasının tam
zamanında gerçekleştiğini düşünmekteyiz.
Vamık D. Volkan
Norman Itzkowitz
Mayıs, 1998
|