|
||
ATATÜRK
VE GÖRKEMLİ KİŞİLİK YAPISI |
||
Vamık
D. VOLKAN / Norman ITZKOWITZ |
||
| Aşağıda verilen yazı yazarlar tarafından ortaklaşa kaleme alınan ve Mustafa Kemal ATATÜRK ü oluşturan tarih sürecini psikoanalitik bir görüş açısı ile değerlendiren "ÖLÜMSÜZ ATATÜRK" başlıklı çalışmanın, sonuçları yorumlayan son bölümüdür. Bu çalışma ATATÜRK ün liderlik kalitelerini ve başarılarını aile yapısında anne, baba ve oğul rasındaki gergin ilişkilerin bulunmasına ve çocuk ruhunda oluşan traumalara bağlamaktadır. Kanımızca verilerin gerçekçi değerlendirmesine dayanmayan dayanmayan spekülatif ve abartmalı bir yaklaşım sergilemektedirler. Bu çalışma, Psikanaliz tekniklerinin ATATÜRK tipindeki fenomen kişi ve kişilikleri anlamada ve açıklamada yetersiz kaldığını veya pozitif bir yaklaşımla uygulanmadığını ortaya koymaktadır. Travmatik aile yapılarının kişiye kendine güven, öz saygı ve kendi kaderini çizme duygu ve kapasitesi verdiği doğrudur. Fakat bu olgunun Atatürk'te, Hz Muhammed'de , Cengiz Han'da, Julius Caesar'da gözlenen inanılmaz tarih yapma kapasite ve vizyonunu açıklayabileceği doğru değildir. Genelde bu tür ailelerden topluma uyum gösteremeyenler ve kriminaller yetişmektedir.Sitede verilen ATATÜRK ÖZDEYİŞLERİ ne bir gözatılırsa, bunların bir ego savunnma mekanizmasının çok ötesinde bir liderlik vizyonu yansıttığı görülecektir. Sonuç olarak olağanüstü vizyon ve kapasiteye sahip tarihi kişilikler daha üstün tekniklerle ve daha ciddi olarak açıklanmalıdır. Bir yönetim biliminin öğrencisi olarak diyebiliriz ki LİDERLİK, yazarların psiko analitik teknikleri ile açıklıyabildiğinden çok daha fazla sosyo-historik boyutlar içermektedir. K. MERİH | ||
Mustafa Kemal Atatürk'ün kişisel gelişimini çocukluğundan başlayarak ölümsüz Atatürk oluncaya kadar geçen bütün bir süreç içinde öykülendirmeye, onun kendi iç dünyasıyla -kurucusu olduğu ve daha sonra modern bir ulusa dönüştürdüğü Türkiye olarak- dış dünya arasındaki karşılıklı etkileşimi çözümlemeye çalıştık. Atatürk'ün bireysel gelişim sürecinin klinik yanlarına dikkati çekerken, bunların anlatımın kendi doğal akışını kesintiye uğratmamasına özen gösterdik. Burada, bizim Atatürk'ün kişiliğine ve onun bireysel gelişimi üzerinde önemli etkiler yaratmış gelişmelere ilişkin kavrayışımızı kısa bir özet şeklinde sunmamızın yararlı olabileceği kanısındayız. Bizim altını çizdiğimiz önemli temalardan biri, Küçük Mustafa'nın bir ölüler evinde, onu hem daha önce ölen çocuklarının yerini alan bir bebek, hem de yeni bir umut olarak gören bir "kederli anne"nin çocuğu olarak dünyaya gelmesiydi. Mustafa, kendi kederli annesi için, daha önce ölen çocuklarıyla kendisi arasında bağ kuran özel (kurtancı) bir çocuktu. Mustafa Kemal'in kendi kendine yeterlik, diğer insanlara gereksinim duygusundan bağışıklık ve dünyada seçkin bir yere sahip olma arzusu konusunda özel bir deneyimi ifade eden ve psikanalitik terminolojide "görkemli benlik" olarak isimlendirilen özgül benlik algısının etrafında geliştiği olgu da söz konusu bu özel oluş idi. Sahip olduğu bu görkemli benlik, yaşadığı iyi ve doygunluk verici bir annelikten yoksunluk deneyimine karşı savunmaya yönelik bir uyumu ifade eden onun kendi özsaygısının abartılı bir nitelik kazanmasına yol açtı. Biz, yeni doğan çocuğu Mustafa'nın da diğer çocukları gibi ölebileceğinden ve yaşadığı kederin daha da derinleştireceğinden korkan Zübeyde'nin bu korku nedeniyle yeni bebeğine karşı bir çekingenlik [aloofness] geliştirdiğine inanıyoruz kendi ana sütünün bir süt annenin tutulmasını gerektiren yetersizliği tarafından daha da derinleştirilen bir çekingenlik. Buna ek olarak, Zübeyde yeni çocuğuna karşı aşırı ilgili [overintrusive] ve aşırı ayartıcı [overseductive] bir tutum geliştirmiş olabilir; bizim muhtemel gördüğümüz böyle bir tutum, Mustafa'nın giderek artan özel oluş duygusuna katkıda bulunmuş olabilir: Küçük Mustafa'nın görkemli benliği, onun temel karakter özelliğiydi: Babası öldüğünde yaşamının ödipal aşamasında olan Mustafa'nın zamanından önce gerçekleşen ödipal zaferi de buna eklendi. Bizim öne çıkardığımız bir diğer tema, Mustafa'nın babasından aldığı "ârmağan"dır, yani, hastalığına ve gözden düşmüşlüğüne rağmen Ali Rıza'nın oğlunu annesinin Müslüman yaşam tarzından ve tercihlerinden uzaklaştırarak onun modern ve batılı bir eğitim almasını sağlamış olmasıdır. Bunun genç Mustafa için anlamı, armağan verici bir babanın annesiyle olan bunaltıcı ilişkisinden psikolojik olarak uzaklaşmasında kendisine yardım etmiş, olmasıdır. Babasının ölümü; Mustafa'yı, "yeterince iyi" bir babâ ile doyurucu düzeyde gerçek bir karşılıklı etkileşim içine girme olanağından yoksun bıraktı. Oysa, sağ bir baba ve bu tür karşılıklı etkileşimler, kendi abartılı özsaygısını yatıştırıp bunları dengeye kavuşturmasında Mustafa'ya yardımcı olabilirdi. Mustafa, kendi ödipal çatışmalarını çözüme kavuşturmaya girişirken, kendisiyle etkileşim kurabileceği ülküleşririlmiş güçlü bir baba imgesi geliştirdi ve bunu muhafaza etti. Babasına ilişkin geliştirdiği bu ülkeleştirilmiş baba imgesi, kendi ülküleştirilmiş görkemli benliğinin bir tamamlayıcısı durumundaydı ve Mustafa bu ikisini kendinde bütünleştirmeye çalıştı. Mustafa, yetişkinlik döneminin başlarında, babasının ülküleştirilmiş imgesini -buna layık olsun ya da olmasınlar -çevresindeki diğer yaşlı erkeklere yükledi. Mustafa Kemal, ayrıca babasının zayıf, kötü baba olarak görüldüğü bir baba imgesine sahipti. Bununla birlikte, bu kötü baba imgesi , ülküleştirilmiş iyi baba imgesinden koparılmış [disassociated] durumdaydı. Daha sonraları, Mustafa Kemal kötü baba imgesini padişah gibi çevresinde bulunan bazı kişilere yükledi ve ödipal zaferini bunlar üzerinde yinelemekten haz duydu. Birey, erginlik yıllarında, kendi benlik sistemini pekiştirme konusunda ikinci bir olanak elde eder; kendine ve yaş önemli bir yere sahip diğerlerine ilişkin çocukluk imgelerine "zorunlu olarak" geri döner ve bunları gözden geçirir. Mustafa Kemal; annesinin ikinci evliliği nedeniyle, yaşamının söz konusu kritik yıllarında ağır bir darbe aldı. Böylece, ergenlik dönemi sırasında yaşanması muhtemel yararlı bir dönüşümden faydalanmadan, o güne kadar kişiliğinin temel karakteri olarak var olmuş karakter özelliklerini güçlendirip pekiştirdi. Bütün ülküleştirilmiş iyi benlik ve nesne imgelerini kendine mal etme (ya da ülküleştirilmiş kişilerin bir uzantısı olabildiği sürece bunları diğerlerine yükleme), onun temel karakter özellikleri arasındaydı. Otuzlu yaşlarda Gelibolu'da savaştığı sıra bir şarapnel parçasının kalbine isabet etmesine rağmen sağ kalması, psikolojik açıdan, onun çocukluğunda bilinçsiz olarak geliştirmiş olduğu ve annesiyle paylaştığı biriciklik (yani ölümsüzlük) fantezisinin gerçeklik içinde sınanması anlamına geliyordu. Mustafa Kemal, diğerlerinde ülküleştirilmiş bir baba imgesi aramaktan ziyade kendi benliğinin içerdiği ülküleştirilmiş baba imgesine daha sıkı sarılmaya başladı. 19 Mayıs 1919'da Samsun'a çıkışı, onun kendi iç dünyasında önemli yere sahip adımlardan biriydi. Bu, yeniden doğuş gibi bir şeydi -onun ülküleştirilmiş baba imgesini de içeren görkemli benliğinin pekişmesi ve yeniden billurlaşması. Böylece, daha atak, cesur ve kararlı bir tarzda hareket etmeye başladı. "Kederli bir ulus"un varlığı, Mustafa Kemal'e, kendi ruhsal dünyasında yaşattığı kederli anne imgesini üzerine yansıtacağı dışsal bir gerçeklik sundu. Kederli ulus, ona, yaşamı boyunca sürecek Türk ulusunu kurtarma ve onarma misyonunu kazandırdı. Atatürk (ülküleştirilmiş baba Türk) ünvanını aldığında kederli ulus onarılmış durumdaydı. Diğer bir ifadeyle söylersek; kendi çocukluğunun mutsuz ortamını mutlu ve muhteşem bir ortama dönüştürmüştü. Mustafa Kemal, ele geçirdiği ilk firsatta tarihsel arenayı kendi içsel dramının yaşandığı sahne olarak kullandı. Onun ruhsal dünyasının temel talepleri ile içinde yaşadığı dış dünya arasında bir "uyuşma" var görünüyordu. Söz konusu "uyuşma" olmadığı zâmanlarda, Mustafa Kemal, kendi görkemli özkavramının tutarlılığını güvenceye alabilmek için, sürekli olarak dış dünyayı kendi içsel ihtiyaçlarına karşılık verecek şekilde değiştirmeye çalıştı. Atatürk'ün mesleki yaşamı, bir liderin içinde dış dünyaya uyarlanabildiği ve onu kendi iç dünyasının ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde biçimlendirebildiği yolların neler olduğu konusunda zengin bir materyal sunar. Atatürk'ün askerlik ve modernizasyon alanlarında gerçekleştirdiği, bütün yaratıcı çalışmaların hepsi onun kişilik yapısının doğrudan birer ürünü olmamakla birlikte, bunların pek çoğunu harekete geçiren faktör, onun kişilik yapısının talepleri olmuştur. Tarihçiler, tarihsel nedensellik ilişkilerinin değerlendirilmesi sırasında psikolojik faktörleri gözardı edemezler. Fiziksel ya da yapısal faktörler psikanalizin uzmanlık alanı dışında kalırlar; fakat, Atatürk'ün durumunda, onun görkemli kişiliği ile fiili fiziksel ya da yapısal yapısı arasında da bir "uygunluk" var görünüyor. Bu durum, onun kişiliğini, kendisi âçısından kendi temel ruhsal beklentilerine uygun davranamayan fakat eşanlı olarak bir görkemlilik illüzyonuna sahip olan görkemli kişilik örneklerinin pek çoğunda gözlendiği gibi bir ayakbağı değil, bir avantaj haline getirmiştir. Atatürk her şeyi herkesten daha iyi bildiğine ve dolayısıyla herkesten daha iyi kurtancı olabileceğine inanmıştı. Bu, kendisi için bir avantaj teşkil etti ve onun kararlı bir şekilde hareket etmesini sağladı. Gerçekte, Atatürk son derece zeki ve yakışıklı bir adamdı. Çocukluğundan itibaren, zihni kendi kişisel görünümüyle, güzellik ve güç olgularıyla meşguldü. Giyimine çok özenir, çevresindeki hayranlar grubuna çok dikkat ederdi. Ben merkezli bir kişiliğe sahip olan Mustafa Kemal, Türk ulusu ile ilişkisinde nesneye bağlı konumdaydı. Türk ulusu ile kendi arasındaki bu yoğun ilişkinin kökeni bencil olarak nitelendirilebilecek bir arzudan (kendisini daha iyi beslemesi için kederli anneyi kederinden kurtarma arzusu) kaynaklanmış olabilir; bununla birlikte, yetişkinlik çağında bu ilk motivasyonuna bir yücelik atfetmiş ve kendini halkına adamış gerçek bir vatansever olarak davranmıştır. Kendi gündelik faaliyetlerinde ve bire bir ilişkilerinde iğneleyici ve küçümseyici tavırlar sergileyen, kendisine hayranlık duymayan ya dâ eleştirel bir hayranlık sergileyen insanlara asla sadık kalmayan Mustafa Kemal, Türk ulusuna tam bir sadâkatle bağlıydı. Karşıt görüşlerin ortaya atılmasını istediği anlarda, sonuç olarak kendi görüşlerinin geçerli kalacağından hiç kuşku duymazdı. Atatürk'ün bir fantezi durumundan alıp bütün Türk ulusunun tanıklık ettiği bir gerçeklik durumuna taşıdığı biricikliği, onun kişiliğinin hakim temalarından yalnızca bir tanesiydi. Bir diğer önemli tema, yine yaşamının ilk evresinde yaşanmış doyurucu olmaktan uzak annelik deneyimiyle bağlantılı olarak ortaya çıkmış olan oral (ağızcıl) bağımlılıktı.(*) Mustafa Kemal'in baskın konumdaki büyük benliği paradoksal olarak onun baskın yanını teşvik eden bağımlı benliğini gölgelemiş, böylece; Mustafa Kemal savunma ve uyum açısından bütünlüğünü koruyabilmiş ve kendi bağımlı yanının farkına varmaktan sakınabilmiştir. Dolayısıyla, Mustafa Kemal'in, kendi görkemli yanıyla bu yanını hiçbir zaman birbiriyle kaynaştırıp bir bütün haline getirmemiş olduğunu söyleyebiliriz: Kendinde bunun sonucu olarak ortaya çıkan çelişkiler, onu son derece karmaşık bir kişi durumuna getirmiştir. Atatürk, kendi karşıt görünümleriyle başa çıkabilmek için, baskın konumdaki görkemli benliğinin tutarlığını sağlamak, gerçekten bir numaralı insan olmak, diğer insanlar ve tarih tarafından bu şekilde kabul edilmek için çok çalıştı. Zaman zaman, kendi çelişkili imgelerini bütünleştirmeye yönelik girişimleri sonucunda ortaya çıkan gerginlikten kaçınabilmek için bunlar arasındaki uçrumu daha da büyütüyordu. Dolayısıyla, sık sık, meseleleri siyah ya da beyaz olarak görme eğilimi gösteriyordu - yani şeylerin "bütünüyle iyi" veya "bütünüyle kötü" olması. (*) Klasik psikanalize göre ruhsal yapının gelişmesi çeşitli dönemlerden geçerek olur. Her bir dönem, o dönemde baskın olan biyolojik fonksiyonlarla isimlendirilir. Oral (ağızcıl) dönem yaşamın ilk yılına aittir. Atatürk'ün Türk ulusuna duyduğu sevgi, onun ânnesine karşı duyduğu yüceleştirilmiş ilk sevgi duygularıyla bağlantılıydı. Yetişkinlik döneminde Atatürk'ün bir yandan kendisiyle gerçek annesi arasına törensel bir mesafe koyarken diğer yandan "kederli anne" imgesini Türk ulusunu iyileştirme arayışına girmiş olması ilginçtir. Atatürk ender olarak, agresif dürtüsünü dışa vuruyordu; fakat, sınırlara saygı gösterme konusunda babasından aldığı mirasla, bu agresifliğini dizginieyebiliyordu.(*) Oral bir nitelik gösteren saldırganlığı (pek çok oral karakter özelliğine sahip olduğu düşünülürse bu durum şaşırtıcı değildir) kaba değil, ince ve asilleştirilmişti -hatiplik konusunda sahip olduğu olağanüstü yetenek gibi. Oral karakterinin bir diğer ifadesi, insanları "sözlü sınavlar"a tabi tutmasıydı. Bir insanı ilgi göstermeye layık bulabilmesi ve onu "değerli" bir taraftar addedebilmesi için o insanın bu sınavları başarıyla geçmesi gerekiyordu. (Görkemli kişiliğe dayanan (!) Liderlik tipleri: Yıkıcı ve Onarıcı Liderlik-başlığı biz açtık) Görkemli benliğe sahip liderler iki genel kategoriye ayrılabilirler. Bunlardan biri, kendi görkemli benliğinin tutarlığını diğerlerini kendi gözünde değersiz kılmak ve böylece kendini üstün hissetmek suretiyle sağlamaya çalışan yıkıcı liderdir. Yıkıcı görkemli lider dikkate değer düzeyde bir tehlike oluşturur. Tarih, bir grubu değersizleştirmeye yönelik aşırı bir ihtiyacın sık sık o grubun tamamen yıkıma uğratılmasına yol açtığını gösterir: Yıkıcı lider açısından, değersiz kılınmış kişiler ya da gruplâr, onun kendi bölünmesinin, değersiz kılınmış benliğinin ve nesne imgelerinin hedefi haline gelirler ve yıkıcı lider bu kişileri ya da grupları baskı altında tutma veya imha etmek zorunluğu hisseder.(*) (*) Agresif tutum (aggression) psikanalizde bir iç dürtüyü ifade eder. Diğer görkemli lider tipi onarıcı lider tipidir ve Atatürk bu kategorinin bir temsilcisidir. Onarıcı lider, kendi değerli taraftarlarının hayranlığını kazanmak ister ve olabildiğince, yüksek düzeyde etkileyici bir destek kazanabilmek için onları yüceltme ye girişir. Taraftarlar (örneğin, Atatürk için Türkiye) ülküleştirilirler; böylece bunların zihinsel tasarımları [representations] liderin görkemli benliğiyle içiçe geçer ve onun ruhsal dünyasını daha tutarlı kılar. Kimi açılardan onarıcı görkemli lider ile yıkıcı görkemli lider ,arasındaki ayrım, belli koşullarda biri diğerine dönüşebileceği için yapay bir ayrımdır. Bununla birlikte; Atatürk, kendisiyle halkı arasındaki büyük "uyuşma" nedeniyle onarıcı lider konumunu devam ettirmiştir. Söz konusu ''uyuşma'' ona kendi görkemli benliğine sık sıkı sarılma olanağı vermiş, Türk halkının onu olağanüstü bir insan olarak algılamasını sağlamıştır. Bu kitabı yazdığımızda ölümünün üzerinden kırk yılı aşkın bir zaman geçmiş olmasına karşın(**), onun imgesi hâlâ Türkiye'de ulusal birliği besleyen bir öğe olarak kullanılmaktadır. Bu açıdan, Atatürk, mistik imgesi güçlü bir birleştirici olarak var olmaya devam eden bir peygamber gibidir. Modern liderlerden hiçbiri Atatürk'ün Türkler arasında elde ettiği ölümsüzlük düzeyine erişememiştir. Atatürk, Türk ulusunu onarma süreci içinde, ikametgâhındaki akşam yemeklerine törensel bir nitelik kazandırmış, pek çok tasârımını her akşâm ikametgâhına çağırdığı bir grup insanla müzakere etmiştir. Kendisi bu ortam içinde geri çekildikten sonra egosunu daha yaratıcı yapabilecek (regression in the service of the ego) bir mekanizmayı kullanabiliyordu. Söz konusu törensel akşam yemekleri sırasında, bir bakıma, deneysel ve yaratıcı bir oyunsal etkintik içindeki bir çocuk, bir sanatçı gibiydi. Oyun aracı ise Türkiye'ydi. Aracını daha iyi hale getirme ihtiyacı, onu, ülküleştirilmiş bir ürün ortaya koyma çabası içinde kendi iradesini ulusa dayatmaya zorladı. Yaşamı boyunca bütün gücünü ve emeğini Türkiye için harcadı ve yaşamı, kendilerini içki içme ve siroz şeklinde ortaya koydukları gibi, oral çalışmalarına geri çekilerek teslim olma biçiminde sona erdi. İnsan, ister istemez bütün bir süreci romantikleştirme ihtiyacı duyuyor; olağanüstü yaratıcı bir sentez içinde Türkiye'ye verebileceği bir şeyi verdikten sonra yaşamının kendini yitiren bir tür fedakarlıkla sona erdiğini söylemek istiyor. Kim bilir, belki de bu son söylediğimiz gerçeğe yakın düşen bir ifadedir. (*) Örneğin, Hitler bir yıkıcı liderdi. (**) Ölümsüz Atatürk ilk kez 1984'de basıldı. (!) : Yazarların kullandığı terminolojiye göre Görkemli Kişilik=Narcissistic Personality, daha başlangıçta nekadar çelişkili ve önyargılı bir semantik yaklaşıma sahip olduklarını ortaya koymaktadır.
|