* 1 *
329 senesi kışında
Birinci Fırka zabit arkdaşlarına verdiğin konferansların tevhidinden vücut bulan "Zâbit
ve Kumandan'' bu senenin ancak Mayısında okuyabildim.
Bu güzel ve pek
kıymetli eserini okumakta, birkaç gün geç kalmış olmakla cidden ittihama sezayım.
Fakat eser bir defa elime geçtikten sonra da, onu birkaç defa okumaktan ve bilhassa
bazı bahislerinin candan gelmiş olan derin ve müeseir maanisini dimağıma
yerleştirmekten aldığım zevk ve istifadenin kıymetini sana, bu sanihatın müessiri
olabildiğinden, teşekkür ederek takdir etmeyi bir vecibe bildim.
* Mukaddem'ne takaddüm
eden beyanatında; "evsaf ve hasail-i ilmiyeden, mezaya ve secayay-i
askeriyeden" bahsedeceğini; "zâbit ruhunun kuvayi maneviyesini beslemeye
hâdim olacak nıkat ve keyfiyatın taharri ve imtihaniyle iştigal" eyleyeceğini;
"efrada. telkin edilecek manevi" dersleri de mevzuubahis kılacağını ve
"nüfuz-ı amiriyet"in tahsil ve temkini usullerini irae edeceğini anladığım
anda kitabına âşık oldum. Ve derhâl intikal ettim, ki sen on senelik hayat-ı
askeriyenin içinde yoğrulduğun birçok müstesna hadiselerin sana kazandırdığı
acı, tatlı tecrübelerini ve vicdanında ve dimağında inkişaf-ı tammını bulan o
necip ve vatanperverane efkâr ve hissiyatını, vatancüda olmaktan mütehassıl kalbî
yaralaına mezcederek bizi ağlatmnak, bizi utandırmak, alnımıza sürülen kara
lekeleri silmek gayret ne vazifesine davet etmek istiyorsun.
Ve filhakika mukaddeme-i
kelâmın olan, "önütmüzde, acılıklarını gözümüzle gördüğümüz ve
kalbimizle hissettiğimiz, felâketle neticelenmiş bir harb vardır," ifadesiyle
efkar ve hissiyatımıza bir saha-i teellüm açıyorsun...
Ben, bu elem-i fikri ve
hüzn-i vicdanî ile mukaddemeni takibederken, harbin, "sanat-i askeriyenin
öğrenilmesine medar olan vesaitin en mükemmeli, en hakikisi" olduğuna ve
Hidemat-ı Seferiye kanunnamesinin bir madde-i mahasusasının da işhadiyle, muhtelif
rütbelerdeki kumanda sahiplerinin kesb-i iktidar ve ehliyet etmsine hizmet eden vakt-i
bazar vesait ve vesaitin bizzat harb ve onun şerait ve muktezeyatı arasında yaptığı
mukayeseyi ve bulduğun dağlar kadar farkı tasdik ettikten sonra "ordumuz
zâbitanının kısmıazamının harpte bulunmuş olması dolayısiyle, bunca ateşleri
kalbimizi yakmış olan bu harb-i ahîrin bize meslek noktainazarından temin-i
istifadeden hâli kalmamış bulunduğu" noktasında durdum ve biraz da ha fazla
düşündüm.
Senin istidlâlâtına
iştirak etmek veya etmemekte dumanlı bir muhakeme-i fikriyenin zebunu kaldım.
Dimağın mübhem
hükümlerle kararsızlığını izale edemeden nazarım müteakip satırlara aktı.
* Bir urdunun, hazarda
takıbeylemesi lâzım gelen ciddiyet-i mesaiye ve bu mesai ile tahkim olunan
müktesebatı ilmiye'nin zamanı hulûlünde müntic-i galibiyet olacak surette tatbiki
için meslek-i celil-i askeri erbabının haiz bulunmaları lazım gelen havas ve
mezayay-ı manevi'yeye ait sözlerini de müthiş bir darbe takibediyor. "Ordumuzun
son Balkan harbindeki inağlûbiyet-i elimesi acı bir hakikattir. Sukut-ı hayal'e
uğranıldı."
Evet, pek acı bir
hakikattir; fakat senin de izah ettiğin gibi bu hakikat-i meşuma'yi idrak edenler de
vardır. Ve bence idrak etmemiş olmak için ya gafil veya cahil olmak lâzımdı.
Selânikte 1327 senesi
Haziran'ının on yedinci günü, Kolordu Kumandanına takdim edilmiş olan bir raporun
bazı noktalarını - ibret alınak, mazideki derin uykumuzu hal ve istikbaide devam
ettirmemek için - hep beraber bir daha gözden geçirelim :
"Madde 1 -
...... Binaenaleyh terbiye-i münferide devrine neticesiz ve muhassatasız hitam
verilmiştir.
2 - ..... Teftiş
edeceği devre-i talimiye muhassalasının ne olmak ve nasıl olmak lâzım geldiğinden
bihaberdir,
3- ...... Fırka
kumandanı kıtaat karşısında aldığı seyirci vaz'iyle . . . . adem-i huzurundan daha
muzir hissiyat tevlid ediyor; . . .. . . vazifesinin cahilidir.
4 - Alay ve fırka
kumandanının teftiş ve tenkiddeki cihetleri zâbitanda hayret, istihza ve adem-i itimad
hissiyatı uyandırıyor.
5 - Bu zihinde ve
bu ilimde alay ve fırka kumandanlarının bugünkü terekkiyat-ı asiceriye ile
mütenasip olarak yetiştirilmek mecburi olan kıtaatı yetiştiremiyecekşeri ve onlara
hüküm ve kumanda ve icabında onlan sevk ve idare edemiyecekleri şüphe ve tereddüt
kabul etmez hakayık-ı bahiredendir.
Bu noktadaki hakayıkı
görüp söylememek ise ordunun ataletine, kıymetsiz kalmasına, harbde vatanı kurtarmak
için talebolunacak vazife-i mühimmeyi ifa edememesine rızay-i kalbî göstermektir ki,
bu hiyanetle tevsim olunur.
6 - Bu hale bir an
evvel çaresiz olmaya teşebbüs her ashib-i namus ve vicdanın vazifesidir.
Emir ve kumanda
salâhiyetini haiz olmayanların bu husustaki hizmetleri, muşahade ve tetkiklerini
sahib-i icraat olanlara arzetmektir.
Sahib-i makam ve icraat
olanların eşhasa merhamet etmek za'f-ı kalbinde bulunarak ordunun inhitatına yardım
etmemeleri..."
Bu raporumu takdim
ettiğim makamda, o zaman -vatanım Selanik'i muharebesiz Yunan ordusuna teslim eden
kuvvetin başında bulunmuş olan- zevat oturuyordu.
Raporumuzun bu makam
sahibinden OrduMüfettişlik makamı sahibine kadar gittiğini işitmiştik. Fakat ne
maksatla? Hadnaşinas'lığın bir nümunedini göstermek maksediyle...
Ordu Müfettişliğine de
vakı olmuş bir maruzatın son satırlarını okuyalım:
" .......
Kumandanları zevat-ı mumaileyhimden ibaret olduktan sonra . . . . Orduda netice-i talim
ve terbiye ve emrü kumandada ve itaat ve inzibatta hüsnü cereyan aramak serap'ta
taharri-i ab kabilindendir."
Ordumuzda (Goltz) un
talebeliğiyle iştihar edenlerin de çoğu müşarünileyhin "iyi bir ordu vücuda
gelmesine dahli olan avamil-i muhtelifenin en müessiri bilaşek binnefis başındaki
âmirin tesiridir." hakikatini idrakte ve ordular için beyan edilmiş olan bu
mülehazanın en küçük cüzütamlar için de cari olduğunda gafletleri görülüyordu.
Devre-i Meşrutiyetin,
Osmanlı ordusunu ilk teşhir ettiği, Edirne manevra sahasında hayalen şöyle bir
dolaşalım :
Senin ve benim ve senin
ve benim gibi birçok rüfekanın kollarımızda beyaz birer band vardır. Biz hakem idik.
Bizden daha büyük hakemler de vardı.
Ne hüküm verilmişti?
Bunu söylemeden evvel ne
görülmüş olduğunu hatırlıyalım:
Meselâ; Mavi Kolordunun
sağ cenahında hareket eden bir fırka kumandanından fıkrasına verdiği emir ve
fırkasının bulunduğu vaziyetin beyanı -istizah salahiyetini haiz bir zat tarafından-
rica edildi.
Fırka Kumandanı böyle
bir suale muhatap olmamış gibi atının üzerinde sakit ve pek ziyada sakin ve ebkem
duruyordu.
Biraz intizardan sonra
birinci sualin cevabından sarfınazar olunarak Kolordu Kumandarından alınan emrin
müeddası soruldu; yine cevap yok! Sebep?!
Sebep, aldığı emrin
manasını anlamamıştı.
Sebep, verdiği emrin
veya daha doğrusu imza ettiği emirnamenin neden ibaret olduğunu bilmiyordu.
Sebep, çünki, zevahire
rağmen o Fırkaya, o kumanda etmiyordu.
Sebep, edemezdi…
Ya böyle anlaşılmadan
verilen emri telâkki eden Alay kumandanları? Evet, bu merakı izale için Fırka
kumandanının yanından syrılarak, (Karıştıran) istikametinde yürüyen Alaylara
mülâki oldum.
Bir Alay Kumandanına,
beni hareketleri hakkında tenvir etmesini rica ettim. Şimdi, dedi. Ceplerini
karıştırdı, Ceketinin iç cebinden iki buruşuk kâğıt çıkardı. İşte iki
emirname, dedi; birini gece aldım, birini sabahleyin.. Henüz ilk emrin icabatını
tamamen ifa etmediğimiz için ikinci emrin ahkâmını tatbike başlamadık...
Bu emirleri gözden
geçirdim. İkincisi birincinin hükmünü iskat ediyordu.
Fakat, Alay kumandanı,
hâlâ, evvla birinciyi ve sonra ikinciyi diyordu. Niçin?!
Çünki; Alay kumandanı
numara sırasiyle tatbikini düşündüğü emirlerin ne birinci ve ne de ikincisini
anlamıştı.
Halbuki, Alayı
gidiyordu. Fakat, nereye ve ne için?!
Bunu, Alay kumandanının
kendisi de bilmiyor, Alayın takibedenlerden hiç kimse de bilmiyordu.
O halde, nereye
gidiliyordu?
Bu gidiş elbette,
felâkete, hacalete doğru bir gidişti..
Harekâtını nihayete
kadar takibettiğim bu Fırkanın gece olduğu zaman duçar olduğu sefaleti,
kıtaatından bazılarını kaybederek çektiği ıstırabı, ertesi günü mukabil
tarafın topçu ve piyade ateşi altındaki perişanlığını tasvir etmek istemiyorum.
Yalnız, beyan etmek
isterim, ki bu ve bunun gibi asker yığınlarını, o gidişlerinin muhakkak felâkete,
mezara doğru bir gidiş olduğuna hükmetmek için pek keskin muhakeme sahibi ve pek
ziyade dûrbin olmak lâzım gelmezdi.
Biz, o zaman
hükmümüzü vermiş ve saday-ı vicdanımızı en yüksek perdeden en büyük kulaklara
işttirmek azminde bulunmuş ve "bazı nikakın nazarı dikkat ve intibaha arzını
vazifa-i vicdaniye addederiz :" demiştik...
Ve demiştik, ki
"bir kıta ve bahusus zabitan heyeti, yalnız hüsn-i misal olacak rehberlerle
yetiştirilir..."
"Însanların
hürmet ve taziminin, itaat ve inkıyadının kendinden maddeten değil; manen yüksek
olanlar hakkında tecelli etmesi icabat-ı ruhiye-i beşeriyedendir."
Ve demiş idik, ki.
"Ordunun ukde-i hayatı olup bir çok ananata bağlı olarak neşvünema ve kemal
bulabilen zabturapt-ı askerî hissiyatını bugün Osmanlı Ordusu heyeti zabitanında
esfha-i hakikiyesinde görmeyi talebetmek ahval-i ruhiye-i beşeriye'ye adem-i
vukuftur."
Ve istirham etmiştik, ki
"bugün için teşebbüs; bilakuyud ve müsamaha evsaf ve liyakat-i mahsusa sahibi
olmak istidadını izhar edenlerden bir (kumanda ve zabitan heyeti) vücuda getirmek
olmalır."
Ve izah etmiştik, ki
"Ancak malumatlı,,muktedir, faal, müteşebbis ve sahib-i salahiyet bir Ordu
Müfettişinin daire-i teftişinde, cahil, ordunun talim ve terbiyesindeki gayeden bihaber
Kolordu ve Fırka kumandanları barınamıyacakları gibi.. kazalik, ancak, evsaf-ı
lâzimeyi haiz Kolordu kumandanlarının, kolordularında, muhtac-ı istirahat olan ve bir
heykel-i muzir vaziyetini almaktan başka Orduya iyiliği olmayan Fırka ve Alay
kumandanları cay-ı kabul ve atalet bulamazlar..."
Şedit gibi
görülebilecek olan bu icraatın mutasevver mahazirinin birer birer çaresi de
gösterildikten sonra :
"Alel'umum iyi
ordularla iyi kumandanlar yekdiğerinden infilâk kabul etmez şeyler nazariyle görülmek
için" izaa-i vakte lüzum ve müaait hal yoktur, dedik. Ve en nihayet,
hatırlattık, ki : "Ordunun selametini vicdanen düşünen erbab-ı namue ve ahlâk,
riyadan muarradır. Ahlâk-ı mükemmele ashabından olanlar ekseriye, sulh ve âsayişte,
enzar-ı teveccühü celbetmekten ziyade meneden bir surette idare-i kelam ederler.''
Sonra ne olduğu sizce
malumdur. Denildi, ki bu yükselen , feryadın manası yoktur. Bu lüzumsuz bir fart-ı
gayret ve belki de bir cinnettir!...
Yok... yok... o feryat,
eser-i cinnet değildir; o feryat bugünkü felâketi nazar-ı vicdan ve nazar-ı aki ile
görebilmekten mütehassıl ıstırahatın inikâsatı idi. Ve,
Filhakika, bir gün,
(Sirenayik) (Cyrenaique) darülharekatından Balkan yangınına koşarken..
Bir gün, Afrika
sahilinden vatanıma ulaştıracak yolların kapanmış olduğunu görürken...
Bir gün, işittim, ki
vatanım Selânik ve orada anam, kardeşim, bütün akraba ve tasllûkatım -
mahiyetlerini anlattığım için vatanımdan koğulduğunu zevat tarafından - düşmana
hibe edilmiştir...
* Ne garip halet-i
ruhiyedir: Dertli insanlar muhatabının derdini dinlemekten ziyade kendi cerihalarını
açmaktan zevk alıyor. Ben de, Nuri; âdeta seni dinlemekte olduğumu unutarak ne derin
yaraları karıştırmaya başladım. Fakat merak etme, işte, kitabını bıraktığım
noktadan takibe devam ediyom...
"Harbte, bütün
işleri kuru mukavemet ve kahramanlığın göreceği fikri anlaşılmasın demeyi
zait" görüyorsun!
Ben, bunu demeyi bizim
için vacip görüyorum. Beraber şahidi olduğumuz bir, iki manzarayı; burada, sana
hatırlatacak olursam senin zait'ten vacibi de geçerek farz-ı ayna kadar
çıkacağından şüphe etmem.
Mesela; senin
yaralandığın bir muharebede, sağ cenah alaylarından birinin cesur kumandanı,
düşman topçu ateşi altına girdiği huduttan Doğan Arslan sırtlarında, düşman
piyadesinin tekâsüf eden ateşleri altında, Alayının geri dönüp kendisini yalnız
bıraktığı noktaya kadar daima palası elinde ve kendi, avcı hattının önünde
bulunmuştu. Bu cesaretin hayranıyım: Fakat, maatteessüf bu cesaret ve kahramanlık
Alayın muzaffer olmasını temin edemedikten başka perişan olmasına da mâni olamadı.
Vukubulan bu tavır ve
mişvara mukabil, Alayın topçu ateşi altında, maksada ve araziye muvafık olarak
açılması, ve daha sonra yayılması ve daha sonra tahsis olunan cephede taarruz ve
hücumu ve komşu kıtaat ile irtibatı sevk u idare ve muhafaza olunsaydı ve bunun için
elde, pala yerine dürbün bulundurulsaydı ve bunun için avcı hattının önünde
değil, ihtiyatının yakınında vaziyete nazır ve hakim olunacak noktada bulunulsaydı
ve ancak, halin, vaziyetin, sanatın bütün icabat ve tedabirine tevessülde muhafaza-ı
sükûnet ve metanet edildiği halde, nâgehzuhur bir sebeb-i meşum'dan dolayı
Alayının yüz geri ettiğini gördüğü anda,
kılıcını çekip,
atını dört nal sürüp düşmanın şarapnellerini, mermilerini istihkar ederek geri
dönen avcı hatlarını çiğneseydi ve bu süretle Alayını durdurup tekrar hasma
tevcih etseydi, işte, o zaman, bir Alay kumandanına yaraşan cesarete âsumanî hir
misal gösterilmiş ve Osmanlı tarihinin kahramanlığına ait faslında bir sahife-i
zerrin vücuda getirilmiş bulunurdu.
İşte, böyle bir
cesaretin kurbanı olan Alay kumandanının namına, heykel rekzine Cenab-ı Peygamber de
razı; ve ümmeti tarafından "Hel yestevi'llezine ya'lemune ve'llezine lâ
ya'lemûn" mazmununa bir iman-ı fiilî gösterilmiş olmasından ruhen mahzuz
olurdu.
* Sen "hasâil-i
mümtaze-i merdâne ve ahlâk-ı fazıla-ı fedakârane ile tetevvüc etmiyecek kadar malumat-ı
fenniyenin, başlı başına temin-i maksat" edemiyeceğini iddia ediyorsun. Bu
iddia'nda ne kadar haklısın...
Hattâ, ben, senin
kaziyyeni berakis yaparak, iddia ederim, ki :
Hasail-i merdane ve
hissiyat-ı fedakaranedir, asl'olan?
Bunlar, yani (karakter)
müktesebat-ı ilmiye ve fenniye ile kesb-i mazbutiyet etmedikçe bile masdar-ı
maali-dir; ancak her vakit emin, mefkur netayiç vermez.
Tatimnamelerin,
"harbin zâbitten istediği ruhi ve ilmi kudret ve meziyeti" verecek olan
kısımlarının ve maddelerinin mektepterimizde, lâyık oldukları derece-i ehemmiyette
hüsnü tedria ve telkin edilmemiş oldukları hakkındaki beyanatına şahadet ederim. Ve
fakat, senin, burada hitam bulan mukaddemeni, ona, birkaç satır daha ilave ederek, biraz
tatvil ettikten sonra o pek müdellel olan (istihkar-ı nefis) zeminini tetebbu edeceğim.
Filhakika, Mektebi
Harbiyemizdeki derece-i tahsil "zabitlik vezaif-i asliyesini'' zâhitin ruhuna
sokacak mertebede nafiz değildi. Ve fakat, mektep sıralarında, hu hususla daha ciddi ve
daha vâsi bir devre-i tederrüs ve taallum geçirilmiş olsaydı dahi yine maksadın
husulpezir olamamış bulunacağı itikadındayım.
Çünki, bence hakiki
feyiz verebilecek, mekteb-i asli, kıtaattır.
Bence, asıl, talim-i
sanat edecek, hakiki muallimler ve mürebbiler birbirinden yüksek olap kumandanlardır.
Çünki bence, Mektebi
Harbiyeden alınan şahadetname, genç mülâzımın, bölük kumandanı efendinin daire-i
terbiyetine kabule şayan olduğuna delâlet eder.
Genç mülâzım, asıl
ruh-ı sanatını, intisabettiği bölüğün efradı önünde, bölüğün babası olan
yüzbaşından ve daha büyük âmirleri tarafından, iş üzerinde bulunaraktan
öğrenecektir. Evvelâ, kumandan olacaktır, bir takıma! Ve sonra kumandan olmaya
hazırlanacaktır; bir bölüğe! Ve işte böyle öğrenecektir ve sonra
öğretecektir...
Ordu mekteb-i amelisi,
ancak bu suretle, makamının ehli bölük kumandanları; makamının ehli tabur, alay...
ilâh kumandanları yetiştirmek sayesinde, milletin evlatları bir sürü gibi değil;
şanlı, şerefli insanlar olarak şan-u şerefe sevk ve tevcih olunabilir.
Burada kadim bir
hatıramı ihya edeyim : Beray-ı seyahat İzmir'den râkib olduğum vapur Girit'ten
geçerek Katanya'ya gidiyordu.
Girit'ten -orada bulunan
Avrupalı kıtaattan birine mensup - bir mülâzım bindi. Bununla muarefe peyda ettik.
Bir gün sonra -tekrar
Girid'e dönecek olan bu mülâzımle -Katanya'nın bir gazinosunda buluştuğumuz zaman,
o, bana orada, tedarik edebildiği yeni bir takım âsar-ı akeriye'yi gösterirken
diyordu, ki : Yüzbaşım "son zamanlarda yeni çıkan âsar-ı askeriye'yi takipte
beni biraz müsamahakâr gördüğü için âdeta bana, münfail olmuştur. Mesut
teaadüfle, burada tedarik ettiğim bu kitapları ve benim onları okuduğumu göreceği
zaman, şüphesiz memnun ve bana bü yüzden hasıl olmuş bulunan infiali zail
olacaktar."
Bu mülâzım efendinin,
yüzbaşısının, zâbitlerini yetiştirmekte nasıl bir bölük kumandanı olduğu,
mülâzım'ın gözlerinde, pek âlâ okunabiliyordu.
* 2 *
İstihkar-ı nefis ve
hiss-i fedakârî babında talimnamelerin amik manalı maddeleri üzerine, o yararlı
bacağını uzatıp çıkıyor ve oradan bütün salâhiyet-i kelâmınla hitabederek
diyosun, ki "zâbitlik demek, feday-i nefs-ü canı katiyen göze almış olmak
demektir."
"Bir zâbit, sanatı
namına, hayat ve mevcudiyetine hiç ehemmiyet vermiyecektir."
Zâbit "hayat ve
rahatın hiç düşünülmemesi icabedince'' rahat ve hayatım feda etmeyi şeref
bilecektir.
''Muktazay-ı
namus" budur.
Ben bu sözlerin
dimağlarda ve vicdanlarda hasıl edeceği derin akislerin ahengini bozmaktan korkarak,
hiç bir söz söylemeksizin onları yalnız kemal-i huşû ile dinlemiş olmakla iktifa
edeceğim.
Muherebede her atılan
merminin isabet etmediği hakkında verdiğin teminat hizasında, muharebede yağan mermi
yağmuru, o yağmurdan ürkmiyenleri, ürkenlerden daha az ıslatır, diyeceğim. Ve
filhakika böyle olmasaydı Trablusgarp harbine iştirak etmiş olan bütün
arkadaşlarımızın mutlaka Trablus'ta, Humus'tâ, Bingazi'de, Derne'de, Tobruk'ta,
İtalyan istihkâmları karşısında bugüin kemiklerinin bile kalmamış olmaları
iktiza ederdi. Halbuki, o kahraman arkadaşlar, Balkan muharebesinin de, son safhalarında
olsun, isbat-ı mevcüdiyet ederek daire-i imkânda kalan derecede icabat-ı namus ve
haysiyeti ifa eylemişlerdir.
* Kitabının 24 üncü
sayfasında, zâbit nedir? sual-i zimnisine, Piyade Talimnamesi maddelerinden birinin
verdiği "zâbit, maiyetindeki efrat için nümune-i imtisaldir." Cevabının
üstünde duran senin, "zâbit, kendi ilim ve iktidarından kumanda ettiği
insanları müstefid edebilmek için maiyyetindekilerin metanet ve besaletleri mecmuundan
fazla bir metanet ve besalete malik olmalıdır." sözünü her zâbit, pek büyük
dikkat ve ciddiyetle okumalı ve onun manasını dimasına hâkketmelidir. Ve
bilinmelidir, ki bir millet evlâtlarının önüne geçip onları ateşe sevketmek hak ve
salâhiyetini, ancak -o dediğin- muhassala-i metanet ve besaleti ruhuna bulmuşt olan
zâbitler haizdir.
* 3 *
(Zâbit ve kumandan) ın
ikinci faslı çok mühimdir. Zabit, kalb, itimat kazanacak ve arkasına alacağı
insanların kuvve-i maneviyelerini takviye edecek..
Bu faslın başından
nihayetine kadar olan bir çok güzel sözleri dinledikten sonra,
"Askerlik tedvir-i
muamelât değil, insanların sevk-u idarisi sanattır." tarifine avdet ediyor
ve insanlar nasıl sevkolunur? diye bir daha kendi kendime soruyorum.
Bu suale senin izah
ettiğin cevapları hatırlarken sanki bir feylesofun şu sözlerini de işitir gibi
oluyorum :
İnsanlar, ancak,
emelleri, fikirleri teşhis ettrilecek sevk ve idare olunabilir.
Musa,
Mısırlıların kamçıları altında inleyen yahudilerin bu tazyik ve esaretten
halâstan ibaret olan meyillerinin tecellisâzı oldu.
İsa; zamanının
nihayetsiz sefaletlerini idrak ve ıstırabat-ı umumiye devrinde âlemde tahakkuk etmeye
başlamış olan lüzum-ı şefakatperverî'yi din halinde tercüme ve ifham etmek yolunu
bildi.
Napolyon; Avrupa
içinde dolaştırdığı kavmin, mahsusatından olan şan-ı askerî mefkûresini
tecessüm ve teşahhus ettirdi.
Hülâsa, insanları
istediği gibi kullanan kuvvet : Fikirler ve bu fikirleri teşhis ve tamim eden
kimselerdir.
Fikrin hassası da
hiçbir itirazın bozamıyacağı bir şekl-i mutlak ile kendi kendisini kabul
ettirmektir. Bu ise, fikrin yavaş yavaş hissiyata istihale ederek akideye munkalip
olmasıyle mümkündür. Ve böyle olduktan sonradır ki, onu sarsmak için bütün başka
mantıkların, başka muhakemelerin hükmü olmaz.
Şimdi; bizim sevk u
idare edeceğimiz insanların emelleri, fikirleri, ruhlarında meknuz hassaları nedir?
Biz, kumanda edeceğimiz insanların hangi emellerini şahıslanmızda tecelli ve
tecessüm ettirerek onların kalblerini, onların itimatlarını kazanacak ve onlara
itimat kazandıracağız? Ve onlara manevi kuvvetler ilham vesaitini tayin edeceğiz?
Ve insanlarda, ancak,
gaye-i hayalînin, mefkûrenin temerküz ettireceği o gayrimer'î hassalara, mer'î
vasıtalarla mı hitabedeceğiz?!
Her halde askerlerimizin
ruhunu kazanmak bizim için bir vazife olduğu gibi evvelâ, onlarda bir ruh, bir emel,
bir seciye yaratmak da Allah'tan ve Medine-i münevvere'de yatan Cenab-ı Peygamber'den
sonra bize teveccüh ediyor.
Şüphe yok, ki bizim
milletimizin seciyesi de bütün seciyeler gibi teâliye, matlup şekle tahavvüle
müstaittir. Fakat binefsihi olmak şartiyle!..
Eğer bizim seciyemize,
hariçten, bizim seciyemizden başka secayadaki müessirler tarafından bir şekil
verilmek istenirse, bundan sabit ve muayyen hiçbir şekil, hiçbir netice hasıl
olamaz!...
* 4 *
Ruh-ı Taaruz
Ordunun vazifesi, vatanı
çiğnemek isteyen düşmana karşı ayağa kalkmaktır.
Bu kalkış, elbette
yerinde durmak için değil, düşmana atılmak için olursa kalkılmış olduğuna
değer.
(Zâbit ve Kumandan) ın
üçüncü faslı bu zeminde ne hakiki esaslar gösteriyor:...
* Muvaffakıyet için en
emin vasıtanın taarruz olduğunu anlamakta ısrar olunmaz; ancak, taarruz ordusu vücuda
getirecek milletin, Japonların (Kokeyi Zayşın) dedikleri, ruh-ı taarruza sahib olması
lâzımdır. .
Bu ruh-ı taarruz, 1904
senesinde, "Bin keder, bin yeis, fakat her şeye rağmen ileri! Başka hiçbir şey
düşünmek lâzım değil.
"Na'şımı
meydan-ı muharebede teşhir etmek. İşte bu Ce- nabihakkın emeli!"
şarkısını terennüm
ederek Kazomaro sefinesiyle harbe giden Miralay Kujima'larda;
Bu ruh-ı taarruz, Sasebu
limanından harbe çıkarken, familyasına "Bu andan itibaren benden haber
beklemeyin! Vazifemden başka bir şeyle meşgul olamıyacağımdan, sizden de haber
istemem!" diye yazan, Amiral Togo'larda;
bu ruh-ı taarriz, Nanzan
muharebesinde oğlunun kalbinden vurulduğu haberi üzerine, familyasına : Oğlumun
külleri Tokyo'ya getirildiği zaman hemen defnolunmasın! Yakında ben ve küçük oğlum
da terk-i hayat edeceğimizden, o zaman, üçümüzü birden defnedersiniz." emrini
veren General Nogi'lerde;
Ve bunları
takibedenlerin kâffesinde bütün feyziyle mevcut olduğu içindi, ki narin Japonlar iri
yapılı Ruslar'a meydan okudular.
* 5 *
İnisiyativ
Nuri; Ruh-ı
taarruz'undan sonra, kitabının hitam bulacağını zannediyordum. Derhal (inisiyativ)
ın, önüme çıktı ve dedi, ki :
Muharebede tahsil-i zafer
ve galibiyet en küçüğe kadar bilcümle rütbe eshabının bizzat imal-i fikr ile
kendiliğinden tedbir ittihazına alışmış olmalarına mütevakkıftır.
Hakikaten
talimnamelerimiz, kanunnamelerimiz gözden geçirildikçe, sanat-ı askeriyenin aslolan
kaide ve kanun ve usulleri okunur ve bellenir..
Fakat, bu bilgilerin,
insanı sanatkar yaptığına, yabileceğine kaani'olmak, elbette gaflet olur.
Hattâ, bu usul ve
kaidelerin cihat-ı tatbikiyesiyle de az, çok iştigal etmiş olmak bir ordu için
medar-ı necat olamaz.!
Her hangi bir
cüzütamın küçük bir manevrâsını takibedelim : ve kabul edelim, ki bu cüzütamın
en büyük kumandanından neferine kadar herkes talimname ve kanunnamelerde bast-u beyan
olunan usul ve kaideleri biliyor ve bu manevra ilk tatbikatları da değildir.
Meselâ, cüzütam
kumandanı, güzel bir yürüyüş emri veriyor. Üç kumandanı mülâzım efendiye
kadar, bilcümle madun kumandanlar usulüne muvafık emirlerini veriyorlar ve kol harekete
geçiyor...
Düşmanla temas vukuunda
da; kezalik, cüzütam kumandanının verdiği açılma ve sonra yayılma emri,
alâmeratibihim, tekerrür ederek en küçük parçaya kadar kıtaya yapacağı iş tayin
ediliyor. Harekâtı, son safhasına kadar, iyi idare edilmiş görüyoruz.
O halde, hüküm
verebilecek miyiz ki bu kıta muharebede vazifesini ifa edebilir ve Vatana muzafferiyet
temin edebilir?
Bu hükmün itsında
biraz müteenni bulunmak lâzımdır. Çünki bu kıtanın muharebede tesadüf edeceği
ahval ve şerait hep bu gördüğümüz gibi olmıyacaktır:
O halde ne kadar ahvale
tesadüf etmek ihtimali varsa hepsini tasvir ve tatbik edelim! Çok güzel, bunu yapmaktan
geri durmıyalım; fakat "harbte öyle ahval dahi vaki'' olur ki ahval-i mezkure
hakkında umumi vesaya beyanı bile mümkün değildir."
Talimnamelerimizin, bu
gibi fevkalâde ahval için nasihat vermesinden sarffınazar, esasen ihtiva eylediği
kavait ve nizamat; harbte umumiyetle tesadüf edilen basit tâbiye ahvaline ancak şamil
olabilir.
Halbuki kumandanlar her
hal ve andaki vaziyete karşı tereddütsüz ve süratle icabeden tedbirleri almağa
mecburdurlar.
Fevkalâde ve nagehzuhur
hallere, ilk temas eden, bir kıtanın en büyük kumandanı değildir:
Büyük, küçük her
cüzütamın içinde her zâbit ve her küçük zâbit ve hattâ her nefer suret-i
hareketine dair mafevkinden hiçbir emir ve hiçbir fikir almadığı ahval karşısında
kalır.
İşte, bu sebepledir, ki
gerek kumandanların ve gerek neferlerin bizzat imal-i fikr ederek kendiliklerinden iş
görebilecek meziyette yetişmiş olduklarına kanaat olmadan bir kıta-i askeriyenin, bir
ordunun şayan-ı itimat ve istinat bir kuvvet olarak tanınması gaflettir, felâkettir.
Bir kuvvett vücuda
getiren insanlar; hayat-ı umumiyeleri, fikirleri, serbestî-i hareketleri ezilmemiş,
gürbüz, neşeli efrattan ve zâbitandan mürekkep olursa böyle bir kıta-i askeriyede,
bizzat imal-i fikr ile kendiliğinden iş görme hassası pek ziyade mütecelli olur.
İtalya muharebesinde,
Derne kuvvetlerine kumanda ettiğimiz müddetçe bu hakikatı ispateder her gün birçok
misaller gördük.
Filhakika, Derne
kuvvetlerini vücuda getiren Urban, tavsif ettiğim gibi insanlar oldukları gibi onların
başlarına geçen zâbitan da her şeye rağmen - fikirlerini, serbestî-i hareketlerini
ezdirmemiş gençler idi.
İtalyanların falan veya
filân istikamette bir hareketleri, bir huruçları haber alınır alınmaz; emir
beklemeksizin her mücahit tüfeğini kaparak içtima mahalline koşar ve orada emir
itası teahhur ederse yine kendiliğinden düşman istikametinde revan olur ve bu
hareketini şöyle bir muhakeme-i fikriye'ye de istinad ettirir :
Madem ki düşmanın bir
hareketi mahsûstur, muharebe ihtimali mevcuttur. Muharebe için düşmanı
ordugâhımızda beklemek olmaz; onu uzaktan karşılamak ahsendir. Düşman az ise
yetişebilenlerimiz onu tevkif veya tardeder, çok ise umum mücahidin yetişinciye kadar
düşmana tüfek atarak hareketini ağırlaştırır ve icabederse biraz geriye
çekiliriz. Fakat ileri gitmek, beklemekten iyidir. Hiçbir şey yapamazsak düşmanı
görür, kuvvetini anlar, meraktan çıkarız.
Bunların her biri ileri
veya geri harekette nereden gitmek, nasıl gitmek, nerede durmak ve nasıl durup ateşe
başlamak lâzım geleceğini emre intizar eylemeksizin kendiliklerinden talielir ve
tatbik ederler, yeterki onlara umumî istikamet de fikirler isabetle gösterilmiş olsun.
Denilebilir ki - sair
yerlerde olduğu igib - Derne'de de bir sene Îtalyanları mağlubeden ve Derne'nin üç
kilometre muhiti üzerinde vücuda getirdikleri istihkâmlerında habseden kuvvet,
kendiliğinden Osmanlı kuvvetini vücuda getiren insanların İtalya ordusunu terkibeden
insanlardan daha feyizli bulunmuş olmasındadır. Yoksa, adet, top, tüfek, mühimmat ve
fennin bahşettiği faikiyetler nazarı dikkate alınırsa, kurunuvustadan nümune - numa
olan Derne kuayı-ı kalilesinin son asrın bütün fuyuzat-ı tekemmülâtından
hisseçin olan bir ordunun karşısında bir gün bile durmaması lüzumunu teslim etmek
lâzım gelirdi.
Görülüyor ki eldeki
vasıta, kurunuvusta yadigârı olsa da, bunun eczası, görülecek iş için adım
başında emre, bir ihtara ihtiyaç göstermeden kendiliğinden harekette feyzini atmış
bulunursa, karşısındaki bu hassadan mahrum kaldıkça, dünya-yı terekkiyat'ın en
büyük lûtuflariyle mesut olsa bile muzaffer olamaz!…
Tarih dahi diyor, ki
ordular, kısmıküllisi gönüllü olan sağlam bünyeli ve istidatlı askerlerden
mürekkep bulunduğu zamanlarda, yani eski askerlik usulünün cari olduğu edvarda,
ordularda (İnisiyativ) o derece mütecelli idi ki, mafevkler, bu hassanın fıkdanından
değil, bilâkis ifratından endişenâk idiler.
Filhakika, bir ordu
eczasından her birinin bizzat her işi mütefekkir olmakta ve kendiliğinden
yapıvermekteki derecesi ifrati bulursa cidden endişeye değer. Zira kendiliğinden
görülen işler müsbet oldukça ne kadar şayanı arzu ve takdir ise maksadın
hilâfına aidiyeti halinde de o derece şayanı muahezedir.
Halbuki her hareketin
maksada mutabakati, her türlü ahval ve şerait dahilinde maksadı açık surette
görebilmeğe mütevakkıftır, ki bu hususta kolordulara, fırkalara kumanda edenlerle
bir tabur, bir bölük kadrosu içinde ve avcı hattı dahilinde bulunup manzarası mahdut
olanların hüküm ve ihatalarında elbette fark olmak lâzımdır.
Bu sebepledir, ki
talimname kendiliğinden harekete bazı hudutlar çizer ve der ki, madunların istiklâl-i
hareketleri efal-i keyfiye rengini almamalıdır. Harbde, muvaffakıyat-ı azimenin
üssülesası olan faaliyet-i müstakille, hududu lâzime dahilinde olanıdır.
Kendiliğinden hareket
hassasiyle, kendilerine kumandanlık etmiş olanları memnun ve hasımlarını pek meyus
etmiş olan mücahidin-i urban da bu hususta ifrata kapıldıkça neticeler menfi
olmuştur.
Her hareketin, nik ü
bedini takdir için bizzat imal-i fikir ve muhakemeyi ve muhakeme-i fikriyesinin ancak
taalluku halinde iş görmeyi itiyadetmek alelıtlak fena olmayabilirse de orduda mafevk
makama geçenlerin, henüz o makama - geçmek için, sinni, tecrübesi ve risthesi müsait
olmayanlardan alelumum daha vâsi' ve şumullü ve vukuflu ihataya sahip bulunmaları
kabul edilmek lâzım geldiğinden, madun, mafevkin emrettiği hususatın mahiyetine akıl
erdiremese de onu tatbika mecbur tutulması, ordunun ruh-ı asli-i inzihatı
iktizasındandır.
(Înisiyativ) in
hadnaşinaslık mertebesine vardırıldığı bir orduda herkes âmil bizzat olur. Amir,
madun yoktur. Binaenaleyh itaat ve inzibat dahi teessüs edemez.
Son asır ordularını
teşkil eden efrat, eskiden olduğu gibi kısmiküilisi, kendi gönül rızasiyle hizmet-i
askeriyeye dahil olanlardan ibaret olmayıp bütün efradı-ı millet hizmet-i askeriye
ile mükelleftir. Arzusu olan da olmayan da hizmet-i vataniyesini ifa ile mükellef
tutulmuştur. Ve tutulmalıdır. Bu yolda teşekkül etmiş bulunan ordular, eski zamanın
ordularında olduğu gibi mafevkler, ifrat derecede (İnisiyativ) i hadd-i itidale irca
etmek, onu inzibat ve idare altında bulundurmak düşüncelerinden varestedir. Çünki
bugünkü ordularda vakt-ı hazarda uzun seneler tatbik olunan şiddetli zapturapt bir
çoklarında kendiliğinden hareket istidadını boğuyor. Bu sebeple bugünkü mafevkler,
madunlarında (İnisiyativ) uyandırınak için onları ikaz ve bilhassa muharebede
teşvik ve tergib etmek mecburiyetindedirler.
Daha düne kadar,
Osmanlı ordusunun kumandanlarında, zâbitlerinde, askerlerinde(İnsiyativ) e bedel
atalet-i fikir meşhud idi:
Malûmdur, ki bir orduyu
terkibeden, alelûmum, her fert, zihayat bir makinenin, canlı uzuvları, parçalarıdır.
Bu makineyi işleten, her uzviyeti, her parçasını harekete getiren vasıta, buharla
müteharrik motorlar değildir. O vasıta-i tahrik, ordu makinasını vücuda getiren
azay-ı zihayatın dimağlarındaki kuvvet ve kanlarındaki ruhtur. Bu dimağlarda ve bu
kanlarda lâzım olan kuvvet ve sürat-i cereyan bulunmazsa makina durur ve başka hiçbir
kuvvet onu işletemez.
Böyle bir makinenin
tedviri için her hangi bir veya birkaç makinistin meharet-i sanatkârisi de kifayet ve
kefalet edemez. Çünki bu uyuşuk dimağlardan ve durgun kanlardan müteşekkil
kütleler, taş, demir ve odun yığınlarından da daha, âtıl ve daha sakildir.
Ahcar ve eşcar
yığınları balya haline konarak küçük bir manivelâ tatbikiyle sühuletle tahrik
olunabilirler. Fakat, büyük, küçük cüzütam balyaları halinde bulunan âtıl
dimağlı insan kütlelerinin sevk u tahriki için lâzım olan kuvvetin, manivelânın
mevcudiyet-i fikriye ve ruhiyeden nebeanına intizar olunur. Ve nokta-i tatbiki, dimağda,
kalbde aranır...
Görülüyor, -ki bir
kütleye ordu demek için o kütlenin eşkâl-i muayyeneden birinde inkısamı ve
başında bir veya birkaç muharrikin bulunması kâfi değildir.
Orduda bilcümle emir
sahiplerinin; orduya kumanda eden zevata faal ve fedakâr birer muavin kılan
(İnisiyativ) in bütün itiyadatını iktisabeylemeleri icabeder. Bunun. için tevessül
olunacak vesaitin lüzum-u tahrrisi mâtuf olduğu maksadın ehemmiyetiyle tezahür
eylemektedir.
Vakıa; alelûmum
(İnisiyativ) in lüzum ve fevaidini talimnamelerimizin mevadd-ı mahsusasında okuyor ve
nazarî olarak muhassenatı hakkında pek çok sitayişlerde de bulunuyoruz. Fakat, itiraf
olunmalıdır, ki kendiliğinden hareket ve iş görmenin taammumünü umumiyetle faydalı
bir şekle sokarak onun bir vazife-i mahsusa halinde tanınması için ittihazı icabeden
suret hakkında Osmanlı ordusunda sarf-ı zihin edilmemiş ve bir karar verilmemişti.
Halbuki kumandan, zâbit,
nefer yetiştirmekte takibolunacak esasların, tatbik olunacak terbiye usullerinin,
yapılacak talimlerin gayesini, kendiliğinden iş görmek hassasının vücutpezir
kılınmasına matuf bulmakta şüphe ve tereddüde mahal yoktur.
Bizim, (Sirenayik) te
kumanda ettiğimiz kuvvetlerin eczasında, kuvveimaneviye, fikr-i taarruz ve inisiyativ
evsafının mevcut olduğundan bahsedilmiştir.
Fakat, bu noktada bütün
vuzuhiyle canlandırılmak lâzımgelen bir hakikat-i mahza vardır, ki o da, sıcak
kanlı Afrika evlatlarında o saydığımız evsaf-ı cengâveranenin fiil halinde
tecelliyatı bir takım âteşin ruhların Afrika semasında pervazile başlar.
Berveçhiâti bir kaç
satırı, Derne ordugâhına ve Kasr-ı Hârun, Rabat, Seyit Abdullah sırtlarına, bir
senelik hayatımızı beraber hasreylediğimiz arkadaşlarıma ithaf ediyorum.
(Zâbit ve Kumandan) ın
mebahis-i muhtelifesini va bilhassa, istihkar-ı hayat, fikr-i taarruz ve kendiliğinden
hareket evsaf-ı âliyesini okurken ve burılar için zihrumde muşahhas misâller
ararken, Derne kuvvetleri nızam-ı harbı şöyle gözümün önünden geçiyor:
Şark kolu, Beraase kolu,
Dirse kolu, Hase kolu, Ubeydat kolu, Ailet-i Mensur kolu, birinci tabur, ikinci tabur,
topçu taburu, mitiralyoz bölükleri, Tümsekit, Suse müfrezeleri.
Ve bunların başlarında
; "Hacı Emin'ler, Ali'ler, Mümtaz'lar, İsmail Hakkı'lar, Halim'ler, Şevket'ler,
Nurettin'ler, Rusuhi'ler, Fehmi'ler, Ahmet Hamdi'ler, Hüseyin'ler, Saffetler, Reşit'ler,
Eşref'ler, Fuat'lar ve bunların arkadaşları.''
Umum Bingazi kuvvetleri
nizam-ı harbine bakmak istersek, bu yazılarımız, bütün o kahramanları
taşıyabilecek kadar tevessu'dan âciz kalır.
Şimdi de, notlarıma
bakıyor ve orada, bu saydığım imzalar üstünde, muhtelif tarihlerde ve muhtelif
safehat-ı muharebede okunmuş, askerlik ruhuna safabahş ve bütün askerler için
imtisale şayan enmuzecleri hâvi yüzlerce raporlar, takrirler buluyorum.
Bunlardan bazılarının,
bazı cümlelerini, o kıymetli asker arkadaşların hürmet ve tebcil ile yâdına vesile
olmak üzere aynen dercediyorum :
* "Muhayyile
zaviyesi Urbaniyle dün gece ileri karakolda idim.
Bugün, tulu-i şems ile
beraber (Seyit Abdullah) cihetinden çıkmak isteyen bir düşman kuvvetine taarruz ettim.
Çıkamadı. İki kişimiz mecruh oldu. Şayanı ehemmiyet bir şey yoktur.''
* "Düşman saat
dörtte, garp cihetine bir tabur, şark cihetine bir bölük çıkardı, Yanımdaki ileri
karakol kuvvetiyle hemen düşmanın taburuna taarruz etmek üzere yürüdüm.
Bunun üzerine düşman taburu geriye, istihkâmlara çekildi; şarktaki bölüğünün de
avcı siperlerine avdetini gördüm."
* "Saat 11 de
Kireçocağı sırtlarına ilerlemiş olan düşgman üzerine şark Urbam, Muhafızıyye
ve Birinci taburdan yanımda bulunan kuvvetle taarruz ettim.''
* "Düşmanın
hatt-ı aslî istihkâmından beş yüz metre ileride yaptığı avcı siperlerindeki
kuvvetine taarruz ettim. Düşmam hatt-ı aslîye kadar takibettim.
İstihkâmın önündeki
tel örgülerini ve büyük kazıkları söküp attım. Tarassüt kulesi gündüz
rüzgârdan yıkıldığı için onu tahribetmek nasip olmadı. - Suret-i mahsusada
emrolunmuştu. - Mamafih sair tarassut mevkileriyle topçu amplasmanlarının ve avcı
siperlerinin bir kısmını tahribettim."
* "Düşman bütün
kuvvetiyle ilerliyor. Ben, siz gelinciye kadar düşmanı tevkif için taarruz ediyorum."
* "Düşman, dün
akşam işgal ettiği sırtlarda istihkâm inşasiyle meşgul olmaktadır. Topçusu yol
üzerindedir. Garp istihkâmının önünde üç düşman taburu (Tümsekit) e doğru
ilerlemektedir. Ben (Vadi-i bû Misafir) cihetindeyim.. Taarruz için emrinize
intizar ediyorum."
* "Mitralyozun
ilerisinde, dar geçit yol üzerinden düşmanı kovaladık.
Hacı Emin, Kasım,
Saffet Efendilerle mıktarı kâfi muhafıziyye ile bulunuyoruz.
Şimdi mitralyözü de
ilerletmek üzere mitralyöze geldim. Onlar da ilerliyorlar. Cemil Efendi'ye emirlerinizi
tebliğ ettim. Tekrar vazifemiz başına gidiyorum. Kıtamız karıştı; her kabileden
mürekkeptir."‚
* "Emriâlileri
üzerine 9 neferle garp istihkâmının 800 metre karşısına geldim.
Mülâzım Osman Bey de 3
neferle Seyit Abdullah cihetinden bize doğru geliyor.
Yüzbaşı Hacı Emin
Efendinin de vadi cihetinden taarruz etmek üzere ilerlemekte olduğunu
görüyorum."
* "Askerî, Rusuhi,
Nurettin, Ethem yaralandılar. Fakat, diğer arkadaşlar daha yaralanmadılar!,
Düşmanı takibe devam ediyorlar. "
* "Topun birinin
nişangâh yuvası bozulduğundan endaht kaabil değil. Birinin de hartuç sürgüsü
kırılmıştır, el ile imlâ olunuyor. (Mecmuu zaten iki idi) Eğer mutlak lâzımsa
bununla ateşe devam edebilirim."‚
* Şark kuvasiyle garp
ileri karakol mevziine geldim. Ne cihete taarruz edeyim?.
* "(Vadı-i bû
Misafir) den ilerleyerek boyun noktasını işgal etmek suretiyle hatt-ı ricatımızı
kesmek isteyen düşman üzerine, mülâzım Kasım Efendi kumandasında bulunan 70
kişilik (Ailetimansur) ve Şellâvi mücahidinini de alip taarruz ettim.
Saat on buçukta düşmanın iki taburu ile çarpıştık. Düşman ricate mecbur
edilmiştir."
* "100 kişi kadar
mücahit ve muhafıziyye efradiyla düşmanın (Eritre) taburuna taarruz ettim.
Beş yüz metreye kadar yaklaştım. İstihkâmet, üzerimize ateş açtı. Sağ kolumdan
kurşunla yaralandım. Çok kan zayiediyorsam da askerin kuvvei maneviyyesini bozmamak
için hattı harbtan çekilmiyeceğim. Ölürsem, yanımda Remzi Efendi vardı. O,
benim de kuvvetimi idare eder." |